Tıptan siyasete, kıvılcımdan aleve: Prof. Dr. Sadi Irmak

Atatürk'ün kendisine gönderdiği telgrafta geçen "Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler hâlinde dönmelisiniz" sözünden ilhamla yurt dışında gördüğü eğitimin ardından Türkiye'ye dönen Prof. Dr. Sadi Irmak'ın tıptan siyasete uzanan hayatını, kızı Prof. Dr. Yakut Irmak Özden anlatıyor.
Tıptan siyasete, kıvılcımdan aleve: Prof. Dr. Sadi Irmak

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. başbakanı ve tıp profesörü Sadi Irmak, Konya’dan çıkıp pek çok ilki başarmış biriydi. Yurt dışına gönderilen ilk gruptaki öğrencilerdendi. Ülkenin ilk Çalışma Bakanı’ydı. Spor hekimliği, iş hekimliği, sosyal biyoloji gibi bazı kavramları literatürümüze ve uygulamaya sokmuştu. Ayrıca kendi branşının dışında da Goethe, Nietzsche ve Schopenhauer'in eserlerini Türkçeye kazandırmıştı. 

Tıp ve siyasi tarihimiz açısından önemli bir şahsiyet olan Prof. Dr. Mahmut Sadi Irmak'ın çocukluk ve öğrencilik döneminden başlayabilir miyiz konuşmaya?       

Babam 15 Mayıs 1904’te Konya-Seydişehir’de doğmuş. Babası Avukat ve Belediye Başkanı İbrahim Sabri Bey, annesi Saliha Hanım’dı, yedi kardeştiler. Mekteb-i İptidaî, Mekteb-i Rüşdî ve Konya Sultanisi’nde okumuş; Haziran 1922’de liseden mezun olmuş. Her üç okulu da birincilikle bitirmiş. Lise sonrası Devlet Orta Tedrisat Biyoloji Muallimliği sınavına girmiş ve öğretmen olmaya hak kazanmış. Fakat aile geleneklerine uyarak yüksek tahsil için baba ve ağabey mesleğini takip etmiş ve hukuk eğitimini ihmal etmemiş. İstanbul’daki Darülfünun’un Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırmış. Hukuk tahsil ederken bir yandan da önce Tekirdağ, sonra Nişantaşı, Gelenbevi ve Davutpaşa ortaokullarında öğretmenlik yapmış. 1922’den Avrupa’ya gittiği yıl olan 1925’e kadar İstanbul’daymış.                

Sadi Bey’in öğrencilik dönemi Türkiye’si hakkında sizlerle paylaştığı bilgiler oldu mu?

O zamanın şartları epey zormuş tabii. İstanbul’a kayıt yaptırmaya giderken annesi sırtındaki gömleği ona vermiş diyebiliriz. Tıp tahsili yapmak istediğini söylediğinde babası "Istırap içinde kıvranan hastalardan para almamayı gözüne kestirebilirsen, peki’’ demiş. Mevlâna ile hemşehri olmamızla ve Selçuklular’ın başkentinde doğup büyümüş olmakla gurur duyardı. Kendi zamanında lisede Selçuklu tarihinin öğretilmediğini, yakın tarihin Osman Gazi’den başlatıldığını anlatmıştı. Buna çok içerlermiş.

Almanya’ya gönderilme süreci nasıl olmuş?

1924’te yurt dışına eğitim için öğrenci göndermek üzere sınav açıldığını öğrendiğinde İstanbul’da hukuk ikinci sınıf öğrencisi olarak tasdikname almış. Cumhuriyetin aydınlanma sürecinde gereksinim duyduğu gençler, bu sınavlarla seçilerek devletin uygun gördüğü ülkelerdeki okullara eğitime gönderiliyormuş. Babam da açılan ilk sınava kayıt yaptırmış. 150 aday arasından seçilen ilk gruba o da dahil edilmiş ve Almanya’ya gönderilmesi uygun görülmüş. Konya’dan İstanbul’a gelen 20 yaşında bir genç adam Avrupa’ya gidip devlet bursu ile okuyacak yani. O zamanlar için büyük bir lüks.

Genç öğretim üyesi Doç. Dr. Sadi Irmak yurt dışından döndükten sonraki yıllarda.

Ve yola çıktığı gün ilginç bir olay yaşanıyor. 1978’de çıkardığı Atatürk'ten Anılar isimli kitabında da bahsediyor.

Evet, çok duygusal bir andır. Seçilen öğrenciler Balkanlar üzerinden trenle gidecekler Avrupa’ya. Sirkeci garında buluşuyorlar. Bakınız, kendi cümlelerinden okuyalım:

‘‘Trene bineceğim sırada bir telgraf müvezzininin ‘Mahmut Sadi!’ diye avaz avaz bağırdığını duydum. Elime bir telgraf tutuşturuldu. İmza Millî Eğitim Bakanı'nındı. Atatürk’ün emri ile çekilmişti. İçinde hatırımdan çıkmayan şu cümle vardı: 'Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler hâlinde dönmelisiniz.' Hangi derse girsem, hangi imtihana çıksam kulaklarımda bu cümle çınlardı. Yol boyunca içimde alevden bir şevk ile omuzlarımda dağlar gibi bir sorumluluk taşıyordum. Bu ses artık ömrüm boyunca beni hiç bırakmayacaktı.’’

Bu anısını sıklıkla anlatırdı.                        

Yurt dışındaki öğrenim döneminden kısaca bahsedebilir misiniz?        

Gittiklerinde bir süre Almanca ve Latince öğrenmek durumunda kalmışlar tabii. O sınavları da verdikten sonra Berlin Büyükelçiliği’ndeki Eğitim Müşaviri’ne gitmiş; belgesini sunmuş. Müşavir ondan sonra üniversite eğitimine başlayabileceğini söylemiş, her şey onun kontrolündeymiş yani.                    

Haziran 1925’te Berlin’deki Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırmış. Almanya o sıralarda epey karışık. Siyasi ve ekonomik buhran yaşanıyor. Weimar Cumhuriyeti dönemi ve sağ-sol kavgasının sokakları sardığı yıllar. Devletimiz de o yıllarda yolladığı öğrencilerine maddi destekte sıkıntılar çekmiş. Berlin’deki talebelik dönemini yarı aç geçirdiğini söylerdi. Hayran kaldığı hocaları olmuştu, hepsiyle çok iyi diyaloglar kurmuş. 30 sene sonra görüştüğü hocası vardı.

1927’de anatomi, fizyoloji, fizik, kimya, zooloji ve botanik derslerinden oluşan ön sınavı geçmiş ve 1930’da da Almanya’daki devlet hekimlik sınavına girerek tıp hekimi unvanını almış. Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Hirschfeld’in yönetiminde “Tavuklardaki Rous-Sarkom Virüsünün Kanda Yol Açtığı Değişiklikler’’ başlıklı konu ile doktora tezi hazırlamış. Düsseldorf ve Hagen’deki bazı kliniklerde asistan olarak çalıştıktan sonra 1930 yılı içinde vatanına geri dönmüş.

Sadi Irmak’ın Almanya’da diğer Türk öğrencilerle çekilmiş bir hatıra fotoğrafı, 1927. İçlerinde geleceğin Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu (en solda) da var.              

Ve doktora tezinde Atatürk ile ilgili bir sözü de var.

Evet, tezinin iç kapağına Almanca şu sözü yazmış: ‘‘Vatana yaptığı büyük hizmetler için Gazi’ye ithaf edilmiştir.’’ İşte o nesil böyleydi. Yarı aç talebelik yaptığını anlattığı bir röportajında ‘‘Mideyi düşünen kimdi? Bizi Atatürk göndermişti. Ona layık olmak vardı. Gözümde başka bir şey yoktu’’ demişti.

Sadi Irmak’ın doktora tezindeki Atatürk’e ithaf kısmı: "Vatana yaptığı büyük hizmetler için Gazi’ye ithaf edilmiştir."

Türkiye’ye döndüğünde nerede görev aldı, ne gibi çalışmaları oldu? 

Maarif Vekâleti bursu ile okuduğu için devletin tayin edeceği bir yerde çalışması gerekiyor tabii, yani zorunlu hizmeti var. Önce Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nde Tabii İlimler ve Hıfzısıhha Muallimliği’ne getiriliyor. Hekim olduğu için de ilaveten Ankara Merkez Hükümet Tabipliği’nde görev vermişler. İki işi birarada yapmak zorundaymış. Halkevleri kurulunca orada da aktif diye biliyoruz, 1932’de Ankara Halkevi İdare Heyeti üyesi olmuş. 

Fakat babamın aklında sürekli İstanbul’daki Darülfünun var, çünkü ülkedeki tek tıp fakültesi orada. 1932’de fakültenin Fizyoloji Kürsüsü’nde müderris muavini olabilmek için bir sınava giriyor. Nobel ödülüne aday gösterilmiş ünlü hoca Prof. Kemal Cenap Berksoy’un hem takdirini hem de sınavı kazanıyor. Onun muavini ve bir doçent olarak yeni görevine başlıyor. 

İlk verdiği ders 15 Mayıs 1932’de böbrek fizyolojisi olmuş. Bunun hikayesi çok ilginçtir. O sıralar ordinaryüs profesörler, genç doçentlere ders verdirmeye yanaşmazmış. Belki güvenmiyorlar belki de vazife duygularından, bilmiyoruz. Babam ise 28 yaşında, bir an evvel öğrencilerine kavuşma arzusundaymış. Hocası bir müddet ona bu şansı vermemiş. Fakat bir gün sabrı taşmış ve hocasının karşısına çıkıp saygılı bir ültimatom ile durumu anlatmış. İstifayı bile göze almış, o derece gözünü karartmış yani. Hocası bu tavrından pek memnun olmamış ama orta yol olarak hiç sevmediği böbrek fizyolojisi dersini babama emanet etmiş. Doçent Sadi Irmak’ın kariyerinde ilk ders verme serüveni böyle başlamış. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. Başbakanı Sadi Irmak, eşi öğretmen Semiha Irmak ile beraber.

1933’te yapılan reform ile Darülfünun lağvedilip İstanbul Üniversitesi kurulmuş. Kadrolarda ciddi değişiklik yapılmış o sıra, birçok kişi görevinden uzaklaştırılmış. Babam o dönem kadrosunu muhafaza edebilenler arasında. Breslau Üniversitesi’nden Hans Winterstein getirilmiş kürsüye. Babamı işe alan iki fizyoloji profesörü Kemal Cenap Berksoy ile Winterstein birbirinden hoşlanmıyormuş ve gereksiz bir mücadeleye girişmişler. Babam hep aralarında kaldığı ve bunun ıstırabını çektiğinden şikayet ederdi. Yine de vazifesini eksiksiz yapmaya gayret etmiş. 1934’te de annem öğretmen Semiha Hanım ile evlenmiş.

Sadi Irmak’ın akademisyenlik dönemini nasıl özetleyebiliriz? 

Öncelikle birçok tıp eserini Almancadan Türkçeye tercüme ettiğini söylemek lazım. O yıllarda Türkçe bilimsel kitap bulmak çok zormuş, sekiz kitap çevirmiş. Derslerin ve araştırmanın arasında bu sorumluluğu da üstlenmiş. Nazilerden kaçıp Türkiye’ye sığınan bazı Alman tıp profesörlerinin derste tercümesini yapardı. Bu dönem içinde özgün kitaplar da yazdı tabii: Fizyoloji (dört cilt), Umumi Fizyoloji, İç İfraz Guddeleri gibi. Bu kitapların arasında mesai arkadaşları ile beraber yazdıkları da vardır. 

Spor fizyolojisine çok önem verirdi, Türkiye’de spor hekimliğinin kurucusudur. Bunların yanında birçok bilimsel konferans vermiş ve felsefe ile edebiyat alanında da kitaplar yazmıştır. Şubat 1940’ta Fizyoloji Kürsüsü Başkanı Prof. Winterstein, fakülte dekanlığına yazarak babamın profesörlüğe terfisi için başvuruda bulunmuş. Gerekli performans incelemeleri yapılmış ve Nisan 1940’ta oybirliğiyle profesör olmuş, 1945’te Alman Goethe Enstitüsü Nişanı ile ödüllendirilmiş. 

Babanızın Atatürk ile ilginç bir anısı var mı? 

Birkaç kez görüşmüşler, 1937’de Dolmabahçe’deki bir randevusu ilginçtir. Atatürk, üniversiteden babam ile bir tıp tarihi hocasını çağırmış. Toplantıda Atatürk’ün yanında Türk Tarih Kurumu üyesi Şemsettin Günaltay da varmış. "Bu sene çok mühim bir yıl dönümü var. Nedir bu?’’ diye sormuş. "Efendim, İbn-i Sina’nın vefatının 900. yıl dönümü’’ demişler. "Peki, ne yapıyorsunuz bunu için?" sorusuna "Efendim, derslerden vakit buldukça kendisini yad ediyoruz" deyince Atatürk bu cevaba sinirlenmiş. Günaltay’a dönerek "Öyle şey olmaz. Tez zamanda Dolmabahçe’de bir İbn-i Sina Kongresi toplayacaksınız!" demiş. Babama da dönerek "İbn-i Sina’nın hep Yunan literatüründen aldığı fikirler anlatılır. Ancak özgün çalışmaları pek bilinmiyor. Bu çalışmayı sen hazırlayacaksın!" demiş. Babam epey çalışmış bu konuda. Sonuçta 21 Haziran 1937’de toplantı düzenlenmiş. Günaltay da aynı sene TTK’dan Büyük Türk filozof ve Tıb Üstadı İbni Sina isimli bir eser çıkarıp tüm toplantı bildirilerini yayımlatmış. 

Sonrasında siyasetçi bir Sadi Irmak görüyoruz. 

1943-1950 dönemi babamın politikada aktif olduğu yıllar. Siyasete atılmasını pek sıcak karşılamayanlar da olmuştu, ancak o siyaset üzerinden bilime, sağlık sektörüne ve akademiye destek sağlamak istemişti. Konya’dan milletvekili seçilip 1945’te Türkiye’nin ilk Çalışma Bakanı olmuş. 

Siyasetle ilgilendiği dönem boyunca Ulus gazetesinde 150 kadar makale yazmış. Hepsi bilim, eğitim, spor ve sağlık gibi konular hakkında. İlk SSK hastanesi onun bakanlık döneminde açılmış. İşçilerin sigortalanma hakkı bu yıllarda kanun güvencesine alınmış. İş ve İşçi Bulma Kurumu yine Bakan Sadi Irmak’ın girişimi ile 1946’da kurulmuş. 1950 seçimlerinde meclise giremeyince yeniden akademik çalışmalara yönelmiş. Babamın milletvekilliği gidince bir anda işsiz ve parasız kaldık diyebilirim. Allah'tan annem öğretmen de onun maaşıyla geçindik bir süre. Annemin lise öğretmeni olarak aldığı maaş ile babamın milletvekiliyken aldığı maaş aynıydı.    

Türkiye’nin ilk Çalışma Bakanı Prof. Sadi Irmak makamında, 1945.

1950 sonrası dönem aslında ikiye ayrılıyor. 1974’e kadar akademik çalışmalara devam edilmiş, sonra yine bir siyasi kariyer var. 

Akademiye yeniden döndüğünde bir süre yurt dışına gitmek istedi. İsviçre ve Almanya’da bulundu bir süre. Ben de küçüktüm o zamanlar. Lozan ve Münih’teki tıp fakültelerinde misafir profesör olarak çalıştı, dersler verdi. Biz de ailecek Lozan’a gittik, oraya yerleştik. Babam Münih’e Lozan’dan trenle gidip geliyordu. Epey de sıkıntı çekmişti bu şekilde. 1953’te Türkiye’ye dönünce eski kürsüsündeki açık bir pozisyona başvurdu ve kabul edildi. 1955’te ordinaryüs oldu. 1974’e kadar Fizyoloji kürsüsünün başkanlığını yaptı. İkinci akademisyenlik döneminde 11 telif kitap, 3 çeviri eser yayımladı. 

Genel kültür alanında çok okur, düşünür ve yazardı. Felsefe, sanat ve edebiyata çok düşkündü. Goethe’den Faust’u Türkçe’ye çevirdi. Schopenhauer’den felsefe çevirileri yaptı. Atatürk hakkında da eserleri vardı. Devrim tarihi, İstanbul Üniversitesi tarihi, İslam tarihi hakkında eserler neşretti. Mesleki branşının dışında, 1950 sonrası dönemde 27 kitap yazmıştır. 

Cumhuriyet Senatörü Sadi Irmak.

Mesleğinin son döneminde İstanbul Tıp Fakültesi Vakfı’nı kurdu. İstanbul Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü de Sadi Irmak’ın teşvikleriyle kurulmuştur. 1974’te yaş haddinden emekli oldu. Aynı sene Cumhurbaşkanlığı kontenjanından Cumhuriyet Senatosu’na seçildi ve kısa bir süre yine siyasi alanda hayatına devam etti. 1974’te partilerüstü bir hükümet kurulacaktı. Babam bu hükümeti kurmakla görevlendirildi ve kısa bir süre başbakanlık yaptı. Ancak kurduğu hükümet TBMM’den güvenoyu alamayınca görevi bıraktı.

Prof. Sadi Irmak'ın Çalışma Bakanlığı döneminde gazeteye verdiği bir demeç (Vakit, 8 Haziran 1945).

Babanızın tüm hayatını özetlersek, en çok hangi vasıfları öne çıkıyor sizce? 

Prof. Sadi Irmak, Cumhuriyet Türkiyesi'nde Anadolu’nun bağrı Konya’dan çıkıp pek çok ilki başarmış biriydi. Yurt dışına gönderilen ilk gruptaki öğrencilerdendi, ülkenin ilk Çalışma Bakanı’ydı. Spor hekimliği, iş hekimliği, sosyal biyoloji gibi bazı kavramları literatürümüze ve uygulamaya sokan kişiydi. Bir bilim insanı olarak bilimde her zaman orijinalliği ve özerkliği savunmuş, tıp dilinin mutlaka Türkçeleşmesini gerektiğini söylemiştir. Sanata ayrı bir ilgi ve saygısı vardı. "Hekim ve öğretici olmasaydım icracı bir sanatçı olmak isterdim" derdi hep. Bu ilgisi onu felsefeye de yöneltti. Kendi branşının dışında da ülkeye birçok yazılı eser kazandırmıştı. Bir tıp profesörünün Goethe, Nietzsche ve Schopenhauer tercümesi yapması çok değerli bir davranış.

Mesleğinin 40. yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide tıp tahsili gören gençlere üç öğüt vermişti. Bunu da hatırlatmak isterim: 

"Tıbbiyeye girenler tarihî bir yükümlülük duygusu taşımalıdır. Bu ocak, yalnız hekim yetiştiren bir kurum değildir. Memleketin özgürlük ve bağımsızlık davalarının alemdarları bu ocaktan yetişmiştir. Tıbbiyeliler bu fikir ve ideal mirasına sahip çıkmalıdırlar. İkinci tavsiyem, hekim olmanın tıp bilgisinden başka büyük bir genel kültüre ihtiyaç duyduğunun unutulmamasıdır. Üçüncü öğüdüm, maddenin insanı mutlu kılmaya yetmeyeceğinin bilinmesidir. Bir güzel ve asil şeye gönül vermeden mutlu olmak mümkün değildir."




Prof. Yakut Irmak Özden, Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri ekibinden Esra İçer ve Emir Öngüner ile.

Yakut Irmak Özden kimdir? 

Ortaokulu Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra Cenevre Devlet Lisesi’ni ve Cenevre Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. 1969’da aynı fakülteden doktor unvanını aldı. 1965-1975 döneminde akademik kariyerini İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak sürdürdü. 1975’te doçent oldu ve İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’na öğretim üyesi olarak atandı. 1982’de aynı fakültede profesörlüğe yükseldi. 

1982-2007 yılları arasında Halk Sağlığı Anabilim Dalı içinde kurucusu olduğu Biyoistatistik ve Demografi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. Bu görevini 1992’de seçildiği ve dört kez yeniden seçilerek atandığı Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanlığı’yla birlikte yürüttü. 1998-2000 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevini de yürüten Yakut Özden, 1999 yılında atandığı İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürlüğü görevini yaş haddinden emekli olduğu Mart 2007 tarihine kadar sürdürdü. 

Sivil toplum kuruluşları tarafından “Kaynak Kişilik” olarak seçilerek, 1985’te Nairobi’de toplanan Birleşmiş Milletler Kadın On Yılı Dünya Konferansı’nda Türkiye’yi temsil etti. 70 kadar ulusal ve uluslararası kongre ve konferansa etkin biçimde katıldı. Türkçe ve yabancı dilde basılmış 70’i aşkın makalesi, biri Fransa’da (Fransızca olarak) üçü Türkiye’de olmak üzere dört de kitabı yayımlandı. Prof. Dr. Yakut Irmak Özden halen kurucularından olduğu Darülaceze Vakfı ile Atatürk Kültür Vakfı’nda başkanlık görevini sürdürmektedir.

Not: Söyleşide, Prof. Dr. Arın Namal’ın "Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ın Türk Tıbbı ve Kültürüne Katkıları" başlıklı doktora tezinden de faydalanılmıştır. (İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı, Danışman: Prof. Dr. Arslan Terzioğlu, 1999).

Daha fazla bilgi için: 

  1. 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı.
  2. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan,
  3. Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan,
  4. Dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan,
  5. Bülent Eczacıbaşı'nın babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlattığı röportaja buradan,
  6. Prof. Dr. Nilüfer Öndin'in Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine anlattıklarına buradan,
  7. Celal Şengör'ün Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i anlattığı söyleşiye buradan,
  8. Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal'ın oğlu Ali Akurgal'dan dinlediğimiz hikayesine ise buradan ulaşabilirsiniz.



Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta