Üniversitelerde şiddet nasıl normalleşiyor?

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal
Üniversitede kriz var. Bugün bu tespit hemen akla iki haftadır ABD’deki üniversitelerinde yükselen öğrenci protestoları dalgasını ve bunlara karşı uygulanan orantısız şiddeti getiriyor. Evet, İsrail’in Filistin topraklarına ve insanlarına yönelik ağır saldırıları (askerî, insani, sosyal, ekonomik) bütün şiddetiyle aylardır devam ediyor. Ve evet, ABD'nin birçok üniversitesinde öğrenciler bu saldırıların durması ve üniversitelerinin inanılmaz zengin vakıflarındaki kaynakların İsrail’in saldırgan politikalarını desteklemeyecek yatırımlara yönlendirilmesi taleplerini kampüslerinde dile getirmeye başladıklarından beri de kıyamet kopuyor. Öğrencilerin ve onlara destek veren hocaların sesleri, gazla, copla, ters kelepçeyle, plastik mermilerle bastırılmaya çalışılıyor.
Kampüslerde öğrencilerin biraraya gelmesi, çadır kurması ve görüşlerini dile getirmesine yönelik bu tahammülsüzlük neden?
Üniversiteleri yönetenler çok iyi biliyor ki bahar yarıyılının bitmesine çok az bir vakit kaldı. Birkaç hafta içinde kampüsler zaten boşalacak. Azıcık daha sabredip, gösterilerin kendiliğinden sakinleşmesini beklemek yerine neden hemen şimdi kesilsin bütün sesler diye bu kadar şiddete başvuruluyor? Alelacele öğrencileri üniversiteden uzaklaştırma kararlarının alınması, polisin kampüslere büyük bir hevesle davet edilmesi, öğrencilerin polis şiddetine maruz bırakılması, hocaların ofislerinin basılıp kilitlenmesi, bölüm başkanlarının kelepçelenip yerlerde süründürülmesinin şu ya da bu şekilde normalleşmiş olması ne zaman ve nasıl mümkün oldu?

Euronews
Nasıl oldu da üniversite yöneticileri toplumsal meşruiyetlerini bir kurum olarak üniversiteyi tanımlayan eleştirel düşünce ve ifade özgürlüğü ilkelerini koruyup savunarak devşirebilecekleri inancından vazgeçip, aksine bu ilkeleri hoyratça polis zoruyla çiğnetmelerinin bugünün dünyasında daha meşru kabul edileceği kanaatine vardılar?Türkiye’de de üniversitede kriz var. Son 20 yılda üçlü bir ölçekte yükseköğretim genişlemesi yaşandı. Büyük metropol merkezlerde, ikinci seviye metropollerde ve son olarak küçük kentlerde öğrenci sayısında büyük bir artış yaşandı. Bu artış, üniversitelerin verdikleri eğitimin kalitesinde ciddi bir erozyona sebep oldu. Dahası üniversitelerde akademik liyakat standartları ve siyasi baskılar konusunda ciddi endişeler var.
Son dönemde daha çok Boğaziçi Üniversitesi özelinde gündemde duran ama aslında genel olarak köklü üniversitelere yönelen bu saldırıların özellikle 2016 sonrası sertleştiğini ve sertleşmeye de devam ettiğini her gün deneyimliyoruz. Mesela Ankara Üniversitesi ve İTÜ gibi köklü üniversiteler yaka paça darmadağın edilirken, ODTÜ bu süreci daha yavaş, daha tedrici yaşıyor. Boğaziçi Üniversitesi yıkımı hoyratça yaşayan üniversitelerden ve orada öğretim üyelerinin üç yıldır süren mücadelesi bu saldırı ve yıkım sürecini görünür kılmaya devam ediyor. Sözün kısası, istisnasız tüm “eski” üniversitelerde (yani tarihi 2008 üniversite genişlemesi öncesine giden kurumlarda) akademik özerklik ve özgürlük saldırı altında; yıllardır bu kurumlar eriyor, eritiliyor.
Yani üniversitelerin kum torbasına dönüşmesi ABD’yi Türkiye’ye bağlayan zamanımıza özgü evrensel bir olgu. Hâliyle yukarıda sorduğumuz sorular ve daha genel olarak üniversite neden krizde sorusu çok katmanlı ve ayrıntılı yanıtları hak ediyor. Bu cevapların kiminin dünyanın içinden geçtiği dönemle alakalı kimilerinin de bilimsel bilgi üretiminin merkezi olarak üniversiteleri ilgilendiren sosyal değişimlerle alakalı olacağı aşikar. Yükselen sağ, popülist ve anti-elitist muhafazakar siyasi akımlar ile bilime ve bilimin üretilme biçimlerine olan güvenin zayıflaması gibi farklı süreçler hemen akla gelen ilk unsurlar arasında.
Biz, üniversiteleri toplumsal meşruiyet krizine götüren yolda bilimsel düşünceye ve üreticilerine (yani bilim insanlarına, üniversite hocalarına, araştırmacılara) bakışın değişmesinin belirleyici olduğunu düşünüyoruz. Bunun da nedeni bilgi üretim süreçlerinin özellikle 1980’den sonra daha çok sanayi ve ekonominin ihtiyaçlarına doğrudan cevap verir bir konuma sürüklenmesi.
Üniversiteler çok uzunca bir süre piyasanın keşmekeşine, toplumun karmaşasına ve siyasetin çalkantılarına mesafeli kalabildiler. Buralarda yüzyıllar önce yazılmış kitaplar okundu, Latince gibi artık kullanılmayan diller öğrenildi, hemen işe yaramayacak konuların derinlemesine düşünülmesinde, tartışılmasında bir beis görülmedi. Bu durum artık hızla değişiyor. Üniversiteleri fildişi kuleler olarak düşünmek artık çok az insana sempatik geliyor. Farklı bilgi türleri arasında hiyerarşiler kurulması, hemen pratik faydaya dönüşemeyecek konularda yapılan akademik çalışmaların burunlanması sıradan gelişmeler arasında. Kısacası, üniversiteler hakkındaki toplumsal algı değişirken, üniversitelerin toplumsal konumu da farklılaşıyor.
İki dinamik var burada. Birincisi, üniversitenin endüstri ve ekonomiyle olan bağının giderek güçlenmesi; ikincisi ise bilgi üretiminin giderek özelleşmesi.
Üniversiteler bir süredir endüstri ve ekonominin ihtiyaçlarına çözüm üretecek kuluçka merkezleri olarak yeniden kurgulanıyor. Başta sosyal bilimler, tarih ve edebiyat gibi alanlarda olmak üzere kimi programların gerekliliği tartışma konusu hâline gelirken, üniversite diplomasının değeri mezuniyetten sonra ne kadar gelir getireceği ile ölçülüyor. Öte yandan, ABD’de Filistin protestolarına katılan öğrencilerin üniversite yönetimlerinden İsrail’de yatırımları olan şirketlerle ekonomik bağlarını kesmelerini talep etmeleri boşuna değil tabii ki. Muazzam büyüklüklerde vakıf birikimlerine sahip üniversiteler, hem finansal güçlerini yeni bağışlarla sürdürebilmek hem de var olan birikimlerini farklı yatırım araçlarıyla çoğaltabilmek için çok farklı sermaye gruplarıyla çetrefilli bağlantılar içindeler. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun giderek anlaşılmaz hâle geldiği hedge fonların, özel sermaye şirketlerinin egemen olduğu finans dünyasında üniversiteler istese bile ne kadar “divest” edebilirler hayli tartışılır bir mesele.
Öte yandan özellikle son yıllarda Google, Meta, Microsoft gibi büyük teknoloji şirketleri devasa araştırma kampüsleri kuruyorlar. Bu kampüslerde yüksek becerili, akademik yetkinlikleri çok üst seviyede binlerce başarılı genç; yeni ürünler, yazılımlar, programlar tasarlıyor. Sadece üretim ve yaratıcılık potansiyeli değil, tüketim ve yatırım kapasitesi de çok yüksek yeni araştırma kampüslerine ev sahipliği yapmak için belediyeler ve yerel yönetimler birbiriyle yarışıyor. Başka bir deyişle gerek sanal gerek fizikî dünyayı yeniden biçimlendiren iletişim, elektronik, genetik, ilaç gibi sektörlerdeki bilgi üretiminde sermaye çok baskın bir güç hâline geldi. Bilgi üretimi kamusal alandan özel alana kayarken, elbette bilginin toplumsallığı ve paylaşılabilirliği de azalıyor, bilgi giderek özelleşiyor.

Columbia Üniversitesi'nde direnişte öğrencilerin dağıttığı el ilanları
Bu iki dinamiğin beslediği üniversitenin toplumsal konumunun değişmesi/kayması sürecinin çok beklenilebilecek bir sonucu da üniversitenin özerk bir kurum olması ve orada fikirlerin özgürce ifade edilebilmesi ilkelerinin toplumsal meşruiyetlerinin aşınması. Sermayeye ve ekonomiye yakınlaşma tercihi özerk alan isteğiyle yan yana duramıyor. Hem o hem de bu olmuyor.
Hâl böyle olunca Columbia Üniversitesi rektörü Amerikan Kongresi önünde eğilip bükülüyor ve düşüncelerini özgürce yazıp söyleyebilmeleri için maaş alan hocalarının işine hemen oracıkta son verebiliyor. Macaristan’da Orban, koskoca bir üniversiteyi ülkeden kovabiliyor; Hindistan’da Modi son derece köklü üniversitelere hayasızca girişebiliyor; Türkiye’nin en nadide üniversiteleri kimi daha yavaş kimi çok hızlı yıkılabiliyor. Polis öğrencileri dövüyor, tekmeliyor, hocaları ters kelepçeliyor. Bütün bunlar düşünülebilir, yapılabilir ve toplumsal olarak kabul edilebilir hâle geliyor.
Kısacası dünyanın dört bir yanında, Amerika’da, Macaristan’da, Hindistan’da, Türkiye’de dertler farklılaşabiliyor ama meselenin özü değişmiyor. Daha önce bu konuda yazmış olduğumuz bir yazıda referans vermiştik ve tekrar aynı referansa dönmek istiyoruz. Nature dergisinde çıkan yazılarında Lale Akarun ve Biray Kolluoğlu bilim dünyasına seslenerek İstanbul'da bir üniversitenin yok ediliş öyküsüne neden önem vermeleri, “batı dışı” ve demokratik gelenekleri güçlü olmayan, eskinin deyimiyle henüz “gelişmemiş” bu ülkede olanlarla niye ilgilenmeleri gerektiğini anlatmaya çalışırken şunu yazmışlardı:
“Boğaziçi'nde yaşananlar başka bir yerde tekrarlanamayacak kadar hoyrat görünebilir. Ancak, kurumsal özerkliğin erozyona uğraması ve bunun sonucunda üniversitenin yok olması, dünya çapında çeşitli biçimlerde kendini gösteriyor.”
Yani bu bizde olmaz demeyin, üniversitenin bir kurum olarak hoyratça yıpratılması sadece Türkiye gibi yerlerle sınırlı değil, sizde de olacak demiştik. Ve maalesef oluyor…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Üniversitelerde normalleşen şiddet ve hükümetin sosyal platformlarla mücadelesi üzerine iki hikaye.
05 May 2024

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



