Fırsatlarda eşit miyiz?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi şöyle der:
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.”
Cumhuriyet, egemenlik hakkının belirli bir kişi ya da aileye değil halka ait olduğu bir yönetim biçimini ifade eder. Dolayısıyla, toplumdaki hiç kimsenin diğerinden kanunen üstün olmadığı ve her bireyin eşit olduğu bir toplumsal yapıyı temsil eder.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Cumhuriyet fikrini şu sözlerle tanımlamıştı:
“Eğer bana Cumhuriyet nedir, diye sorarsınız. Size cevabım şudur: Cumhuriyet benim işte! İslamköy'den çıkmış bir köylü çocuğunu Cumhurbaşkanı yapan, Cumhuriyet'tir. Cumhuriyet budur.”
Peki, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılına çok az bir süre kala, hepimiz gerçekten eşit vatandaşlar mıyız? Yoksa bazılarımız daha makbul vatandaşken bazılarımız da daha alt sınıf vatandaşlar mı?
Kanun önünde eşitlik
İsveç merkezli araştırma kuruluşu V-DEM Enstitüsü'nün “kanun önünde eşitlik ve bireysel özgürlükler” endeksine göre, Türkiye’de kanun önünde eşitlik ilkesi 2003 yılından beri istikrarlı şekilde tahrip ediliyor. Anayasa ile güvence altına alınan kanun önünde eşitlik ilkesi ancak yargı ve devlet kurumlarının bağımsız ve işlevsel olduğu yönetimlerde hayata geçirilebilir ve korunabilir.
Ancak, AK Parti iktidarı döneminde başta akademi ve yargı olmak üzere hemen hemen bütün devlet kurumlarının bağımsızlığının ortadan kaldırılması, liyakate dayalı bir işleyiş ve kadro yerine kurumların iktidara sadakat ölçütüne göre yapılandırılması hem kurumsal özerkliği hem de yargı bağımsızlığı gibi Cumhuriyetin yapıtaşlarından birinin ortadan kaldırılmasına zemin hazırladı.

Cumhuriyetin asırlık kurumları, iktidarın ideolojisi ve siyasi önceliklerine göre dizayn edildiği gibi vatandaşların kanun önünde eşitliği ilkesi de belirli toplumsal gruplara ekonomik ve siyasi imtiyazlar tanınarak aynı oranda ihlal edildi.

Aşağıdaki grafik, 2002-2022 yılları arasında Türkiye’de farklı siyasi görüşlere sahip toplumsal kesimlerin sistematik olarak dışlanmaya maruz kaldığını gösteriyor.

Kamu kaynaklarına ve hizmetlerine erişimde eşitlik
Modern ulus-devletler, vatandaşlarına devlete sadakat karşılığında güvenlik, eşitlik, belirli bir refah ve kamu hizmetlerinden eşit yararlanma hakkı vaat eder. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti de vatandaşlarına yeni kurulan devlete sadakat ve kurucu ilkelerin benimsenmesi karşılığında yukarıda söz edilen hizmet ve ayrıcalıkların sözünü vermiştir.
Eşit vatandaşlık ilkesinin temel gereklerinden biri kamu kaynaklarına ve hizmetlerine herhangi bir ayrım gözetmeksizin eşit erişim hakkıdır. Türkiye’de son 20 yılda kamu ihale yasalarında 191 kez değişiklik yapılarak kamu kaynaklarının iktidara yakın sermaye gruplarına aktarılması veya sosyal yardım hizmetlerinin alt gelir grubundaki vatandaşlar ile iktidar arasında bir bağımlılık ilişkisi kurma hedefiyle belirli ölçütlere göre dağıtılması her vatandaşın kamu kaynaklarına adil ve eşit şekilde erişim hakkını da zedeliyor. Spektrum’da geçtiğimiz haftalarda ele aldığımız sosyal yardımlar dosyasında, AK Parti’nin sosyal yardım politikalarını şu şekilde özetlemiştik:
“Neoliberal politikalardan olumsuz etkilenen sınıflar popülist politikalar ile kısa vadeli olarak memnun edilebiliyor. Yani popülizm, iktidara karşı sosyal direnci azaltarak neoliberal politikaların uygulanmasını kolaylaştırıyor. Neoliberal popülizm, AK Parti hükümetine hem kendisine yakın sermaye sahiplerine rant yaratabileceği bir mekanizma hem de sosyal yardımlar yoluyla kendisine bağımlı bir seçmen kitlesi yaratabilme şansı verdi.”
Uygulanan ekonomi politikaları da vatandaşların hem kamu kaynaklarına erişimi hem de milli gelirden ve milli servetten alacakları pay konularında eşit veya eşit olmayan bir sistem yaratabilme olanağına sahip. Özellikle milli gelirden ücretli çalışanların ve sermaye kesimlerinin ne kadar pay aldığı konusu ne kadar eşit bir toplumda yaşanıldığına dair önemli bir gösterge olarak kabul ediliyor. Özellikle 2019 yılından beri milli gelirden ücretli çalışanların aldığı pay sürekli olarak düşerken sermaye sahiplerinin aldığı pay da sürekli olarak artıyor.

Kaynak: Prof. Dr. Erinç Yeldan
Düşük faiz – yüksek kura dayalı ekonomi politikaları enflasyon oranını resmi verilere göre %80’e çıkararak ücretli çalışanların alım gücünü her geçen gün düşürüyor ve vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini dahi imkânsız hale getiriyor. Öte yandan, faizlerin düşürülmesi şirketlerin daha ucuz kredi alarak büyüyebilmesine ve kurun yükselmesiyle ihracat yapan firmaların daha çok gelir elde etmesine olanak sağlıyor. Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati, bu argümanı doğrular nitelikte şu sözleri söylemişti:
“Enflasyonu düşürmek için sert tedbirler alabilirdik. Üretimi, büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç, üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor. Çarklar dönüyor.”
Asli görevi topluma hizmet etmek ve ayrım yapmaksızın tüm vatandaşların çıkarlarını gözetmek olan bir kamu görevlisinin bu sözleri, hükümetin uyguladığı ekonomi politikalarının tüm vatandaşlara fayda sağlayacak bir politikadan ziyade toplumun belirli bir kesimini zengin ederken geriye kalan herkesin fakirleştiği bir sistem yaratıldığını kanıtlıyor aslında. Dolayısıyla, kanun önünde eşitlik ilkesinde olduğu gibi kamu kaynaklarından yararlanma veya üretilen milli gelirden alınan paylar konusunda da herkesin eşit derecede vatandaş olmadığı bir noktadayız artık.
DİSK-AR'ın ekonomik büyüme rakamlarına yönelik araştırmasında da “2020 yılını 100 kabul ettiğimizde GSYH cari fiyatlarla 100’den 329,5’e çıkarken, emeğin geliri 100’den 227,1’e çıktı. Böylece iki yılda toplam emek gelirleri parasal olarak yüzde 127,1 oranında artmış oldu. Aynı dönemde sermaye gelirleri ise 100’den 414,8’e yükselerek yüzde 314,8 oranında arttı. Sermaye gelirleri parasal olarak emeğin iki katı kadar artmış oldu" ifadelerine yer verildi.
Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından Korkut Boratav da milli gelirden alınan paylardaki bu eşitsiz dağılımı şu şekilde anlatıyor:
“Bir yılda benzerine rastlanması çok güç bir bölüşüm şoku… İşçi sınıfının kalabalık katmanları mutlak olarak yoksullaşmasaydı mümkün olamazdı. Şirketler, artan faiz yükünü (enflasyon sayesinde) fazlasıyla ücretlere yansıtmış; sömürü oranı bu sayede yükselmiştir.”
Eğitimde fırsat eşitliği
Kapitalizmin doğası gereği her toplum, farklı sosyo-ekonomik sınıfları bünyesinde barındıran eşitsiz bir yapıya sahip. Ekonomik ve sosyal eşitsizlikler yoksul ailelere doğan bireylerin yarışa geriden başlamasına neden olsa da eğitim sisteminin kaliteli ve erişilebilir olduğu, devletin vatandaşlarına ücretsiz ve nitelikli bir eğitim sağladığı ülkelerde alt ekonomik sınıflarda yer alan bireylere yukarı yönlü bir sosyal mobilizasyon fırsatı yaratılıyor. Yani, doğuştan gelen eşitsizlikler devletin vatandaşlarına sağladığı eşit imkânlar sayesinde belirli bir dereceye kadar aşılabiliyor ve bir fırsat eşitliği sağlanabiliyor.
Sabancı Üniversitesi’nden akademisyen Abdullah Aydemir, eğitimde fırsat eşitliğini şu şekilde tanımlıyor:
“Eğitimde fırsat eşitliğinin yüksek olduğu toplumlar, çocukların sahip oldukları eğitim fırsat ve imkanlarının ailelerinin sosyo-ekonomik durumundan çok etkilenmediği toplumlardır. Fırsat eşitliğinin yüksek olduğu toplumlarda hayata nereden başladığımız, hayatta ne kadar başarılı olduğumuz konusunda daha az belirleyici olurken, fırsat eşitliğinin düşük olduğu toplumlarda bunun aksine başlangıç noktamız önem taşır.”
Akademisyen Abdullah Aydemir ve Hakkı Yazıcı’nın, Türkiye’de eğitimde fırsat eşitliği üzerine yaptığı kapsamlı araştırmanın sonuçları bizlere fırsat eşitliği konusunda çok net bir tablo çiziyor. Söz konusu çalışmada Türkiye’nin fırsat eşitliği konusunda diğer ülkelere göre bir hayli geride kaldığı belirtilirken eğitimde fırsat eşitliği konusunda büyük bölgesel farklılıklar olduğu da dile getiriliyor:
“Anne ya da babanın bir yıl daha fazla eğitim aldığı bir ailenin ferdi olarak doğmak, bir çocuğun eğitim seviyesini ortalama olarak 0,75 yıl arttırıyor. Bu bulgu, yaklaşık bir hesapla, babanın üniversite mezunu olduğu bir ailede yetişen bir çocuğun babanın ilkokul mezunu olduğu bir ailede yetişen başka bir çocuğa göre ortalama sekiz yıl daha fazla eğitim aldığı anlamına geliyor. Bu hesap ülkemizde çocukların eğitim fırsatlarının ailelerinin sosyo-ekonomik altyapısına ne denli bağlı olduğunu ortaya koyuyor.
Ülkemizdeki fırsat eşitsizliğinin boyutlarını ifade etmenin bir başka yolu da üniversite mezunu olma ihtimalinin ebeveynlerin eğitim durumuna ne kadar bağlı olduğunu ölçmekten geçiyor. Babası ilkokulu bitirmemiş çocuklardan kendileri üniversite mezunu olanların oranı sadece %3 iken babası üniversite mezunu olan çocuklarda bu oran %72 seviyesinde.”
Türkiye’deki fırsat eşitsizliğinin bölgesel farklılığına ilişkin ayrıntılı bir harita hazırlayan Aydemir ve Yazıcı, aşağıdaki haritada koyu renkli bölgelerde fırsat eşitsizliğinin çok yüksek oranlarda olduğunu, açık renkli bölgelerde ise nispeten fırsat eşitliği olduğunu belirtiliyorlar.

“Haritaya baktığımızda ilk olarak Türkiye’nin doğusundan batısına giderken koyu renklerin yerini açık renklere bıraktığını görüyoruz. Yani doğudan batıya gidildikçe eğitimde fırsat eşitliğinde belirgin bir artış gözleniyor. Üstelik bu artış oldukça ciddi boyutlarda.
Örneğin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’ndeki bazı illerden oluşan ve haritada en koyu renkle taranmış bölgenin eğitim korelasyonu 0,75’ten büyük. Bu sonucu daha iyi anlamak için farklı ülkelerle karşılaştırabiliriz. Dünyada eğitimde fırsat eşitliği konusunda en aşağılarda olan Güney Amerika ülkelerinde bile bu korelasyon 0,6’lar seviyelerinde.”
Makbul vatandaş ve diğerleri
Vatandaşlık kavramı temel olarak toplumdaki her bireyin eşit olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Doğuştan gelen eşitsizlikleri veya ekonomik sistemin yarattığı eşitsizlikleri nispeten azaltmak ve her vatandaşa fırsat eşitliği sunmak ise bir sosyal devletin temel sorumluluklarından birisidir.
Türkiye’de hem bölgesel farklılıkların çok büyük olması hem de alt ve üst sınıflar arasındaki gelir eşitsizliğinin büyüklüğü temelde eşitsiz bir toplum yaratıyor. Ancak, iktidarın uygulayacağı ekonomi ve eğitim politikalarıyla bu eşitsizlikleri azaltacak bir fırsat eşitliği yaratması beklenirken hâlihazırdaki eşitsizliklerin daha da derinleştirildiğini görüyoruz.
Tabii ki eşitsizlikleri sadece sosyo-ekonomik koşullar üzerinden okumak yeterli değil. Mesela, ifade özgürlüğü de anayasa ile güvence altına alınmış bir vatandaşlık hakkı. AK Parti döneminde iktidarın benimsediği ideolojik çizgiyi temsil eden her görüşün savunulduğu ve korunduğu, geriye kalan tüm muhalif fikirlerin ve hareketlerin ise polis gücü de dahil olmak üzere her türlü yöntemle susturulduğunu görüyoruz.
2022 yılı Türkiyesinde, artık vatandaşların ekonomik, sosyal ve siyasi olarak eşit olmadığı, iktidarı destekleyen kesimlerin ve fikirlerin makbul kabul edilerek korunduğu ve bunun dışında kalanların iktidar tarafından eşit vatandaş olarak görülmediği bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. İktidar partisinin, vatandaşlık tanımını kendi menfaatleri ve ideolojisi doğrultusunda daraltarak makbul vatandaşlar ve geriye kalanlar olmak üzere ikili bir toplum yapısı yarattığı da ifade edilebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Verilerle Türkiye'de kanun önünde, kamu kaynakları ile hizmetlerine erişimde ve eğitimde fırsat eşitliği tablosu
01 Eyl 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




