Yakın Geçmiş: Kaos

Bu sayıda iktidarı sarsan 2015 seçimlerini inceleyecek ve akabinde oluşan kaos ortamına şahit olacağız.
Yakın Geçmiş: Kaos


Felaket

Türkiye 2014 yılının Ağustos ayında tarihinin halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanını seçmiş, Meclis içi seçimlerle cumhurbaşkanı ataması işlemi pratikte de son bulmuştu. 12. Cumhurbaşkanı olarak göreve başlayan Erdoğan gelecek yıllarda kaosa sürüklenecek bir ülkenin en yüksek memuru olarak görev yapacaktı. Fakat bu gelişmelerin öncesinde Türkiye bir facia ile karşı karşıya kalacaktı.

Erdoğan’ın büyük bir fark ile kazanacağı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden aylar öncesinde Manisa ili 13 Mayıs 2014 tarihinde ülke tarihinin en acı günlerinden birine uyanacaktı. Manisa ilinin Soma ilçesinde uzun yıllardır devam eden madencilik çalışmaları, takvimler 13 Mayıs’ı gösterdiğinde duraksayacak ve ihmaller sebebiyle yüzlerce vatandaşın can kaybına sebep olacaktı. 

13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen iş kazasında, o sırada aktif olarak çalışan 787 işçinin neredeyse 300’ü 800 metre derinliğindeki madende mahsur kaldı. Kurtarma çalışmaları hızlıca başlatılmış olsa da, maden içerisinde çıkan yangının solunumu zorlaştırması ve zehirli karbonmonoksit gazı salgılaması sebebiyle can kayıpları artmaya başladı. Kurtarma çalışmaları bittiğinde ise facia geride 301 işçinin cansız bedenini bırakmış, 88 işçinin de yaralarından ötürü tedaviye alınmasına sebep olmuştu.

Felaketi takip eden günlerde ise işletme sahibi şirket soruşturma altına alınmış, yargı süreci sonucu aralarında yönetim kurulu başkanı ve genel müdürün de bulunduğu 14 sanık hapis cezası almıştı. Fakat facianın arkasında ihmallerin bulunduğu iddiaları üzerine hiçbir sanık tutuklu olarak yargılanmamış, bu durum kamuda büyük tepkilere yol açmıştı. Soma Maden Faciası ülke tarihinin en çok ölümle sonuçlanan iş kazası olarak kaydedilmişti.

Yaşanan facianın en acı gerçeklerinden biri ise yaşananlardan aylar öncesinde, Ekim 2013 tarihinde Meclise verilen Soma Maden İşletmeleri bünyesinde yaşanan iş kazalarının araştırılmasına dair önergeydi. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), olası bir facianın önlenmesi adına araştırma önergesi vermiş ve diğer muhalefet partileri olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) önergeye desteklerini vermişlerdi. Fakat iktidar vekilleri önergeyi Meclisteki çoğunlukları ile reddetmiş, dolayısıyla 2014’te yaşanan faciayı engelleyebilecek önlemler alınamamıştı.



Kobani Krizi

Soma’da yaşanan felaketin ardından Erdoğan’ın oy hacmi etkilenmemiş ve 2014 yazında yapılan seçimlerde aldığı %51.79 oy ile Cumhurbaşkanı olmuştu. Erdoğan’ın bıraktığı AK Parti genel başkanlığı koltuğuna ise eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu seçilmişti. Bu gelişmelerin ardından Erdoğan’ın tarafsız bir Cumhurbaşkanı olup olmayacağı sorusu tartışılmaya başlanmıştı. Bu soru 2015 senesi içerisinde yapılacak olan genel seçimler yüzünden her geçen gün daha da önem kazanacaktı. 

Siyasetin kızıştığı Ankara haricinde ise ülkenin her bir yanı telaşlı bir şekilde Suriye’de yaşanan iç savaşı takip ediyordu. Suriye, iktidar ve muhalifler arasında parçalara bölünmüş; her bölgede farklı gruplar arası ağır çatışmalar yaşanmıştı. Özellikle Kuzey Suriye bölgesinde hakimiyet kuran YPG, ekstremist Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) ile bölge için mücadelesini sürdürüyordu. 

Sınırın diğer tarafında ise Türkiye desteğini muhalif Özgür Suriye Ordusu’na veriyor, kendisini Esad iktidarı karşısında konumlandırıyordu. Ülke gündeminde ise IŞİD ile olası ilişkiler sürekli tartışılıyor, dönem Başbakanı Davutoğlu’nun “bir grup öfkeli genç” olarak tanımladığı örgüt coğrafyada yıkım saçıyordu. Her geçen gün ile birlikte Suriye-Irak bölgesinden yeni bir insanlık suçu haberi geliyor, IŞİD hızlı bir şekilde bölgedeki tehdidini arttırıyordu. Türkiye’de ise bazı çevrelerce IŞİD’in çoğu etnik Kürt olan YPG’ye karşı tehdidi olumlu yorumlanıyordu. 

2014 yılının ilk günlerinde yeni bir siyasal kriz kendini göstermiş, IŞİD üzerine yapılan tartışmaları alevlendirmişti. Günümüzde “MİT Tırları” olarak hatırladığımız bu olay, dönem gündemine bomba gibi düşmüştü. 1 Ocak tarihinde Hatay’da, 19 Ocak tarihinde ise Adana’da MİT’e ait olduğu belirtilen ve Suriye’ye doğru hareket eden tırların içerisinde silah ve mühimmat bulunmuş, sayıları binleri bulan bu askeri ekipmanın neden gizlice yapıldığı tartışmalara sebep olmuştu. Hükümet yetkilileri askeri ekipmanların Suriye’de Türkiye’nin destek verdiği muhalif gruplara gönderildiğini belirtmiş fakat farklı kaynaklarca bu iddia yalanlanmıştı.

Bu olayla birlikte muhalif partiler tepki göstermiş, özellikle MHP lideri Bahçeli yaşananların ardından “ AK Parti silah kaçakçılarının aparatı haline gelmiştir.” diyerek iktidarı eleştirmişti. Mit Tırları tartışmasının büyümesi iktidarın IŞİD ile bir ilişkisi olduğu ve kapalı kapılar arkasından örgütü desteklediğine dair iddialarını da gündemin bir parçası haline getirmişti.

Yaşanan krizden aylar sonrasında 2014’ün Eylül ayında yeni bir kriz ortaya çıkmış, İŞİD YPG kontrolündeki Kobani’yi kuşatmıştı. Kobani, Türkiye-Suriye sınırı üzerinde bulunması sebebiyle, Türkiye’den her kesimin dikkatini çekmiş, sürekli gelen çatışma haberleri sinirleri germişti. Sınırın bir tarafında İŞİD şehri yıkarak ilerliyor, diğer tarafında ise vatandaşlar hükümetin duruşunu protesto ediyorlardı.

IŞİD-YPG çatışması sürerken PYD yetkilileri Türkiye üzerinden Kobani’ye yardım ulaştırmak istediklerini ifade ediyor, hükümet ise bu talep karşısında pasif bir tutum sergiliyordu. Halkların Demokratik Partisi vekilleri sınırın öteki tarafında bir insanlık dramı yaşandığını ifade ediyor fakat hükümet ne bu taleplere cevap vermek istiyor ne de YPG’ye destek vermek istiyordu. Her geçen gün gelen haberlerin artması ile birlikte Türkiye içerisinde protestolar artmaya ve şiddet olayları da görülmeye başlanmıştı. Meydanlarda göstericiler polislerle karşı karşıya geliyor, TSK-PKK arasında çatışmalar tekrar nüksetmeye başlıyordu. Bu ortam içerisinde ülkenin metropol şehirleri ve Doğu-Güneydoğu illeri protestolar ve çatışmalar ile karışıyordu. Göstericiler hükümetin tutumunun değişmesini, Kobani’ye yardım koridorunun açılmasını talep ediyor; TSK’nın da Kobani’ye bir operasyon yapmamasını istiyorlardı.  Bu kaotik durum içerisinde çatışmaların ekseni göstericiler-hükümet güçleri çizgisinden kaymış ve olaylara farklı görüşlerden vatandaşlar da dahil olmuştu. 

Ekim ayının sonlarına gelindiğinde ise sınırın iki tarafında da gerginlikler devam ediyordu. Sınırın Suriye tarafında IŞİD'in ilerlemesi hem YPG-ÖSO güçleri ile hem de ABD hava kuvvetleri desteği ile durdurulmuş, kuşatmanın gidişatı tersine dönmeye başlamıştı. Sınırın diğer tarafında ise çatışmalar durgunluğa girmiş, Türkiye ÖSO ve YPG güçlerinin sınır üzerinden Kobani’ye geçişine izin vermişti. İnsan Hakları Derneği’nin çıkardığı rapora göre kuşatma sırasında Türkiye’de yaşanan olaylarda 46 kişi hayatını kaybetmiş, 682 kişi yaralanmış ve 323 kişi de tutuklanmıştı. 



Artan Gerginlik

Kobani olaylarını takip eden aylarda ülkedeki gerginlik ortamı büyüyor, halihazırda politik olarak bölünmüş gruplar arasında tansiyon yükseliyordu. AK Parti hükümeti Başbakan Davutoğlu liderliğinde 2015 yılında yapılacak seçimlere hazırlanmaya çalışıyordu. 

Davutoğlu, Erdoğan’ın eski koltuğuna oturmuş olsa da Erdoğan’ın iradesinden tamamen ayrı hareket edemiyordu. Bundan yıllar öncesinde Erdoğan AK Parti’nin kurulduğu 2001 yılında partisinin lider merkezli bir parti olmayacağını ifade etmiş, fakat iktidarda geçen uzun yıllar partinin işleyişinin Erdoğan bazında olduğunu göstermişti. Erdoğan Cumhurbaşkanı olmasına rağmen partisinden tam anlamıyla kopmamış, resmiyette gözükmeyen bir bağ ile AK Parti’ye yakın durmuştu.

Yaşanan çatışmaların gölgesinde 2015 senesine girildiğinde ise gerginlikler dinmemiş, 6 Ocak 2015 tarihinde yaşanan Sultanahmet Saldırısı gerginliğin devam edeceği sinyalini vermişti. 6 Ocak günü Sultanahmet çevresinde bir intihar saldırısı gerçekleşmiş ve saldırının İŞİD tarafından yapıldığı tespit edilmişti. Bu olayın yanı sıra IŞİD’in Suriye içerisindeki agresif ilerleyişini devam ettirmesi ülkeyi tekrar sarsmıştı.

Bu atmosfer içerisinde Türkiye yetkilileri yakında IŞİD işgali altında kalma tehlikesi bulunan ve Suriye toprakları içerisinde kalan Süleyman Şah Türbesi’ni güvene almak için harekete geçti. 22 Şubat 2015 tarihinde hayata geçen Şah Fırat Operasyonu ile birlikte, Türbe içerisinde bulunan Süleyman Şah’ın naaşı ve 38 personelin bölgeden nakline başlandı. Operasyon sonunda da Türbe ve Türbe’nin yanındaki karakol patlatılarak imha edildi. Operasyon başarı ile sonuçlanmış olsa da operasyon sırasında kayıp verilmiş ve muhalefet liderleri sert eleştiriler getirmişti. MHP ve CHP’den bir çatışma olmadan toprak kaybedilmesi üzerine açıklamalar gelirken, HDP cephesinden de IŞİD tehdidinin artacağı ve hükümetin PYD ile işbirliğine gitmesi gerektiğine dair açıklamalar geldi. 

Bu olayların ardından ise ülke tekrar Haziran ayında yapılacak olan seçimlere odaklanmış, tüm siyasi partiler hazırlıklarına girişmişlerdi. Seçime giderken ülke gündemindeki en önemli başlık ekonomi olarak kaydedilmiş, ülke içinde ve dışında yaşanan krizlerle sarsılan refahın düzeltilmesi sık sık gündeme gelmişti. AK Parti’nin yeni lideri Davutoğlu halkın iktidara güvenmesini istiyor, istikrarın devamı için halkı kendi saflarına çağırıyordu.


Haziran 2015 seçimleri

Seçimin yapılacağı 7 Haziran 2015 tarihi yaklaşırken partiler propagandalarına devam ediyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarafsızlığı hiç olmadığı kadar tartışılıyordu. Erdoğan eski partisini desteklemek ile suçlanıyor, muhalif vatandaşlar seçimlerin adil bir şekilde yürütüleceğinden şüphe duyuyorlardı. Muhalefet cephesinde iktidarın kan kaybedeceğine inanılıyor, bu seçimin iktidarı yıkacağı düşünülüyordu.

İktidar cephesinde ise bir oy kaybı yaşanacağı tahmin ediliyor, bu durumun tersine döndürülmesi için çalışmalar yürütülüyordu. AK Parti bugüne kadarki iktidarında imza attığı başarıları yineliyor, istikrarın faydalarını sıralıyordu.

Seçim günü geldiğinde ise tüm cephelerde sinirler gerilmiş, sandıkların açılması heyecanla beklenmişti. Sandıklar açıldığında ise AK Parti tekrar birinci sırada çıkmış, fakat bu sefer %40.87 oy alabilmişti. İktidar neredeyse %9 civarında oy kaybetmiş ve Mecliste 69 sandalye eksilmişti. Bu sonuçlarla AK Parti tek başına iktidar olma şansını kaybetmiş, sandıktan birinci çıkması istenilen sonucu vermemişti. Davutoğlu girdiği ilk seçimde AK Parti’nin galibiyet serisini devam ettirememişti.

Sandıktan ikinci çıkan parti ise yine CHP olmuş, Kılıçdaroğlu %24.95 oy almış ve Mecliste 132 sandalye kazanmıştı. CHP %1 civarında oy kaybı yaşamış, fakat bu kaybın MHP-HDP gibi barajı geçip geçmeyeceği tartışılan partilere kaydığı düşüncesi bir mağlubiyet hissi yaratmamıştı. Günümüzde “emanet/ödünç oy” olarak hatırlanan bu strateji AK Parti’nin baraj altı kalan oyların yeniden dağıtılması ile iktidara gelmemesi için düşünülmüştü. Stratejinin efektifliği ise bulanık kalmış, HDP’nin barajı geçmesinin bu stratejiye bağlı olup olmadığı çok tartışılmıştı.

MHP oylarını %3 civarında arttırarak %16.29 seviyesine ulaşmış ve 80 vekil çıkarma hakkı kazanmıştı. Barajı geçen son parti ise HDP olmuş, partinin eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ oylarını %7.45 civarında arttırarak %13.12 seviyesine çıkarmışlardı. Bu sayede HDP Meclise 80 vekil gönderme hakkı kazanmış ve azınlık temsiliyeti geleneğinden gelen partiler arasında en çok oy alan parti olarak kaydedilmişti. 


Sekteye Uğrayan İktidar

Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olma şansını kaybeden AK Parti yönetimi olası koalisyon ortaklarını değerlendirmeye başlamış, yıllar sonrasında koalisyon ihtimali kitlelerde yankılanmaya başlamıştı. AK Parti öncesi dönemde yaşamış seçmenler halihazırda kaotik olan şartların bir koalisyon ile daha da kötüleşmesinden korkuyorlardı. AK Parti iktidarının ilk başladığı günlerden beri koalisyon hükümetleri herkesin aklında negatif kodlanmış, kötü ekonomik şartlar ve sürekli yaşanan çatışmalarla özdeşleştirilmişlerdi. 

Bu koşullar altında AK Parti lideri Davutoğlu, o güne kadar dişe diş olduğu siyasi parti liderleri ile görüşmelere başlamış, teker teker muhalif partilerin merkezlerine ziyaretlerini sürdürmüştü. Görüşmelerin gerçekleştiği günlerin ardından AK Parti potansiyel bir koalisyonun sadece CHP ile yapılabileceği kararına varmıştı. 

CHP-AK Parti koalisyonu bir şekilde en gerçekçi seçenek olarak ilan edilse de partiler arasındaki gerginlikler neredeyse sayısızdı. İki parti arası görüşmeler devam ediyor, fakat süreç sonuçlanmaya hiç yaklaşamıyordu. Aylar sonra 13-14 Ağustos günlerinde AK Parti sürecin koalisyon ile sonuçlanmayacağını duyurdu ve son kez MHP ile görüşmek için 17 Ağustos tarihini işaret etti. Bu görüşmenin de sonuç vermemesi ile seçimlerin tekrarlanacağı kesinleşmiş oldu. Tüm yaz süren koalisyon görüşmelerinin ardından sonuç belli olmuştu. AK Parti tek başına iktidar olmayı tekrar deneyecekti. 

Seçim kararının alınması sırasında Mecliste önemli gelişmeler yaşanmıştı. 16 yıl öncesinde başörtüsü takarak Meclise yemin etmeye gelen Merve Kavakçı’nın yaşadığı kriz bu seçim ile aşılmıştı. Bu seçim ile birlikte Meclise 18’i AK Parti sıralarından ve 3’ü HDP sıralarından olmak üzere 21 vekil başörtüsü takarak girebilmiş, siyasette başörtüsü kabul görmeye başlamıştı.

Seçime giden günlerde ise partilerin propaganda anlayışı değişmişti. Önceki seçimde partilerin tartışmaları özellikle ekonomi üzerinde şekillenirken, artık konu istikrar-iç güvenlik eksenine oturmaya başlamıştı. AK Parti halka seslenirken güçlü bir iktidarın dönem sorunlarıyla rahatça mücadele edebileceğini ifade ediyor, yaşanılan oy kaybını kapatmaya uğraşıyordu.

Bu sırada günümüzde “Hendek Operasyonları” adı verilen olaylar patlak verdi. Doğu ve Güneydoğu illerinde pek çok vatandaş daha otonom bir yapıda yönetilmek adına protestolara başladı. Bu protestolara PKK tarafından desteğin gelmesiyle de hükümet güvenlik güçlerini devreye soktu. Aylar süren çatışmalar, baskınlar ve protestoların ardından iki taraftan da yüzlerce kayıp verildi. Aralarında çocukların da bulunduğu yüzlerce sivil öldü, binlercesi yaralandı. Güvenlik güçleri ve TSK bünyesindeki personelden yine yüzlercesi görev sırasında hayatlarını kaybetti. Yapılan açıklamalara göre ise sayıları 2000’i aşan militan öldürüldü, yaralandı veya tutuklandı.

Hendek Olayları yaşanırken ülke içinden ve dışından binlerce akademisyen hükümetin protestoların yaşandığı bölgelerde ilan ettiği yasakları eleştiren bir bildiri kaleme aldı. Bildiri binlerce akademisyen tarafından imzalandı ve ülke çapında protestoların başlamasına sebep oldu. Hükümetin bahsi geçen bölgelerde yaşam koşullarını bilerek kötüleştirme çalışmalarına son vermesi talebini içeren bildirinin yayınlanması, hükümetin gözünü akademiye dönmesine sebep oldu. Günümüzde “Barış Akademisyenleri” olarak anılan akademisyenlere yönelik soruşturmalar bu noktadan itibaren de başlamış oldu.

Bu gelişmeler yaşanırken muhalefet de propaganda çalışmalarına devam ediyor, son seçimde kazanılan durumun ilerletilebilmesi için çalışmalar yapılıyordu. Fakat ülke seçim haricinde sürekli alınan çatışma, saldırı ve ölüm haberleriyle sarsılıyordu. Eylül ayının ilk günlerinde Meclis TSK’ya sınırdışı operasyonlar yapabilmesi için yetki verdi. Bu tezkere AK Parti ve MHP desteği ile geçerken CHP ve HDP teklifi protesto etmişti. 

Tezkerenin kabulünden 2 gün sonra PKK’nın bombalı saldırısında 17 asker öldürüldü. Bu olay karşısında ülke çapında protestolar yapılırken çözüm sürecinin kötü yönde gittiğine dair tartışmalar yaşandı. Ülkenin dört bir yanında huzursuzluk kendini gösteriyor, medyaya yansıyan her iç karışıklık haberi öfkeyle karşılanıyordu.

Bu kaotik atmosfer, takvimlerin 10 Ekim 2015 gününü göstermesiyle zirve yapacaktı. Türkiye’nin Suriye İç Savaşı’na dahil edilmesini istemeyen CHP ve HDP etraflarına sivil toplum örgütlerini, sendikaları ve vakıfları da alarak “Barış Blok’u” adı verilen bir cephe oluşturmuştu. Bu organizasyon 10 Ekim tarihinde Ankara’da miting yapma kararı almış ve bileşenlerine çağrıda bulunmuştu. Çağrıya içlerinde DİSK ve TTB’nin de bulunduğu pek çok organizasyon cevap vermiş ve mitinge katılım sağlamışlardı. 

Sabah 10.00 civarında harekete geçen kalabalık grup Ankara Garı önünden geçerken arka arkaya patlamalar yaşanmaya başladı. Çıkan hengame ortamında yüzlerce insan zarar gördü, olay yerine sağlık çalışanlarından önce gelen polis güçleri yaralananlara yardım etmeye çalışan vatandaşlara müdahale etmeye başladı. Bu ortamda polisi protesto eden vatandaşlara polis biber gazı ve tazyikli su ile müdahale edince atmosfer daha da gerildi. Olayların hemen ardından RTÜK olayla alakalı haberlerin önüne geçmek için yayın yasağı getirdi, ayrıca Twitter ve Facebook platfromlarına erişim yasağı da getirildi.  

10 Ekim günü yaşanan olaylar sakinleştiğinde ise geride bir insanlık dramı kalmıştı. Yapılan açıklamalara göre yaşanan patlamalar ve akabindeki müdahalelerin sonucunda 109 vatandaş hayatını kaybetmiş, yüzlerce vatandaş da yaralanmıştı. IŞİD'in üstlendiği bu saldırı sonucunda Türkiye tarihinin en fazla ölümle sonuçlanan intihar saldırısına maruz kalmıştı. Günümüzde “Ankara Gar Katliamı” olarak hatırladığımız bu kara gün siyasetin akışını da değiştirecekti. 


Kasım 2015 Seçimleri

Seçim günü olarak belirlenmiş olan 1 Kasım 2015 tarihi geldiğinde ise vatandaşlar hiç olmadığı kadar heyecanla bir şekilde sonuçların açıklanmasını bekliyorlardı. Gün batarken yapılan açıklamada ise muhalefet şok olmuş haldeydi.

1 Kasım 2015 seçimlerinden AK Parti yine birinci sırada çıkmış, fakat bu sefer kan kaybını durdurmuştu. Davutoğlu önceki seçimde yaşanan durumu toparlayabilmiş ve partisi %49.50 oy almıştı. Bu yüzdeyle parti tarihinin en yüksek oy oranına sahip olmuş ve 317 vekil ile tek başına iktidar olma hakkını kazanmıştı. 

CHP ise yine ikinci sırada çıkarak ana muhalefet partisi konumunu korumuştu. Kılıçdaroğlu liderliğinde CHP oylarını çok az bir miktarda arttırarak %25.32 seviyesine gelmiş ve Meclise 134 vekil göndermişti. Muhalefetin diğer kanatlarında ise daha hüzünlü bir tablo bulunuyordu. Sandıktan üçüncü sırada çıkan MHP, %11.90 seviyesine gerilemiş ve Mecliste 40 sandalye kaybetmişti. MHP’nin yaşadığı bu gerileme Mecliste sahip oldukları sandalye sayısını yarı yarıya kesmiş ve partiyi 40 vekil ile bırakmıştı.

Sandıktan dördüncü sırada çıkan HDP ise barajı küçük bir farkla geçebilmiş ve %10.76 seviyesine gerilemişti. Parti ayrıca 21 sandalyesini kaybederek, Meclise 59 vekil gönderebilmişti. Oy bakımından dördüncü sırada olmasına rağmen daha fazla vekil çıkarabildiği için HDP sandalye dağılımında üçüncü sıraya yerleşmişti. 

1 Kasım seçimleri Türkiye tarihinde önemli bir noktayı işaret ediyordu. Ülkenin içerisinde bulunduğu kaotik durum seçmenleri daha büyük partilerden yana oy kullanmaya itmiş, kan kaybeden AK Parti’yi tekrarda iktidara getirmişti. 

Seçimin ertesinde oluşan sonuçlar sıkça eleştirilmiş, bazı çevrelerce AK Parti’nin kaos ortamını seçimde zafer kazanabilmek adına desteklediği iddia edilmişti. AK Parti bu iddiaların hepsinin yalan olduğunu ifade etmiş, fakat konu üzerine tartışmalar uzun süre kadar devam etmişti. 


Diplomatik Gerilim

Seçimin sonuçlanmasının ardından gündem yeni hükümetin kurulmasına odaklanmış, tüm kameralar Ankara’ya çevrilmişti. Hükümetin inşası süreci devam ederken ise Suriye’de çatışmalar devam ediyor, vatandaşlar hem Ankara’yı hem Suriye’yi izlemeye çalışıyordu. Sürecin devam ettiği günlerde Davutoğlu partisine yöneltilen iddialara cevap veriyor, Başbakan olarak görevine başlıyordu.

Bu atmosfer içerisinde 24 Kasım günü yeni bir kriz ülke gündemine düştü. 24 Kasım günü Rusya Hava Kuvvetlerine bağlı bir savaş uçağı Türkiye hava sahasını girdi. Beş dakika içerisinde on defa hava sahasını terk etmesi için uyarılan uçaktan olumlu bir yanıt gelmemesi üzerine ise bahsi geçen uçak vurularak düşürüldü. Olayın haberi yayıldığında ise herkesin sinirleri gerilmişti. Soğuk Savaş döneminin bitmesinin ardından ilk defa bir NATO üyesi ülke Rusya’ya ait bir uçağı düşürmüştü. Tüm dünya yaşanabileceklerin gerginliği ile gelecek tepkileri vekliyordu. Arka arkaya yapılan açıklamalarda Rusya hava sahasını ihlal etmediğini iddia etmiş fakat Türkiye ve Nato üzerinden yapılan açıklamalarla bu iddia yalanlanmıştı. Sonrasında ise Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, Türkiye’den özür bekledikleri açıklamasını yapmıştı.

Olayın akabinde yetkililerin yaptığı diğer açıklamalar ile Rusya; Türkiye ile tüm askeri ilişkilerin kesildiğini ve ekonomi yaptırımların da yolda olduğunu ifade etmişti. Bu yaptırımlarla ekonomik ilişkiler de askıya alınacak ve Türkiye vatandaşlarının Rusya içerisindeki durumları kötüleşecekti. Türkiye-Rusya ilişkilerinin aldığı bu darbe Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geri adım atıp özür dilemesine kadar da düzelmeyecekti. 


Güçlü Cumhurbaşkanı - Zayıf Başbakan 

 Davutoğlu’nun başbakan olmasının ardından AK Parti içerisinde bazı tartışmalar yaşandığına dair iddialar konuşulmaya başlanmıştı. Söylentilere göre Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında anlaşmazlıklar yaşanıyor, bu durumda Davutoğlu’nun partideki konumunu tehdit ediyordu.

Bu dedikodular üzerine halihazırda devam eden krizlerin varlığı Davutoğlu üzerinde ayrıca yük oluşturuyor, muhalefet partileri Başbakanı sıkıştırmaya devam ediyordu. Bu sırada meydada yansıyan ve “Pelikan Raporu” adı verilen Erdoğan-Davutoğlu anlaşmazlığı üzerine bir içerik yayınlandı. Bu içeriğe göre Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı arasında bir yılı aşkındır süren bir kriz durumu mevcuttu.

Raporun yayınlanmasından kısa süre sonrasında Erdoğan ve Davutoğlu olağan görüşmelerinden bir gün öncesinde bir araya geldiler. Hem halk hem de basın organları bu buluşmayı anormal bir durum olarak yorumlamışlardı. Buluşmanın ardından ise Davutoğlu AK Parti’nin kongreye gideceğini açıklamış, kendisinin de tekrardan genel başkanlığa aday olmayacağını duyurmuştu. Davutoğlu kazandığı zaferden aylar sonra görevini bırakmak zorunda kalmıştı.

Bu açıklama medyada yankı uyandırmış ve pek çok gazeteci tarafından bir saray darbesinin yapıldığı iddia edilmişti. Bu iddialar Davutoğlu’nun zorunda kaldığı için aday olmadığını açıklaması üzerine ise daha da rağbet kazanmıştı. Yapılan kongre neticesinde ise AK Parti’nin yeni lideri Binali Yıldırım olmuştu. Yıldırım’ın bu pozisyona getirilmesi, partinin iktidarının artık tamamen Erdoğan’da olduğu ve bunu yürütecek zayıf bir başbakana ihtiyaç olması şeklinde yorumlanmıştı.

Bu olayın ardından AK Parti iktidarının yen hedefi ise Haziran 2015 seçimleri öncesi bahsedilen anayasa değişiklikleri üzerineydi. AK Parti iktidarı Parlamenter sistemden Başkanlık sistemine geçmek istiyor, bu şekilde de Erdoğan’ı tekrar aktif siyasete dahil etmek istiyordu. Fakat ufukta tüm planları boşa çıkaracak yeni bir kriz yaklaşıyordu.


15 Temmuz 2016 

Fethullah Gülen Cemaati, Türkiye’de uzun yıllardır etkisini sürdüren ve siyasilerle ilişkisi olan bir hareketti. Cemaat dini eğitim veren kurumlar ile temel sağlamış ve geçen onlarca yıl içerisinde kendisine sadık bireyler yetiştirmişti. 

Cemaat ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı uzun yıllarca desteklemiş fakat bu destek ilişkisi son yıllarda gerilmeye başlamıştı. Dershaneler krizi üzerinden medyaya yansıyan gerginlik etkisini siyasette de göstermişti. Gülen Cemaati siyasi aksiyonlar alabilecek kadar büyümüş ve kilit noktalara kendisine bağlı kişileri yerleştirebilecek kadar köklü hale gelmişti. 

AK Parti- Gülen Cemaati tartışmaları gündeme geldikten sonrasında ise iktidarın karşısına takılan çoğu engelin altında yine bu hareketin olduğuna inanılıyor, ya da olduğu iddia ediliyordu. 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmaları döneminde, Erdoğan bir paralel yapının varlığını işaret etmişti. Bu olayların akabinde yaşanan MİT Tırları soruşturmasında da aynı şekilde bir paralel yapının ülkeye zarar vermeye çalıştığı iddia edilmiş, paralel yapıya ait bir savcının vatana ihanet ettiği vurgulanmıştı. 

Uzun yıllar devam etmiş olan ilişkilerin koptuğuna dair pek çok açıklama yapılmış, Erdoğan Gülen Cemaatini yargıyı ele geçirmekle suçlamıştı. Bu yaşanan gerginliklerin hepsi devlet mekanizmasında çatlaklar olduğunu göstermiş, Gülen Cemaati ve iktidar arasındaki anlaşmazlıkların derinleştiğini işaret etmişti. Bahsedilen örnekler gibi pek çok iddia sürekli tekrarlanıyor fakat siyaset gündemi bu anlaşmazlık merkezinde ilerlemiyordu.Mayıs 2016 tarihinde ise Gülen Cemaati terör örgütü olarak tanımlanmış, ve Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) olarak anılmaya başlanmıştı.

2016 yılına girildiğinde ise Ankara büyük değişiklikler yaşıyor, iktidar kendisini yeniliyordu. Davutoğlu Başbakanlık görevini Yıldırım’a bırakmış, yenilemiş iktidar başkanlık sisteminin uygulanması için temel atmaya uğraşıyordu. 

Bu karışık siyasi ortam içerisinde takvimler 15 Temmuz 2016 tarihini gösteriyordu. Gün tüm vatandaşlar için herhangi bir gün olarak başlamıştı. Hayat normal seyrinde akmış, mesai çıkış saati gelmişti. Saatler 20.30’u gösterdiği sırada ise silahlı kuvvetler içerisinde azınlık olan ve sadakati Fetullahçı Terör Örgütüne olan bir grup ordu mensubu darbe teşebbüsüne başlamıştı. “Yurtta Sulh Konseyi” adı ile hareket eden bu grup deşifre olma korkusuyla erken harekete geçmişti.

Darbeciler acele bir şekilde Ankara ve İstanbul’da bulunan kilit kamu ve devlet kuruluşlarını kontrol altına almak için harekete geçmiş, ülkenin geri kalanını hazırlıksız yakalamışlardı. MİT’in darbe teşebbüsü gerçekleşmeden önce haber aldığı söylenmiş fakat harekete geçen MİT mensupları 03.00’da yapılması planlanan teşebbüsün 20.30’a alınmasıyla yeterli önlemleri alamamışlardı. Darbeciler ülke çapında çağrılarına cevap veren tüm birlikleri kullanarak yönetimi ele geçirmeye çalışmış, fakat ilk şokun atlatılmasıyla karşı mücadele imkanı da doğmuştu.

Basın-yayın organlarını ele geçirerek bilgi akışını kesmeye çalışan darbeciler, TRT binasını işgal ederek görevli muhabir Tijen Karaş’a darbe bildirisini silah zoru ile okutmuşlardı. Bildirinin okunmasıyla birlikte ülkenin çoğu yaşananlardan haberdar hale gelmiş ve herkes için gergin bekleyiş başlamıştı.

İstanbul’da kilit kuruluşlar haricinde boğaz köprülerini de ele geçiren darbeciler, Ankara’da Meclis binası gibi devlet binalarına karşı da saldırıya geçmişlerdi. Darbeciler ayrıca belli kuruluşların binalarına karşı da bombardıman yapmaya başlamış; Milli İstihbarat Teşkilatı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Özel Harekat Daire Başkanlığı binaları bu saldırıların hedefleri olmuşlardı. Ayrıca genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve pek çok yüksek rütbeli subay darbeciler tarafından tutuklanmıştı.

Bu kaos ortamında siyasiler halka seslenmeye başlamış, teker teker tüm liderler darbecilerin karşısında oldukları mesajını vermişlerdi. Ülke içerisinde iletişim kanallarının tam anlamıyla kullanılamaması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan CNN Türk yayınına Facetime uygulaması üzerinden katılmış, halkı darbecilere karşı koymaya davet etmişti. Bu çağrıya cevap veren vatandaşlar sokaklara dökülmeye başlamış ve darbecilere karşı harekete geçmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan olaylar yaşanırken Marmaris’te bulunuyordu. Darbeciler Cumhurbaşkanı’nın öldürülmesi için bir görev timi hazırlamış ve suikast girişiminde bulunmak için harekete geçmişlerdi. Fakat yaşanan hengame de bu girişim başarısız olmuş, Erdoğan darbecilere karşı mücadeleye katılmak için Atatürk Havalimanı’na doğru harekete geçmişti. İstanbul’a yolculuğu sırasında kullanılan uçağın darbecilerin kontrolündeki uçaklarca tehdit edilmesi üzerine, Cumhurbaşkanı’nı taşıyan uçak kendisini yolcu uçağı olarak tanıtmış, bu şekilde zarar görmeden İstanbul’a iniş yapabilmişti. 

İlerleyen saatlerde yapılan açıklamalarda darbeci grubun TSK içerisindeki emir-komuta zincirinden ayı hareket ettiği belirtilmiş ve darbecilerin Fetullahçı Terör Örgütü adına darbeyi gerçekleştirdiği halka duyurulmuştu. Bu koşullar içerisinde darbeciler yavaş yavaş alan kaybetmeye başlamış, fakat daha saldırgan metotlara geçmişlerdi. 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece boyunca devam eden çatışmalarda darbeciler kalabalık sivil gruplara ateş açmış, yüzlerce vatandaşın hayatını kaybetmesine sebep olmuşlardı. 

Sabaha karşı ise çatışmalar yavaş yavaş son bulmaya başlamış, darbe teşebbüsünün başarısız olduğu ortaya çıkmıştı. TSK içerisinde azınlık bir grubun yönetime el koyma denemesi mağlup edilmişti. 16 Temmuz günü içerisinde direnen küçük darbeci gruplar da zapt edilmeye devam edilmiş, kriz anı atlatılmıştı. Yaşanan çatışmaların ve tüm gece devam eden bombalamaların ardından 300’den fazla vatandaş hayatını kaybetmiş, binlercesi de yaralanmıştı. 

Darbe süresince siyasi partiler darbecilere karşı birlikte durmuş ve yönetime el konulmasının önüne geçilmişti. Yaşanan zor gecenin ardından ise yaşanılanların soruşturulması ve yargılanması gelecekti. Fetullahçı Terör Örgütü’nün ülke içerisinde eğitimden, yargıya, ordudan emniyete neredeyse her alanda takipçileri olduğu tahmin ediliyordu. Türkiye geçirdiği zor gecenin ardından sorumluların yakalanması için harekete geçmeye hazırlanıyordu. Bu hazırlık Olağanüstü Hal ilanı ile başlayacaktı. 


Kapanış

Türkiye darbeciler karşısında birlikte durmuş ve bu sefer yönetime el konulmasına izin vermemişti. Siyasi partilerin birlikte duruşu 7 Ağustos 2016’da yapılacak Yenikapı Mitingi’nde tekrar gözükecek, fakat bu birliktelik uzun sürmeyecekti. 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ülke tarihinde bir dönüm noktası olacaktı. Türkiye yeni bir döneme giriş yapıyordu. 

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün ertesini ve başkanlık sistemine ilerleyen süreci inceleyeceğimiz son sayımızı okumayı unutmayın. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

ParlamentoParlamento

BÜLTEN SAYISI

Yakın Geçmiş: Kaos

Bu sayıda iktidarı sarsan 2015 seçimlerini inceleyecek ve akabinde oluşan kaos ortamına şahit olacağız.

20 Eyl 2022

Yakın Geçmiş: Kaos

YAZARLAR

Arda Sirkeci

Editor-in-Chief at CDR

Parlamento

TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!

İLGİLİ OKUMALAR