Pandemiyi kafasında bitirmiş Budist kombini

Şubat 2016’da bir akşam kendimi Flatiron bölgesi yakınlarında içimden şu sözleri tekrarlarken buldum. “Kırmızı ışık yanıyor. Kırmızı ışık yanıyor. Yeşil ışık yandı. Karşıya geçiyorum. Karşıya geçiyorum. Araba döndü. Galiba ezileceğim. Koşayım.” İlk içgörü meditasyonu dersimden çıkmışım, o haftanın “ödevi” ya da resmi olmayan pratiği: Hayatımıza devam ederken mümkün olan her an, tam olarak ne yaptığımızın farkında olmak. Her şeyi çoklu görevle yapan 21. yüzyıl insanına zulüm, hele ki metropol insanına katmerli zulüm. Komut çok açık: Yürürken müzik, bulaşık yıkarken podcast dinleme; duş yaparken o tuhaf ve büyülü düşünceler vadisine girme, “anda kal.” Meditasyonu hayatınızın merkezine koymadığınız zamanlarda uygulamak biraz zor. Daha doğrusu şöyle: Alışmak sevmekten daha zor geliyor.
O günkü ikinci ödev ise “dana” kavramının bir parçası olarak sizden bir şey isteyen birine, ihtiyacını ve niyetini hiç sorgulamadan ne istiyorsa vermekti. New York’ta yaşadığım yıllar boyunca ve bazen hâlâ kendimi içinde bulduğum bir açmaz: Sokakta gördüğüm her evsize biraz para versem kendi hayatımı idame ettirebilmeme imkân yok. (O akşam metrodaki tüm yolculardan para isteyen ilk kişiye biraz para verdim.) Kendimi tekrar tekrar içinde bulduğum açmazın Budist cevabı: İnsanlara istedikleri şeyi veremediğiniz zamanlar gözlerinin içine bakarak düzgünce cevap verin, bu da “vermek”tir. (Bugünlerde sınırlı sorumlu Budist anlarımda, örneğin kötü geçen bir günde Kadıköy’de sadece yürümeye ihtiyacım varken Greenpeace ya da UNICEF gönüllüleri beş dakikamı istediğinde gözlerinin içine bakarak bu cevabı veremediğimi bu durumla gurur duymadığımın altını çizerek not düşeyim. Bu anlarda daha çok içimdeki ergen “hiçbir şey istenmeme hakkı”mın nerede olduğunu merak ediyor.)
Kendimi içine hapsettiğim internetlerden midir, sistemin anlamlı olan her şeyi satılabilir ve tahammül edilemez hâle getirmesinden midir bilinmez, bugünlerde cringe etmeden isimlerini sesli okuyamadığım bilinçli farkındalık (“mindfulness”) ve meditasyon halkalarına yolumu düşüren kronik vücut ağrıları ve depresyondu. Hastalarda ve hatta saygıdeğer hastanelerde uygulanan MBSR (Mindfulness-based Stress Reduction yani Farkındalık Temelli Stres Azaltma) tekniği, tarihçi Howard Zinn’in kızıyla evli olduğunu bu yazı üzerinde çalışırken öğrendiğim -magazin önemli- Jon Kabat-Zinn tarafından 70’lerin sonunda geliştirilmiş: Teknik, hayatta karşımıza çıkabilecek durumların gerçekten farkına varırsak, alışılageldik, “otomatik” cevaplarımızı değiştirebileceğimiz ve bunun ruhsal/fiziksel tecrübelerimizi farklı kılabileceğini söylüyor.
MBSR’ın klinik etkilerinden ve benim yeni çağ ruhaniliği meraklarımdan bağımsız olarak, meditasyonun beynimizi değiştirebileceği birkaç farklı çalışmayla kanıtlandı. Hayatım boyunca yazamayacağım beş konu varsa üçü sağlık, finans ve teknoloji olsa gerek ama anladığım kadarıyla anlatayım: Düzenli meditasyonla beynimizde yeni yollar açabiliyoruz, bir diğer deyişle cevaplarımızı, alışkanlıklarımızı değiştirebiliyoruz. Bu değişimi çocuklarda farklı yöntemlerle yaratmak mümkün, ancak yetişkinlerin beyni ya da davranışları nadiren değişiyor; konu o taraftan ayrıca önemli.
Bulabildiğim en “laik” meditasyon merkezinden MBSR’a hazırlık olarak aldığım İçgörü 101 dersinin ikinci haftasının konusu şefkat (“lovingkindness”) idi. Daha önce tecrübe edenler bilir, diğerleri gibi aklınızdaki düşünce çorbasını yavaşlatarak başlayan şefkat meditasyonunda, önce kendinize, sonra üç kişiye sağlık, huzur ve “acıdan muafiyet” diliyorsunuz. Bu üç kişi sevdiğiniz biri (tamam, kolay), “nötr” biri (sokakta ya da markette görüp sadece yüzünü hatırladığınız, adını ve hayatını bilmediğiniz biri olabilir) ve, can alıcı nokta burası, “zor” biri -- belki sizi incitmiş, belki kızgın olduğunuz bir bireyden oluşuyor. Bu derste duyduğum en komik talimat: “Lütfen ilk zor kişiniz olarak Hitler’e iyi dileklerde bulunmaya çalışmayın, başlangıçta kendi hayatınızdan birini seçin. Sonra herkes ‘Hitler’i affedemedim, başarısız oldum,’ diye üzülüyor.”
Aktif olarak içgörü meditasyonu yaptığım dönem iki sene sürdü. Yine bu dönemden hatırladığım, dersler başlarken aldığım en iyi tavsiyelerden biri: “Hayatınıza ağırlığı olan, sizden zaman talep edecek bir şey ekliyorsunuz. Bunu eklerken neyi bırakacağınıza karar verin, en zayıf halkayı yanlışlıkla bırakıp sonra hayıflanmayın, bu seçimi bilinçli olarak yapın.” Derste geçirdiğimiz iki-üç saate ek olarak günlük pratikler ve haftalık ödevler vardı. Tüm bu zaman ve adanmışlığın derin bir öğrenme sağladığını ise bugünden bakınca fark ediyorum.
Benim bilinçli farkındalıkla ilgili geldiğim noktada önerilen birkaç günlük bir inzivaya katılmak, birkaç günü meditasyon yaparak geçirmek ve bu deneyimle nereye gideceğimizi görmekti. Boston’a arabayla bir buçuk saat uzaklıktaki, türlü çeşit kiliseden ve bizim meditasyon merkezinden başka neredeyse hiçbir şeyin olmadığı Barre, Massachusetts'teki sessiz inzivaya, aynı tarafa giden bir sanatçının kamyonetindeki yolculuğum böyle başladı.
ABD’ye ana akım meditasyonu getiren Joseph Goldstein, Sharon Salzberg ve Jack Kornfield’ın 1975’te kurduğu Insight Meditation Society, pek çok meditasyon merkezi gibi gönüllülük esasına göre çalışıyor, yani orada kaldığınız günler boyunca bir görev üstlenip onu tamamlıyorsunuz (benimki yatakhanelerin olduğu iki katı ve bazı koridorları her sabah ve akşam elektrik süpürgesiyle süpürmekti.) Sessiz inziva sadece diğer insanlarla değil, kendinizle nasıl konuştuğunuzu da düşündürüyor: İnzivada defter kullanmak, not almak, yazı yapmak *ve* çizim yapmak tavsiye edilmiyor (iç sesim: "kabus"), telefon kullanmak da aynı şekilde. Geri kalan, herhalde sadece aşçılık okulu ya da askeriye ile kıyaslanabilecek program ise şöyle:
04.00 Kalkış, günlük görevler
05.00 Kahvaltı
06.00 Oturma meditasyonu
06.30 Yürüme meditasyonu
07.30 Oturma meditasyonu
08.00 Yürüme meditasyonu
* (hadi sizi sıkmayayım, program böyle devam, tüm bu olaylar Pandora Kitabevi’nin Nişantaşı binasının dört-beş katı genişliğinde bir alanda gerçekleşiyor ve herhalde 60 kişiyiz.)
12.00 Öğle yemeği
12.30 Dharma konuşması
13.30 Oturma meditasyonu
**(yarım saat aralıklarla, bir oturup bir yürüyerek meditasyon yapmaya devam ediyoruz.)
18.00 Akşam yemeği (bu noktada açlıktan ve sefillikten Oliver Twist’im. "Lütfen biraz daha çorba alabilir miyim?" IMS vegan ve vejeteryan yemekleriyle meşhur, hatta bir yemek kitapları bile var. Ana öğün öğlen yeniyor, akşam menüsünde lapa, fıstık ezmesi ve elma var.)
19.00 Dharma konuşması
20.00 Yatış (tüm vücudum ağrıyor ama başım yastığa değdiği an ölü gibi uyuyorum.)
İnzivaya dair hatırladıklarım: kolay değildi, özellikle ilk iki gün vücudumda hissettirdikleri zorladı. Fun fact: Yoga aslında meditasyon yaparken, vücudu uzun süre hareketsiz kalabilmeye hazırlayan bir pratik.
İnzivanın ilk gününde münzevîlere iletilen, en az “lütfen affetmeye Hitler’den başlamayın,” kadar komik ve kimi durumlarda tüm ömrümüze uygulanabilir bulduğum bir diğer not: “Sessiz inzivaya çekilirken, sizleri cinselliğinizi de sessize almaya davet ediyoruz. İlerleyen birkaç günde, aklınız size hikayeler yazacak: ‘Falancayla her yürüdüğüm koridorda karşılaşıyorum, bak bana kapıyı tuttu, gözleri de çok güzelmiş’ diyeceksiniz. Biz buna ‘dharma crush’ diyoruz, dördüncü gün sessizliği kırdığımızda herkes karşısındaki kişinin kafasında kurduğu olmadığını anlayıp inanılmaz hayal kırıklığına uğruyor. Bunun yerine kendi içinize bakın.” Resmen çoğu ilişkinin en kısa tarihi? Ve bu direktifle beraber Barre benim için hayatım boyunca birkaç günlüğüne cinsiyetsiz olabildiğim tek yer oldu. Nasıl göründüğümü, nasıl durduğumu, mimiklerimin nasıl anlaşılacağını hiç düşünmediğim bu birkaç gün inanılmaz hafif ve özgürleştiriciydi.
O günden bugüne meditasyon pratiğim küçüle küçüle sabahları güne başlamadan beş dakika oturmaya indi, o beş dakika bile güne farklı başlamamı sağlayabiliyor. İnziva dönüşü her öğünümde tabaktaki ürünleri yetiştirmiş, taşımış herkesi hayal edip onlara teşekkür ederdim, bazen hâlâ yapıyorum. Meditasyon derslerini inzivadan sonraki yaz, yolum dini bütün Tibet Budistleriyle kısaca kesiştikten sonra bıraktım. Sofuluktan haz etmediğim için dünyadaki herkesin ya annemiz, ya da çocuğumuz olduğunu söylediklerinde mecâzî anlamda mıydı, gerçek anlamda mı öğrenemedim. Girdiğim tek dersin ödevi sokakta yanımdan geçen herkese anneleri ya da çocuklarıymışım gibi sevgiyle bakmaktı. (Bir çeşit damak temizleyici olarak kesinlikle öneriyorum.)
İnzivanın kendisi kadar hatırladığım bir diğer şeyse, Barre'da tarlaların ortasındaki kampüste dört gün konuşmadıktan sonra New York’a dönüşüm: Giderken olduğu gibi dönüşte de araba paylaştık, birileri beni Midtown’a kadar bıraktı, Times Square ya da Port Authority’den metroya bindim ve bir an delirmek üzere olduğumu düşündüm: Herkes telefonunun ekranını hızla aşağı kaydırıyor, birileri her zamanki gibi bağırarak bir şeyler anlatıyor. Kolayca tedavi edilebilecek hastalığı sosyal güvenlik olmadığı için ilerlemiş insanlarla yerin altı her zamanki gibi Ortaçağ. Gözlerimi sabitleyebileceğim reklamsız, insansız bir boşluk arıyorum, bulamayınca kapatıyorum. Her şey çok fazla geliyor. Üç sene sonra tecrübe edeceklerimden habersiz, Barre'daki manastır günleri mi daha normal, Midtown’da iş çıkışı saati mi diye düşünüyorum. 2020’de kapımızı çalan pandemi teknik olarak bir sessiz inziva, tek farkla: hepimiz sürekli aşağı kayan ortak bir ekrana bakıyoruz.
-Büşra
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ye, Meditasyon Yap, Konuşma: İki sessiz inziva arasında, laik Budizmin peşinde 🕳️
13 Mar 2021

YAZARLAR

Büşra Erkara
Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto
Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.
İLGİLİ OKUMALAR





