VPN günlerinde iletişim: Yaren, Adem Amca’ya kavuştu; peki biz, bize nasıl kavuşacağız?

Evet, bant daraltma bir sansür ve büyük sorun ama tek sorun değil. Bir de topluluktan yoksun kalarak daralttığımız hayat ve iletişim eksikliği var. Bunun panzehiri de birlikte sevinip, birlikte üzüleceğimiz hikayeleri çoğaltmakta. Bizim bize kavuşmamızın tek yolu bu.
VPN günlerinde iletişim: Yaren, Adem Amca’ya kavuştu; peki biz, bize nasıl kavuşacağız?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Nicedir ülkedeki herkesi birleştiren hikayelere rastlamak zor. Her konuda, en iyi ihtimalle iki parçaya bölünüyoruz. Siyaset ve futbol gibi taraf olunması gereken konularda bu hiç şaşırtıcı değil. Menemen soğanlı mı yoksa soğansız mı olur gibi kişisel zevk ve alışkanlıklara bağlı tartışmalar da doğal. 

Sosyal medya algoritmaları zaten bunun için, yani dikkati böylece gasp etmek için tasarlanıyor. Tek bir kamusal alanda herkesin buluşması yerine, herkesin kendi mikro kamusal alanlarına dağıldığı enfokrasi toplumundayız nihayetinde. Bu ön kabullere rağmen, bölündüğümüz konuların çeşitliliği artık diyaloğu imkansız kılacak seviyede. Bu yüzden hepimizin üzerinde birleştiği hikayeleri özlüyoruz. 

En son ne zaman hep birlikte sevinmiştik?

Eski bir yazımda, bu ülkenin en son hep birlikte sevinebildiği an olarak, 2002 Dünya Kupası’nda İlhan Mansız’ın çeyrek finalde Senegal filelerine gol attığı ânı hatırlıyorum demiştim. Oysa toplumları toplum yapan şey, hamasi anlatılardan ziyade aslen birlikte sevinip birlikte üzülecek şeylerinin varlığıydı. 

O zamandan beri, buna en yaklaştığımız anlar, yıldan yıla yinelenen Yaren ve Adem Amca’nın kavuşma anları bana kalırsa. Özellikle bu yıl, sadece bir-iki haftalığına da olsa, kamusal alanın neredeyse tüm odaları üzerinde birleşebilmişti. 

Öyle ya, böylesi hikayeler, çocukken büyüklerimizin anlattığı bir uyku öncesi masalları gibi sıcacık sarıyordu insanı.

Yaren leyleği neden severiz? 

Eyüphan Erkul, Birikim dergisinin web sayfaları için geçen hafta yazdığı yazıda “Yaren leyleği neden severiz?” sorusuna odaklanmış. Olayı dramatik yapı ve mitoloji açısından detaylı bir şekilde analiz etmiş. Bu yazıda diyor ki:

“Aristoteles, Poetika’da iyi bir eserin izleyicide katharsis/arınma yaratması gerektiğini belirtir. Yaren’in öyküsü de benzer duygular uyandırarak izleyicide/okuyucuda, takipçide bir arınma yaratır. Her kışın sonunda Yaren’in sağ salim dönmesi, bekleyen herkeste büyük bir rahatlama ve sevinç patlamasına yol açar.” 

Tam da öyle olmuştu. Kara kış bitmek üzereydi. Onca kötü haberin ve kaybın ardından Yaren yine gelip o kayığa konmuştu. Böylece neredeyse hep birlikte, ayrısız, gayrısız bir arınma yaşamıştık. Uzun sürmedi. 

Yazarı arkadaşım olduğu için ben bu yazıyı henüz yayımlanmadan önce, yani İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının gözaltına alınması gündeminden önce okumuştum. Yazı yayına girdiğindeyse ortalık toz dumandı. Artık kimsenin leylek filan konuşacak hâli kalmamıştı. Bölgeye turistik turlar bile düzenlenmesine neden olan Yaren ve Adem Amca, temsil ettikleri umutla birlikte, hızla sosyal medya gündeminden düştü. 

Zaten gözaltılarla eşzamanlı olarak sosyal medya platformlarına bant daraltma uygulaması geldi. Sonrası işte sadece VPN kullananların deneyebildiği bir biz bizelik hâli. 

Bant daraltma, sembolik demokrasilere benziyor

Bant daraltma ilginç bir sansür biçimi. Teknik olarak siteye erişim engellenmiyor. Bunun yerine, o sitenin bant genişliği kasıtlı olarak düşürülüyor. Dört şeritli bir yolun üç şeridinin bakım çalışması için kapatıldığını düşünün. Yolun bir şeridi açık olduğu için yol kapatıldı diyemeyiz ama tüm araçlar oraya yığıldığı için kolay kolay geçemeyiz. Bunun gibi bir şey. 

Aslında demokrasinin kağıt üzerinde olup, uygulamada olmaması gerçeğine de çok benziyor: Var ama yok. Normal şartlarda kutuplaştırma, dikkat dağınıklığı, algoritmaları ve bağımlılık yaratma gibi çeşitli sebeplerle eleştirdiğimiz sosyal medya platformlarının, belki de tek ihtiyaç duyduğumuz anlarda erişilebilir olmaması (Kahramanmaraş depremi sonrasında da bant daraltma uygulanmamıştı), demokrasinin de ona en çok ihtiyaç duyulan anlarda askıya alınmasına benziyor. 

Üstelik demokrasi yerine ikame edilecek bir VPN uygulaması da henüz yok. 

İnternetin ilk yıllarında, bütün fikirler özgürleştiği için demokrasilerin görülmemiş seviyeye ulaşacağı beklentisi vardı. Özellikle sosyal medyanın da icadıyla herkes kendi fikrini söyler hâle gelmişti. Özgürleşmiştik ya da özgürleşecektik. Sosyal medya platformlarının aslında internetin icat ediliş ideallerinin tersine ağı merkezileştirdiği kısa sürede anlaşılacaktı. Algoritmalarsa bizi buluşturuyormuş gibi yaparken aslında biraz daha keskinleştirip ayırıyordu. 

Sosyal medyaya yazma ve paylaşma isteksizliği 

Sürecin böyle işlediğini anladığımdan beri, yani çok uzun zamandır sosyal medyayı kanaat ve duygu bildirme aracı olarak kullanamıyorum. Çıplak fikirlerimin ya da duygularımın kimseyi ilgilendirmediğini düşünüyorum. Bu, kendi fikirlerimi önemsememekten ziyade insanların artık buna doymuş olmasından. Eğer gerçekten söylemek istediğim yeni bir şeyler varsa onu bir yazıya ya da bir podcast bölümüne saklıyorum. 

Herkes yazar veya yayıncı olmadığı için bunu başkalarından bekleyemem elbette. Gözaltı kararları sonrası, sosyal medyaya sadece VPN ile girilebildiği günlerde girdiğimde, bu isteksizliğim arşa vardı. Tanıdığım herkes öfkeliydi ve bir şeyler söylüyordu. Benim de eğer sosyal medya hesabım varsa ve yazar diye biliniyorsam bir şeyler yazmam gerekiyordu. Oysa içimden hiçbir şey yazmak ya da paylaşmak gelmiyordu. Paradoksal biçimde, kendimle çelişerek yine de şunları yazdım: 

“Bir şey yazmış olmak için bir şey yazmak istemiyorum. 

Böyle günlerde VPN ile girip sosyal medyaya bakmayı akıl edecek herkes, zaten yazılacak olanları biliyor.

Geride kalanlara anlatmaksa, biraz emek ve çokça sabır istiyor. Onun yerine burada coşmak nicedir kötü hissettiriyor.”

Bunları yazdıktan sonra, bu duyguda hiç de yalnız olmadığımı anladım. Oysa, bu elektrikli anlarda, bunları yazmayı şımarıklık gibi görüp, tereddüt etmiş, hatta telefonumun notlar kısmına yazıp birkaç saat bekletmiştim. Bu paylaşıma karşılık tek bir olumsuz yorum almamak şaşırtıcıydı. “İnsan yine de yalnız olmadığını bilmek istiyor” şeklinde açıklayıcı birkaç cevap vardı. Onlara da hak verdim. Yine de VPN şartlarında iletişim pek iletişime benzemiyordu. 

İşini sosyal medyadan yürütenler için elbette bu aynı zamanda iş kaybı demekti. Ortalıkta sadece benim gibi düşünenler ve benim gibilerin algısını eğip bükmek isteyen troller cirit atıyordu. Gerçekten iletişim kurup dramatik çatışma yaşayacağımız muhataplar ise yoktu. Onlar normal zamanda da çok yoklardı ama VPN şartıyla birlikte iyice yoklardı. Ortam, Metin Altıok’un, o güzelim "Evde Yoklar" şiirinde söylediği gibiydi adeta: 

“Bana karşı ben vardım / Çaldığım kapıların ardında / Ben açtım, ben girdim / selamlaştık ilk defa.”

Ritüellerin yok oluşuna dair

Bant daraltmasıyla açığa çıkan şey, kendimizin yüzlerce kopyasıyla yüzleşmekti. Oysa bu toplumsallık değildi. Ritüeller örneğin, böyle işlemiyordu. Böylece bizi birleştiren şeyin, sadece ve sadece ortak hikayeler ya da ritüeller olduğunu bir kez daha düşündüm. 

Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair adlı kitabında (İnka Yayınları, Aralık 2022) ritüellerin dijitalleşme ve neoliberal kapitalist küreselleşmeyle birlikte bir bir hayatımızdan çekilmesine değinmiş. Chul Han’a göre ritüellerin bir işlevi var. Onlar, aynılıkları, yinelenmeleri vasıtasıyla yaşamı istikrarlı ve dayanıklı kılıyorlar. Dijitalleşmeye de burada ayrı bir rol atfetmiş. 

Ona göre, dijital iletişim giderek topluluktan yoksun iletişime dönüşüyor. Çünkü günümüzde her yerde saplantılı olarak kendimizi yeniden üretiyoruz. Selfie'ler, tweet'ler, postlar, videolar ve nicesi… Bunu herkesten farklı olarak otantik bir şekilde yapmaya çabalıyoruz. Böylece de yavaş yavaş birbirimizden kopuyoruz. 

Byung-Chul Han’a göre geçmişin toplumlarında daha fazla yeri olan ritüeller tam da bunu önlemek için oradaydılar. Çünkü topluluktan yoksun olan iletişim giderek hızlanıyor ve hızlandıkça da insanı yoruyor. Buna karşılık ritüeller, o hızlanmaya izin vermeyen anlatısal süreçler olarak öne çıkıyor.   

Bizi birleştiren şeyler

Sosyal medyadaki bant daraltma uygulaması ve VPN ile zorunda kalmak, bu durumun benim açımdan netleşmesini sağladı. Bizi toplumsallaştıran şey sosyal medya değil, ortak hikayeler ve onları paylaşma ihtiyacıydı. Bazen bir yankı odasında, örneğin VPN ile girmek zorunda kaldığınız bir sosyal medya ortamında, on binlerce kişiye aynı anda ulaştıracağınız ileti, metroda yanınızda oturan birine söyleceğiniz bir cümleden daha az etkiye sahip olabilir. 

  • “Yaren gelmiş” dersiniz mesela, başka şeyler de söylemek için bir kapı açılır. Çünkü bizi birleştiren şeyler, artık ritüel hâline gelmiş ortak hikayeler, başka bir deyişle ritüeller. 

Yaren ve Adem Amca’nın hikayesi de aslında tam buraya düşüyor. 14 yıldır aynı şekilde tekrarlanıyor. İşte böyle hepimizin tekrar tekrar üzerinde birleşebileceği hikayelere ihtiyacımız var. İletişebilmek için de onlar en büyük birleştirici. 

Yoksa giderek kopuyoruz. Topluluktan yoksun kaldığımızdaysa, sadece kendimizi üretiyoruz. Belli ki bu yetmiyor. Yetseydi, böyle olmazdı. Bir şeylerin yanlış gittiğini herkese anlatmak, bu kadar zor olmazdı. 

Evet, bant daraltma bir sansür ve büyük sorun ama tek sorun değil. Bir de topluluktan yoksun kalarak daralttığımız hayat ve iletişim eksikliği var. Bunun panzehiri de birlikte sevinip, birlikte üzüleceğimiz hikayeleri çoğaltmakta. Bizim bize kavuşmamızın tek yolu bu.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta