Taksim’den Antalya’ya bir Canlı Müzik Güzellemesi

Rock Bar Huzuru
Taksim’den Antalya’ya bir Canlı Müzik Güzellemesi

Bir süredir müzikle ilişkim biraz limoni. Pek bir şeyler dinlemek istemiyorum, yazılanları okumakta zorlanıyorum ve hatta kendim de yazmak istemiyorum. Müziğin bende bazen bir alerji gibi olduğunu düşünüyorum, sanırım bünyem ara ara belli bir doygunluğa ulaşıyor ve o dönemlerde müzikle ilgili bir şeyleri kabul etmiyor kendisine. İşin kötüsü bu alerjik reaksiyon sıklıkla tekrarlanır oldu, devasının ise farklı sesler duymak ve alışkanlıkları kırmak olduğunu düşünsem de böyle durumlarda yine hep güvenli limanlarıma sığınıyorum. Eski bir bültende Türkçe rock ile olan ilişkimi anlatmıştım bu bağlamda mesela… Ama bu kez bu eski limanlar da fayda etmedi, normalleşme ve mekanların açılmasıyla başka bir eski dost olan “canlı müzik” imdada yetişti.

Bir süredir Antalya’da yaşıyorum, ki 18 yaşıma dek de Antalya’da yaşamış, sonrasında İstanbul’a taşınmıştım. Antalya her ne kadar bir büyükşehir olsa da ömrümün diğer kısmını geçirdiğim İstanbul ile mukayese ettiğimde, tıpkı bir mahalle gibi herkesin herkesi kolayca tanıdığı ve müdavimlik kavramının yaşadığı bir küçük şehir olarak kalıyor. Açıkçası bundan da çok memnunum, zira İstanbul’daki ilk yıllarımı hatırlatıyor bana. Nostalji güzellemesi yapmak istemem; lakin Taksim’in pek çok bar ve konser mekanı ile dolu olduğu ve bunların her birinde bir sürü grubun çaldığı eski, canlı günlerden bahsediyorum. Mesela bizim her cuma veya cumartesi mutlaka gittiğimiz bir blues bar vardı; Concept Blueslive. Ufak bir mekandı, belki maksimum 100 kişi alıyordur minibüs düzeninde düşünürsek. Cuma ve cumartesileri Mustang çalardı orada 3 kişilik dev kadrosuyla. Ve biz artık repertuarı, hatta neredeyse şarkı sırasını bile ezberlemiş de olsak her seferinde aynı keyif ile dinlerdik. Neydi bunu özel kılan? Gençliğimizi ve heyecanımızı en temel faktör olarak bir kenara koyuyorum. Grubun ve müziğin kalitesi de ayrı bir tartışma konusu, zira aynı grup başka bir mekanda çalsa ya da bar dışı bir konser salonunda çalsa aynı şevkle izler miydik, hiç zannetmiyorum. Sanırım performansın en temel öğelerinden olan “mekan” idi bize bu zevki veren. Ufak bir işletmeydi, o yüzden çalışanlar ile bir süre sonra tanış olmuştuk. Yani her hafta gittiğimizde farklı birinin servis yaptığı, kuru ekmek parasına çalıştırılan üniversiteli garson sömürüsü yoktu mesela. Müdavimlik ve mekanla ilişki önemli bir husus, zira aynı müziği başka yerde belki çok daha iyi kalitede dinleyebilir, aynı içkileri çok daha ucuza içebilir, çok daha konforlu bir eğlence ve hizmet alabilirsiniz; ama kendinizi ait hissetmek ve “mekanın ruhu” olması başka bir şey. Eğer bu olmasaydı, benim yetişemediğim ve bu yüzden büyük bir üzüntü duyduğum Kemancı olsun, eski zamanların Hayal Kahvesi olsun bu kadar efsaneleşmez ve oralardan bugün hala varlığı süren müzik grupları ve kültür ağları çıkmazdı. 

Mustang'in eski Taksim performanslarından birini buraya bırakıyorum.

İstanbul’un seneler içindeki “çeşitli” dönüşümleriyle Taksim’deki barlar ve canlı müzik mekanları, yerlerini maalesef yavaş yavaş AVM ve nargile kafelere kaptırıken ben de o çok sevdiğim müdavimlik ve canlı müzik dinleme alışkanlığımdan kopmaya başlamıştım. Sonrasında canlı müzik sektöründe çalışmaya başlamamla da eksenim rock barlardan konser salonlarına ve festivallere kaymaya başladı ve derken bu müdavimlikle grup müziği dinleme işinden tamamen koptum. Bir süre eksikliğini çok hissetsem de sonra alıştım ve unuttum. Ama şunu hiçbir zaman unutmadım, en iyi konser salonunda en süper grupları izlediğimiz canlı müzik deneyimi ile belki de köhne bir barda her hafta çıkan bir grubu izlediğimiz canlı müzik deneyimi tamamen farklı şeyler. İkisinin yeri de tadı da apayrı ve hatta belki de farklı isim ve jargonlar kullanılmalı bunlar için. 

Ve bir gün, 1 seneden fazladır kanlı canlı müziğin her türlüsünden uzak olduğumuz zamanların ardından Antalya’da bir gün batımı yürüyüşüne çıkıp pek çok barın ve kafenin olduğu bir muhite geldim. Kulağıma gayet tok, hafif crunchy bir elektro gitardan bir blues solosu geldi. Hemen girip oturdum. Fevkalade bir ikili oldukça geniş bir repertuarla cayır cayır blues çalıyordu. Bunca yıldır unuttuğum hislerim bir anda geri döndü ve yıllar öncesinin Taksim akşamlarından birinde gibi hissettim. Başka bir gün yine aynı mekana (Odin Pub) geldim ve tesadüfen içerisine girdim, bu sefer de bir rock grubu Killing in the Name Of çalıyordu. İçeriye tuvalet için girdiğimi unutup eşlik etmeye ve kafa sallamaya başladım. Benim gittiğim seferlerden olmasa da Odin'den bir performans paylaşayım burada

Sonra üzerimdeki ölü toprağının yavaşça kalktığını hissetmeye başladım. İstanbul’da kaybettiklerimi belki de tesadüfen Antalya’da bulmuştum. Antalya’nın Odin Pub’ı ile Taksim’in Concept Blueslive’ı arasında bir zaman ve duygu yolculuğu yaparken bir kez daha hissettim hayatın başka şekillerde geri gelebildiğini. Evet zaman değişti, Taksim değişti mesela yahut Kadıköy, bizler de değiştik; fakat bu değişimin yönünü çevirmek, tamamen olmasa da kısmen bizim ellerimizde. Artık sokaklarımıza, mekanlarımıza “yeniden” kavuşurken hayat kaygısı ve koşturması içinde kaybolduklarını fark etmediğimiz değerlerimizi de tekrar inşa etme zamanı. Belki de kıymetlerini daha iyi anlamışızdır ve bu sefer her şey çok daha güzel olur. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Müzisyenin Ağzından Dinler Kitlenin Kalbinden

Rock Bar Huzuru, Müziği ve Bilgiyi Paylaşmak

14 Tem 2021

Cem Çelik

YAZARLAR

Turna Ezgi Toros

Sesli Düşünme Kanalı

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR