TSK ilk 48 saatte mobilize edilmedi

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Depremin ilk 48 saatinde yaşanan ihmaller ve aksaklıklar, 44 bini aşan can kaybının temel nedenlerinden olarak görülüyor. 1999 depreminde de devlet kurumlarının yetersiz kalmış ve hükümet etkili bir çalışma yürütememişti. Ancak bugünün aksine TSK’nın 34 bin personelinin sahaya inerek arama-kurtarma faaliyetlerine katılması toplumda bir güven oluşturmuş ve çöken devlet kapasitesine rağmen TSK’nın başarılı çalışmaları toplumsal hafızada kendisine güçlü bir yer edinmişti.
6 Şubat’ta yaşanan depremlerin ilk günlerinde yeterli sayıda askerin arama-kurtarma, koordinasyon ve güvenliği sağlama faaliyetlerine katılmaması kamuoyunda büyük tepki topladı. Depremden etkilenen illerin başında gelen Malatya’da konuşlu 120 bin kişilik 2. Ordu’nun neden arama-kurtarma faaliyetlerine katılmadığı cevap verilemeyen soruların başında geliyor. Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Sahada yeterli sayıda asker yok” söylemlerini sert bir dille eleştirerek 3 bin 500 askerin deprem bölgesinde görev aldığını açıklamıştı. Ancak 10 ilde yıkıma sebep olan, 100 binden fazla binanın yıkıldığı ve yüzbinlerce kişinin enkaz altında kurtarılmayı beklediği bir depreme 3 bin 500 asker ile müdahale etmek mümkün değildi. Hep toplumda hem de muhalefet cephesinde büyük tepki toplayan “TSK neden mobilize edilmedi?” sorusuna hükümet cephesinden hâlâ net bir açıklama gelmedi ancak bu soruya verilecek farklı yanıtlar var.
Hükümet içindeki güç mücadelesi
T24 yazarı Tolga Şardan, TSK’nın depremin ilk günlerinde neden mobilize edilmediği sorusunu kulis bilgilerinden yola çıkarak aydınlatmaya çalışıyor. Şardan’ın kulis bilgilerine dayandırdığı yazısına göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hulusi Akar depremin ilk saatlerinde ordunun mobilize edilmesi talimatını verdi ancak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bunu kabul etmedi. Soylu’nun "Askeri niye karıştırıyorsunuz, AFAD'ın sorumlusu benim." minvalinde bir serzenişte bulunduğu belirtilerek arama-kurtarma ve koordinasyon faaliyetlerini AFAD üzerinden kendisinin yönetmek istediği iddia ediliyor.
Bu gerilimin temelinde ise hükümet içindeki güç mücadelesi ve sivil-asker ilişkileri yer alıyor. Hulusi Akar ve Süleyman Soylu kabinenin öne çıkan iki ismi. Özellikle 2016’dan sonra Türkiye siyasetinin millî güvenlik ve beka söylemine sıkıştırılması ve iktidarın hem yurtiçinde hem de yurtdışında polis ve asker eliyle güç kullanımını artırması Soylu ve Akar’ın elinde muazzam bir gücün birikmesini de beraberinde getirdi. Her ne kadar Erdoğan’ın siyaseti veya AK Parti’yi bırakması yakın gelecekte mümkün görünmese de, Soylu ve Akar’ın şimdiden olası bir post-Erdoğan dönemi için hazırlık yaptığı kulislere yansıyan bilgiler arasında. Siyasetin güvenlikleştirilmesi ve militarize edilmesi de kamuoyu nezdinde Akar ve Soylu’nun popülaritesini artırıyor. Dolayısıyla, depreme kimin müdahale edeceği ve olası bir başarıyı (!) kimin sahipleneceği bu iki aktörün siyasi geleceği açısından büyük öneme sahipti. Bu bağlamda, Soylu’nun TSK üzerinde Akar’ın olası bir başarıyı sahiplenmesini engellemek istemesi muhtemel senaryolar arasında.
Bir diğer senaryo ise hükümetin bir bütün olarak TSK’ya alan açmak istememesi. Ergenekon ve Balyoz Davaları, ardından da 15 Temmuz darbe girişimiyle kamuoyunda güvenilirliği sarsılan TSK’nın depreme etkin bir şekilde müdahale etmesi meşruiyetini ve güvenilirliğini yeniden artırabilirdi. En büyük başarılarından birinin askerî vesayeti bitirmek olduğunu savunan AK Parti hükümetinin kendisine rakip bir meşruiyet ve güven kaynağı istememesi güçlü bir ihtimal olarak önümüzde duruyor. Özellikle seçimler yaklaşırken ve iktidarın arkasındaki toplumsal destek zayıflarken, TSK’nın yeniden güçlü bir aktör olarak toplumda yer edinmesinin önüne geçilmiş olabileceği göz ardı edilemeyecek bir senaryo.
Merkezileşen karar alma mekanizması
TSK’nın karar alma mekanizmalarının Millî Savunma Bakanlığı üzerinden Cumhurbaşkanlığına bağlanması ve askerin inisiyatif almasının önüne geçilmesi depreme müdahale edilmesi için bile Cumhurbaşkanının onayını gerektiriyordu. Basına yansıyan bazı haberlerde, özellikle Malatya’daki 2’nci Ordu’nun depreme müdahale için hazırda beklediği ancak talimat gelmediği için harekete geçemedikleri aktarılıyordu.
Buna ek olarak, AFAD’ın karar alma mekanizmasından TSK’nın çıkarılması da arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerinde yaşanan koordinasyonsuzluğun temel nedenlerinden biri.
AFAD’ın kuruluşunu temsil eden 5209 sayılı kanunda Afet ve Acil Durum Kurulu içinde Millî Savunma Bakanlığı ve TSK’nın üst kurulu da bulunuyordu ancak Millî Savunma Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra bir Cumhurbaşkanı kararnamesi ile bu kuruldan çıkarıldı. Yani afetle mücadeledeki en üst koordinasyon kurulunda TSK bulunmuyor. AFAD, doğrudan İçişleri Bakanına bağlı olarak faaliyet yürüten bir kurum olarak yapılandırılıyor.
Benzer bir şekilde 1997 yılında yürürlüğe giren, TSK’ya valiliğin talep etmesi hâlinde toplumsal olaylara ve doğal afet yaşanan yerlere müdahale edebilme yetkisi veren Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü 2010 senesinde darbe planlarına dayanak yapılması sebebi ile iptal edildi. EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesi de başta emekli askerler tarafından olmak üzere kamuoyunda TSK’nın depreme yeterli ve hızlı müdahalede bulunamamasının temel nedenlerinden biri olarak görülüyor. 1999 depreminde 34 binden fazla askerin kısa sürede deprem bölgesine intikal ederek arama-kurtarma faaliyetlerine katılabilmesinin temel nedenlerinden birinin EMASYA Protokolü olduğu sıklıkla dile getiriliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Ordunun mobilize edilmemesi, koordinasyon eksikleri, Kızılay skandalları, hükümetin tehditkâr iletişim dili, ulaşım altyapısının çökmesi
01 Mar 2023

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.

Mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine dönmesi, Özgür Özel ve arkadaşlarının Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Ankara kulislerinde şimdi Yargıtay’ın kararı kaldırıp kaldırmayacağı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının gündeme gelip gelmeyeceği ve CHP’de yeni bir kurultay sürecinin başlayıp başlamayacağı tartışılıyor. Yeni Parti yönetimi ise butlan kararı kaldırılsa bile CHP’ye dönmeme ve seçime kendi çatısı altında girme eğiliminde.




