Yapay zeka çağında seçim güvenliği, sandıktan ibaret değil

Seçim güvenliği artık sadece oylar, sandıklar, tutanaklardan ibaret değil. Seçime hazırlık süreci, partilerin kampanyaları ve kamuoyunun eğilimleri, günümüzde farklı metotlarla manipüle edilebiliyor. Gazeteci ve Stratejik İletişim Danışmanı Utku Başar ile yapay zeka sonrası seçim güvenliğini konuştuk.
Yapay zeka çağında seçim güvenliği, sandıktan ibaret değil

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere adım adım yaklaşıyoruz. Her gün yeni bir anketin sonuçlarını takip ediyor, yeni bir isimle tanışıyoruz. Siyasi partiler seçim kampanyalarını yürütürken bir yandan seçim güvenliğini sağlamak için çalışıyor. STK’lar da güvenlik çalışmalarında başı çeken kurumlar arasında yer alıyor. 

Yıllar içinde sandık güvenliği konusunda çalışan kişi ve kurumların sayısı hiç de azımsanamayacak düzeye ulaştı. Peki ya kampanyalar süresince adaylarla ilgili aldığımız bilgilerin güvenliği ve doğruluğu?

Dezenformasyon, yanlış bilgi ve bağlamından koparılmış “gerçekler"le mücadele, seçim gibi kritik süreçlerde giderek daha da önemli hâle geliyor. 

Gazeteci ve Stratejik İletişim Danışmanı Utku Başar'ın deyimiyle "gerçeğin silahlaştırılması” siyasilerin, habercilerin ve seçmenin kampanya sürecinde dikkat etmesi gereken en riskli durumlardan biri. 

Dünyada bu yıl seçimler yılı. Ayrıca Türkiye'de de yerel seçimlere neredeyse 1 ay kaldı. Seçim güvenliği dediğimizde sandık, oylar, oyların sisteme girişi gibi noktaları düşünüyoruz. Ancak seçim güvenliği bunlarla sınırlı değil. Dijital bir dönüşümün yaşandığı, yapay zekanın, dezenformasyonun, yankı odalarının konuşulduğu bir dönemde, değişen seçim güvenliği meselesi için genel bir çerçeve çizebilir misiniz bize? Son 5-10 yılda neler değişti burada?

Öncelikle eski sorunlar sürüyor. Teknoloji hâlihazırda süren bu sorunlara yenilerini ekledi. Değerlendirmeyi karşılaştırmalı yapalım. 10 yıl geriye gidelim ve Mart 2014 seçimlerini hatırlayalım. Türkiye'den de Ankara örneğini verelim. Ankara'da ne olmuştu? YSK'nin açıkladığı seçim sonuçlarıyla ıslak imzalı sandık tutanaklarının tutmadığı iddiası ile CHP'nin adayı Mansur Yavaş, seçimde hile yapıldığı iddiasını dile getirmiş ve partilileri tutanakları karşılaştırmaya çağırmıştı. Sayımda hile yapıldığı iddia ediliyordu. Hatırlarsanız, Mansur Yavaş'ın kendi oyunu kullandığı sandık da dahil olmak üzere onlarca sandıktan CHP'ye oy çıkmadığı iddiası vardı. 

CHP'nin itirazı sonucu bazı yerlerde oylar yeniden sayıldı, birçok itirazı ise YSK kabul etmedi. Bu arada bol bol kavga gürültü yaşandı, oy çuvallarına müdahale iddiaları gündeme geldi. Halk sokağa çıktı. Oyunu korumak için protestolar düzenledi. Ne oldu? Bu tartışmalar sırasında YSK hiç kimseyi dinlemedi ve Melih Gökçek'e mazbata verdi. 

Peki aslında ne olmuştu?

Mansur Yavaş, oy sayımında önde giderken bazı yerlerde birden bire elektrikler kesilmişti. Dönemin Enerji Bakanı, "Trafoya kedi girdi" demişti. Sonradan bunların siber saldırı olduğu, hatta dışarıdan yapıldığı anlaşıldı ve üzeri kapatıldı. Çünkü hem iktidarın avantajınaydı hem de devlet için zayıflık göstergesiydi. 

İngilizce supervisory control and data acquisition, Türkçe ise "merkezî denetim ve veri toplama sistemi" diye ifade edilen, kısa ismi "Scada" olan bir sistem mevcut. Bu sistem; elektrik, su şebekesi gibi geniş bir bölgede bulunan birimlerin merkez bilgisayar aracılığıyla  kontrol edilmesini, izlenmesini sağlıyor. Bunlar o dönemde çok basit monolitik yapılardı. Yani yarı analog, tek panelden kontrol edilebilen, eski teknolojilerdi. DNS diye ifade edilen “domain name system”, Türkçe ismi ile "alan isimlendirme sistemleri"ni bulmak da çok kolay.

Bunu da internetin telefon rehberi gibi düşünebilirsiniz. Çok basit bir kodla bütün dünyada, nerede Scada sistemi olduğu görülebiliyor. Güvenlik sistemi de basit olduğu için müdahale edilebiliyor. İddiaya göre aslında yapılan buydu. Bu sistemler günümüzde de değişmedi, bu nedenle hâlâ müdahaleye açık. Demokrasinin korunması, devlet meselesiyse ve çok önemliyse aslında önlemini almak gerekiyor. 

Oy saymada itiş kakış, okullarda oy sayımının izlenmesine izin verilmemesi—ki bu vatandaşların hakkı—tutanakların kopyasının asılmaması gibi birçok meselenin yanında bu durum da devam ediyor. Bağımsız gözlemciler artık rahatça çalışamıyor. Geçen İstanbul seçimlerinde bazı illerde müşahitlere mafyavari tehditler yöneltildi. Birilerinin sandıkların üzerine oturduğu iddia edildi. 

Geçen seçimlerde çok konuşulan bir diğer konu seçmenlerin taşınmasıydı. Metruk binalara, inşaatlara seçmen kaydı yapıldığı, bir haneye onlarca seçmenin kaydedildiğine yönelik iddialar var ve bazıları da belgelendi daha önce. Bu önemli bir problem.

Bir diğer konu ise sonradan vatandaşlık verilenlerin siyasi haklar tanınması. Bu da yine yapısal bir problem. Güvenlikle mi alakalı? Bence evet. Gelecek günlerde demokrasi ve Türkiye için bambaşka etkileri olabilir. Bu söylediğim, "sığınmacı düşmanlığı" olarak anlaşılmasın, bu bir gerçeklik. "Neden?" diyecek olursanız, bu durum, bizimki gibi %1 gibi küçük oranlarla seçimlerin kazanıldığı sistemlerde, büyük değişikliklere neden oluyor. Bu oyları manipüle etmek daha kolay. 

Öte yandan asıl mesele, Türkiye'de pek çok sorunda olduğu gibi "ayrıcalıklı hukuk durumu." Yasayı uygulayıcı olan kurum Yüksek Seçim Kurulu (YSK). YSK üyeleri, Yargıtay ve Danıştay'daki yüksek yargıçlar tarafından kendi aralarında gizli oyla seçiliyor. Peki Yargıtay'ı kim seçiyor? Hâkimler ve Savcılar Kurulu. Bu kurul yeni değil. Eski adı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu. 1961 Anayasası'yla hâkimlerin bağımsızlığını garanti altına almak ve idari işleri düzenlemek için kuruldu.

2017'deki Anayasa referandumunda kurulun ismi değişti, görev ve yetkilerinde değişiklik olmadı ama yapısında değişiklik oldu. Üye sayısı azaltıldı, bir kısmı Cumhurbaşkanı bir kısmı Meclis tarafından seçilmeye başlandı. Böylece biz bu alanda siyasetin etkisini konuşmaya başladık. 2014'te itirazlar varken Ankara'da Melih Gökçek'e mazbata veren kurul, geçen yerel seçimlerde İstanbul'da mazbatayı bir türlü vermedi. Anayasa referandumunda mühürsüz oylar kabul edildi ve o dönem bütün itirazlara rağmen kurul çıktı, "Bu uygulama daha önce de yapıldı" dedi ve konu kapandı. %51.41 "evet", %48.59 "hayır" oyu çıktı o dönemde.

Bu kadar küçük bir fark ne düşündürüyor? "12 Eylül Anayasası bu, tamam. Ben bu değişikliğe hayır diyemem ama yetmez ama evet de demek istemem" diyen insanlar oy kullansaydı durum farklı olurdu.

Yani seçim güvenliği için asıl mesele, buradan da anlaşılacağı üzere seçmen katılımı. Oyunu korumadan önce o oyu vereceksin. Çünkü bunun bir oranı var. En azından bizimki gibi ülkelerde. 

Oran demişken, gerrymandering diye bir durum var. Türkçe "stratejik taksimat" demek. Seçim bölgeleri belirlenirken sınırların belli bir parti veya grubun faydasına olabilecek şekilde çizilmesi. 2012’deki 6360 sayılı kanunu hatırlayalım. Neydi bu kanun? 14 ilde büyükşehir belediyesi ve 27 ilçe kurulmasıyla ilgili KHK'da değişiklik yapılmasına dair kanundu. Bu kanun, yerel seçimlerde siyasi iktidara avantaj sağladı diye eleştirildi. Ancak bu yeni değil. Türkiye'de bir örneği de Malatya. İsmet İnönü Malatyalı olduğu için Demokrat Parti zamanında Adıyaman'ı Malatya'dan ayırarak il yaptı. Özellikle, meclis üyelerinin belirlenmesinde, eşitlik ve temsilde adalet ilkesinin zarar görmesine neden olduğu eleştirileri mevcut bu kanuna. 

Bu uygulama, ilk olarak 1810-12 arası ABD'de Massachussets Valisi Elbridge Thomas Gerry tarafından kentte seçim bölgelerini partisi lehine değiştirmesi sırasında uygulanıyor. Bu nedenle de kendisinin ismiyle anılıyor. Mandering de mandate kelimesinden geliyor. Türkçe karşılığı "böyle buyurdu" ifadesine yakın. Bizdeki de biraz böyle; "hükümet böyle buyurduğu" için seçim bölgesi değişiyor. Bu hukukla, nasıl yasa yapıldığıyla, nasıl uygulandığıyla alakalı bir durum.  

Az önce bahsettiğimiz, sonradan vatandaş olanların oy vermesi de şu örnekle bağlanıyor bu konuya: 2000 ABD Başkanlık seçimleri. Ne olmuştu? Florida’da otomatik oy verme sisteminde kullanılan oy pusulalarının bazılarında olması gerektiği gibi delikler olmadığı ya da deliklerin tam anlaşılmadığı üzerinden Demokratlar, Al Gore'un zaferini kutlamaya başlamışken Cumhuriyetçiler itiraz ettiler. Pek çok yayın organı Al Gore'un zaferini duyurmuş, George Bush'un baş stratejisti Karl Rove tek tek kanalları arayıp "Bu iş daha bitmedi" demişti. Ortaya çıktı ki Bush öndeydi. Önde olduğu oy sayısı ise 537'ydi. Bu, binde beşe tekabül ediyor. Yeniden sayım yapıldı, oy farkı bu kez Bush lehine 327’ye düştü. Sonuçta ne oldu? 327 oyla Bush ekibi ABD yönetimine geldi. Sonra neler oldu? BM'de açıkça yalan söylediler, Afganistan ve Irak işgalleri başladı.

O 327 oyun dalga etkisini görebiliyor musunuz?

Şimdi, sonradan vatandaşlık verilenlerin kullandığı oy sayısını ve geçen seçimleri düşün. Yani aslında demokratik haklarını korumanın, oyunu korumanın en önemli yolu, öncelikle o oyu vermek demek. Çünkü 2000 ABD Seçimleri'nde 500 bin Demokrat Partili oy vermeye gitmedi. 

Bu yüzden artık seçimlerde güvenlik, seçmenin oy verme davranışının düzenlenmesine yönelik müdahalelerle ilgili. Seçim güvenliği derken biraz da bundan bahsediyoruz. Seçmenin oy verme kararını almadan, o kararı almakla ilgili etkilenmesinden bahsediyoruz. İşte bu dönemde çok konuştuğumuz sosyal medya, manipülasyon, yapay zeka, dezenformasyon, hatta ve hatta kutuplaştırma meseleleri de burada devreye giriyor. 

Yine bunun da en net örneği 2016 ABD Başkanlık seçimlerine Rusya tarafından müdahale edildiği iddiaları. ABD Senato İstihbarat Komitesi raporlarındaki iddialara ve bulgulara göre Ruslar, troll ordularıyla Clinton karşısında Trump’ı destkelediler. Hem Clinton’a kara çalmaya çalıştılar hem de ABD toplumunun gelir adaletsizliği, fırsat eşitsizliği, ırk ayrımcılığı, adalet sistemine güvensizlik, göçmen ve İslam karşıtlığı gibi fay hatları üzerinden özellikle dezavantajlı grupların duygusal tepkilerini tetikleyerek onları manipüle etmeye çalıştılar. Özellikle Demokrat ve Cumhuriyetçi oyların yakın olduğu yerlerde Demokratlar'a güvensizliği körükleyerek seçmenini oy vermemeye ittiler. 

Öte yandan sadece Rusya mı yapıyor bunu? Hayır. ABD eskiden Soğuk Savaş döneminde direkt darbe yaptırıyordu. Türkiye, Guatemala, Şili, İran, Nikaragua, Arjantin... Yani seçimlere ve demokratik seçmen iradesine daha büyük müdahale yok. Soğuk Savaş sonrasında ise 1996'da Rusya'da seçimlere müdahalesinden de bahsedilir hep. 2006 Filistin seçimlerinde Hamas'a karşı El Fetih'e koltuk çıkıldı. 2009'da Afganistan seçimlerinde Karzai’ye karşı, iktidardan indirmek için perde arkasında çalıştılar. 

Bir de demokrasi ihracı meselesi var. Bush hükümeti bunu bazı bölgeler için dış politikasının merkezine koydu. Muhalefeti, sivil toplumu ve sokak hareketlerini desteklemek. Gerek hükümetler tarafından gerekse STK'lar aracılığıyla. Yani muhalefeti desteklerken "Çoğulculuğu, basın ve ifade özgürlüğünü, demokratik katılımı desteklemek için yapıyorum" diyor ancak hedef, bir iktidarın yerleşmesi. 

Sonuçta murat edilene bakmak lazım. Desired effect denilen şey bunun temeli aslında. Sonuçlanan etki aynı, kullanılan yöntem farklı. Bizde seçim dönemlerinde ABD Başkanı Obama'nın Cumhurbaşkanı'nı araması, Merkel'in defalarca bunu yapması da böyle değerlendirilebilir. Bunlar seçim öncesi seçmeni etkiliyor.

Türkiye'de seçime gelene kadar seçmen bu yeni yöntemlerle nasıl etkileniyor? Buna bir örnek vermek gerekirse, geçen seçimden önce birdenbire Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkencecileri öven, beyaz torosları, Yeşil'i öven sosyal medya hesapları türedi. Bu hesaplar övgülerine İttihatçılardan başlıyor; Mustafa Kemal, Cumhuriyet Münevverleri, 12 Eylül, 28 Şubat gibi olay ve kişilerle devam ediyordu. Irkçılığa kayan çok ciddi bir Türkçülük vurgusu vardı. Sonra hesaplarda Kılıçdaroğlu ve CHP vurgusu çıkıyordu. Mümkün mü bu hesabın Kılıçdaroğlu'nu desteklemesi? Tahminen bu hesapların hedeflemeleri Kürt kökenli seçmenlerin yoğun yaşadığı yerlerdi. "CHP'yi seçersen, 90'lara geri dönersin" diyordu. Tam da Kürt kökenli seçmenin oyunun belirleyici olduğu dönemde türedi bu hesaplar. 

Şimdi bakılınca tüm bunlar seçim güvenliğiyle alakalı gibi görünmüyor ama seçmenin iradesini daha seçime gitmeden etkilemeye yönelik çalışmalar. Bir anlamda "etki harekatı." 

Teknolojinin imkanları değişir ve gelişirken kampanya sürecinde siyasetçilerin ve seçmenlerin karşılaşabilecekleri riskler neler?

Aslında bütün bu bahsettiğimiz durumlarda teknoloji bir taşıyıcı, araç. Metot, olarak karşımıza çıkıyor. Yani dezenformasyonun da taşıyıcısı bir yandan. Teknoloji bunun çok büyük hacimde ve çok çabuk yayılmasına imkan sağladığı için güç çarpanı etkisi yapıyor. Başka bir yönüyle de farklı imkanlar sağlıyor.

Birkaç yıl önce "Deep fake problem yaratacak" diyorduk. Oldu, hatta bambaşka yerlere gitti. İlk örneklerini Hindistan’da gördük. Eski tip telefonların kullanıldığı bölgelerde görüntülerin de çok net anlaşılmaması nedeniyle ciddi sonuçlar aldılar. 

"Yapay zeka problem yaratacak" diyorduk. Slovakya ve Polonya seçimlerinde örneğini gördüğümüz gibi seçimlere müdahale için kullanıldı. Slovakya seçimlerinden sadece iki gün önce Facebook'ta yapay zeka ile manipüle edildiği sonradan anlaşılan bir ses kaydı yayınlandı. İddiaya göre ses kaydında AB yanlısı liberal İlerici Slovakya Partisi’nin lideri Michal Šimečka, bir gazeteciye Roman azınlığın oylarını satın alarak seçime hile karıştıracaklarını anlatıyordu. İki taraf da kaydın sahte olduğunu açıkladı. Bu, uluslararası kurumlar tarafından da doğrulandı. Ancak kayıt, sandıkların açılmasından 48 saat önce, yasalara göre medya ve politikacıların "sessiz kalması" gereken dönemde yayınlanmıştı. Bu nedenle iddianın çürütüldüğü geniş kitlelere duyurulamadı. 

Slovakya seçimlerini, Ukrayna'ya yardımları durdurmayı vadeden Rusya yanlısı eski Başbakan Robert Fico kazandı. Rusya yanlısı başka bir parti de %6 gibi bir oy aldı. Slovakya Dışişleri Bakanlığı, sonuçlar açıklandıktan sonra Rusya’yı dezenformasyonla suçladı. Rusya da "Biz Slovakya'nın şu anki müttefikleri gibi başka ülkelerin içişlerine karışmıyoruz, rejimlerini değiştirmeye uğraşmıyoruz" yanıtı verdi. Slovakya'daki teyit organizasyonları da "Yapay zekayla ve hızıyla mücadele edecek araçlara sahip değiliz" diye açıklama yaptı.

Polonya'da da AB yanlısı Donald Tusk'ın Sivil Platform Partisi'nin X hesabından, rakibinin sesinin yapay zekayla taklit edildiği bir içerik paylaşıldı. Rakibinin konuşmalarından farklı parçalar alınıp birleştirilmiş ve bağlamından koparılarak paylaşılmıştı. 

Burada konuşulması gereken iki konu var: Birincisi teyit meselesi. Dünyanın birçok yerinde belki iyi niyetli ama kerameti kendinden menkul organizasyonlar bunlar. Slovakya seçimlerinde söylediklerini düşünün, "Bizim kapasitemiz bu işe yetmedi." Bu mantıkla, amacının tam tersine işledi aslında. Teyit organizasyonları 10 tane yalandan ancak 3'ünü çürüttüğü, geri kalan 7 tanesini çürütemediği için bu 7 tanenin doğru olduğu algısı güçlendi.

Bir de az önce konuştuğumuz bizdeki "Kürt seçmene yönelik olduğunu tahmin ettiğimiz" uygulamalar var. Gerçeğin silahlaştırılması hikayesi. Yalan söylemek değil; bağlamını değiştirip, oynayıp, farklı bir içerik oluşturup, kürasyon yapıp kullanıcıya sunmak. Bu nasıl teyit edilecek?

Bu konuda büyük bir tartışma var. Debunking mi, pre-bunking mi diye?

Prebunking, aşılama teorisi (inoculation theory) ile oluyor. Örneğin, geçen ay İBB'nin bir hizmet filmi alınıp, yapay zekayla sesleri taklit edilip içeriği değiştirilerek internette dolaşıma sokuldu. Ancak bir müdahale olduğu çok belliydi ve çürütüldü. Bakıldığında çok amatörce yapılmış bir şeydi. Yapay zekayla bedava kullanımda bile çok şahane, sahte olduğu hiç anlaşılmayacak şeyler yapılabilirken, koskoca İstanbul seçimiyle ilgili böyle herkesin sahte olduğunu anlayabileceği bir şeyin yapılması biraz bu aşılama teorisini düşündürüyor insana.

Oy sayım ve denetleme sistemlerinin güvenliği çok önemli. Hatırlarsanız Beta sistemi açık unuttukları için geçen seçimde veri girişinde bir süre sorun yaşandığı konuşuldu. Buna dikkat etmek lazım.

Yapay zekanın risklerinden bahsediyoruz. Yapay zekanın demokrasi kültürünü geliştirmek için de kullanılabileceği durumlar mümkün mü?

Teknolojinin kötüye kullanımı olduğu gibi, iyiye kullanımı da olabiliyor. Özellikle bir şeyin sahte olup olmadığını anlamakla ilgili yapay zekanın kullanıldığı çalışmalar var. Henüz çok yaygınlaşmadı.

Toplumsal siber güvenlik (social cyber security) dediğimiz kavram çok önemli son dönemde. Taramayla tek tek tehdit ya da saldırıları takip edebilmek mümkün değil. Yapay zeka burada çok işe yarıyor. Bu ticari kullanım için geçerliymiş gibi daha çok şu dönemde ama bence fiyatı düşerse yapay zekayı demokrasiyle ilgili alanlarda da rahat rahat kullanmak mümkün. Örneğin çocukları korumakla ilgili konularda çok rahat kullanılabilir bu. Toplumsal mühendislik (social engineering) önemli bir iş ve demokrasi kültürü biraz da aslında onu yaşayanları dönüştürmekle alakalı. Bunun için bir eşik bekçisi olabilir.

Başka bir örnek vereyim, bildiğimiz anlamda yapay zeka değil belki ama arkasında yatan prensip o. Bellingcat açık kaynak bir araç geliştirdi, Wayback Machine diye. Google Analytics kodlarını takip edebilmeni sağlıyor. Böylece geriye doğru taramayla hesap ya da site bir merkezden mi kontrol ediliyor görebiliyorsun. Böylece birden fazla troll içerik paylaşan hesap aynı kişiye bağlıysa anlıyorsun ki bu operasyon. 

Seçimleri yönlendirmek, özellikle kararsız seçmeni manipüle etmek için en çok kullanılan yöntemlerden biri uzun süre “troller”di. Yalnızca iç siyaset için değil, ülkeler arası düzeyde de trollerin seçimleri etkilemek için kullanıldığı konuşuldu. Bu çabalar etkili oluyor mu? İfade özgürlüğünü tehlikeye atmadan bu konuya ilişkin nasıl önlem alınabilir?

Oluyor tabii. Yani eski ABD Başkanı Trump en büyük trol. Darbe yaptırıyordu az kalsın. Siyasi sistemi çok etkiliyor. Dijital alanı biraz hayatın taklidi gibi görmek gerekiyor. 

"Elit kutuplaşması" dediğimizde ne anlıyoruz? Siyasi partilerin, siyasi aktörlerin seçmenle bağı üzerinden bir kutuplaşma. Kutuplaştırıcı ajanlar, araçlar denince de troller örneği buraya giriyor. Her akşam, televizyon kanallarında izlediğimiz "televizyon değnekçilerini" düşünelim. Kişi diyor ki "Ben böyle düşünüyorum." Kullandıkları dile, konuşmalarındaki temalara, mesajlara bakıldığında birçoğu için troll denir, fikir insanı değil. Her farklı kanalda farklı bir Türkiye görüyorsun. Etkili oluyor mu? Oluyor. Konunun ifade özgürlüğü tarafı biraz böyle. Bunun internete yansımasını düşünün bir de. 

Asıl mesele troll dediğin aktörün trollüğünü kim, nasıl tanımlayacak? İfade özgürlüğüne girilmeden buna nasıl müdahale edilecek? Bu çok zor bir konu. Yalan yaymak farklı bir şey, gerçeği saptırmak ve çerçevesini değiştirmek farklı bir şey. 

Troller etkili oluyor mu? Oluyor. Geçen seçimlerde ciddi ciddi Millet İttifakı kazanırsa, Çanakkale Köprüsü'nün kapanacağı yalanına inananlar oldu. Farklı bir örnek daha: Rusya internet ajansının, Afrika'da pek çok troll çiftliği kurduğu konuşuldu. Hatta CNN'den Clarissa Ward buldu bir çiftliği. Bugün Afrika'da sokaklarda Rusya bayraklarıyla gösteriler yapan insanlar var. Etki harekatları için kullanıldı bunlar. İşe yaradı mı? Evet. Ancak öte yandan bu bütünlüklü bir yaklaşım. Rus doktrini bu konuda hem bilişsel hem teknolojiktir. 

Bir de politik irade ve hedef meselesi söz konusudur. Afrikalılar, kendilerini yüzlerce yıldır sömüren Avrupalılardan bıkmasalardı, Ruslar bunu yapamazlardı. İster troll, ister para yardımı, ister askerî müdahale. 

Bir örnek daha, tarihte online'dan offline'a geçen ilk çatışma Ukrayna. Ukrayna'da operasyon başlar başlamaz ciddi tartışmalar oldu internette. Afrikalı troller, Rusya'nın saldırgan imajını özellikle Avrupa dışındaki bölgelerde düzeltmek için çok çalıştı. Hatta Hindistan Dışişleri Bakanı o dönemde Avrupa'ya "Siz hayata Avrupa merkezli bakabilirsiniz, ama bizim böyle bir derdimiz olmasını bekleyemezsiniz. Ben ülkemin çıkarı neyse ona göre hareket ederim" dedi. Uzun zaman da Rusya'nın konumuyla ilgili Avrupa ve ABD dışında ciddi bir negatif tepki yoktu. "NATO ve ABD, Rusya'yı savaşa zorladı" diye düşünüldü.

İşte bu dönemlerde Afrikalı trollerden, çok takipçili bir Twitch yayıncısı, bir haber paylaştı: "ABD'li general, Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşırken yakalandı" diye. Generalin fotoğrafı da var. Kendisi Richard Cloutier, NATO Müttefik Kara Kuvvetleri komutanı. O troll bu haberi paylaştığında Cloutier, İzmir'de uluslararası bir toplantıdaydı. Ben de birebir biliyorum bunu. Ancak kimsenin bunu araştırmaya vakti yok. 

O yüzden etkili oluyor mu troller? Evet oluyor. Bir şey yapılabilir mi? Yakalanır, "Kardeşim sen sürekli yalan söylüyorsun" denir. "Bu benim fikrim" derse ne diyeceksin? 

Bir soru: Rasim Ozan Kütahyalı troll mü, değil mi? Melih Gökçek troll mü, değil mi? Elraenn troll mü, değil mi? Oğuzhan Uğur troll mü, değil mi?

Daha da netameli bir konu: Şebnem Korur Fincancı meselesi. Bir televizyon programında Fincancı, bir görüntü üzerine "İncelemek, bakmak lazım" dedi. Terör örgütünün trolleri, "TSK, kimyasal silah kullandı" diye içerikler üretti. Bu silahlandırılmış bir anlatı. Savunma Bakanı dedi ki "Envanterde yok kimyasal silah. Nereden bulup kullanılacak?" Ancak inanmayan inanmadı yine. Bu nedenle ben bu konuda yasa olması gerektiğini düşünenlerdenim. Çünkü birbirinin üstüne geçen bir süreç yönetimi gerektiriyor. 

Bahsettiğimiz, gerçekliğin silahlandırılması meselesi. Herhangi bir şekilde ülkenin müdahaleye açık hâle getirilemeyeceğini savunuyorum. "Sansür yasası" diye bilinen bir dezenformasyonla mücadele yasası var. Bu yasanın yapımıyla ve uygulamasıyla ilgili eleştirileri de haklı buluyorum. Ancak bunu siyaset kurumu kontrol eder. 

AB’de de var böyle yasalar. Daha direkt; kişiye yönelik değil. Yani yukarıda anlattığım gibi, yasaya göre suç olanı kim yaparsa, nerede yaparsa yapsın, suç. Sosyal medya platformlarına "nefret söylemi ve dezenformasyona alan sağlıyorsunuz" diye kısıtlamalar getiriliyor. Bizde de biraz daha düzenleme olması gerektiğini düşünüyorum. AB bu konuda bizden daha katı. 

Tam özgürlükçü, liberal bir yaklaşım da var. "Medyayı tekrar itibarlı hâle getirirsen, basın özgürlüğünü güçlendirirsen, ifade özgürlüğünü güçlendirirsen kendiliğinden bir süre sonra yerine oturur bu durumlar" düşüncesi mevcut. Bence henüz orada değiliz. 

Meta'nın Ağustos ayında yayımladığı “adversarial threat report” raporunda bazı ülkelerdeki sosyal medya trollerinden bahsediyor ve bu ülkelerden biri de Türkiye. Rapordaki ilginç kısım şu ki, bu trollerin önemli bir bölümü ve etkisi geniş olanları, neredeyse hepimizin karşısına çıkan hatta bazılarını takip ettiğimiz “haber” hesapları. Rapor aynı zamanda hesapların içeriklerini yaygınlaştırmak için toplamda 688 bin dolar harcadığını gösteriyor. Raporun linkini bölüm bağlantısından paylaşacağız. Yeni trollerin, haber hesapları olması hakkında neler söylersiniz? Bu neden tercih ediliyor?

Haber eskiden bir eşik bekçisi gibi görülürdü çünkü bir kontrol-denetim mekanizması var. Mesleği bu olan insanlar yapıyorlardı bu işi ve bu yüzden bir prestiji vardı.

Herkesin bir yayın çizgisi vardır, ister Cumhuriyet okursun ister Takvim. Ama belliydi çizgiler, şimdi bu çizgiler çok bulanıklaştı. Herkesin bir fikri var malum sosyal mecralarda ve o fikrin değerli olmadığını söylemek linç yeme sebebi. "Nasıl sen kendi fikrini benimkinden farklı yere koyarsın?", "Ben 23 yıllık gazeteciyim mesela, politika okudum, akademide çalışıyorum araştırmalar yapıyorum" demen hiçbir şey ifade etmiyor. "Ben öyle düşünmüyorum" diyor. 

Dolayısıyla iş bilgiden çok, bakışa dönüştü. Bir de içerik üreticisi kendini "haberci" diye tanımlamaya başladı. Vatandaş haberciliği meselesi patladı. Bunları manipüle etmek de kolay, "Ben hayata böyle bakıyorum" dedikleri için içeriklerine müdahale edilmesi de zor. Dediğim gibi yalan başka bir şey ama biraz çerçeveyi değiştir, bağlamından kopar, üstüne bas izleyicin hangi kanattaysa o sostan, al sana "şahane haber."

Neden para harcıyorlar? Bir kere ne dersek diyelim, haber hâlâ değerli görülüyor insanlar tarafından. Diğer taraftan trolün yaptığı haber zaten direkt duygulara hitap ettiği için, öfke, üzüntü, sevinç gibi tepkileri tetikleyerek haberin paylaşımları artıyor. Böylece farklı gelir modelleri üzerinden hem yayına aracı olan platformun hem de kişinin kazancı oluyor. 

Geçen seçimlerde Gözlemevi tespit etti. Hem Cumhur İttifakı'nın hem Millet İttifakı'nın seçmenine hitap eden yayınlar yapan çok sayıda hesabın yöneticisinin aynı kişi olduğu anlaşıldı. Buradan gelen trafiği de bir internet sitesine yönlendiriyor. 

Çok basit bir soru olacak ama dezenformasyonu nasıl tespit ederiz?

Basit değil aslında. Açıktan açığa yalan değilse, anlamak mümkün değil çoğu zaman. Bir kere "eleştirel düşünme"nin yerleşmesi lazım. Medya, sosyal medya okuryazarlığı çok önemli. İnfodemi eğitimleri var. 

Dezenformasyonun 4 D'si vardır derler. Bu hem yapılırken hem karşı koyarken kullanılır. İlk D; dismiss: yani reddetme. Mesela seni eleştirenin söylediğini beğenmedin mi? Reddet. "Öyle değil" de. 

İkinci D; distort: yani çarpıtma. Gerçekler hoşuna gitmedi mi? İşine gelmiyor mu? Ya da kullanışlı mı senin için, fırsat mı doğdu, hemen çarpıt. 

Üçüncü D; distract: yani dikkat dağıtma. Biri seni bir şeyle suçladı mı? Sen de onu ya da başkasını aynı şeyle suçla.

Dördüncü D; dismay: korku. Karşındakinin söylediği hoşuna gitmedi mi, işine gelmedi mi? Korkut. Bu içerik, bu D'lerden birine uygun mu diye bakabilirsiniz. Ama zor çünkü en başta bunu yapmak isteyen bunu yapma niyetiyle başlıyor. Stratejik avantajı var. Bir de buna kaynak ayırıyor. Zaman ayırıyor. 

Siz hazırlıksızsınız, vaktiniz yok, bildiğiniz bir konu değil. Oltaya gelmek çok daha kolay o yüzden. 

Seçim günü ve sonrasında karşılaşabileceğimiz ihlaller neler olabilir, bu durumda başvurulabilecek kurumlar var mıdır?

YSK var. Mahkemeler var. Yüksek yargı var. Bence en önemli şey ihlal olduğunu düşündüğünüz her şeyi belgelemek. Eninde sonunda belge varsa bir yere gider o iş. En azından hukuk önünde, mahkeme önünde kayda geçer. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🔍Mercek: Yerel seçimlere giderken 'seçim güvenliği'

Spektrum Mercek'te bu hafta yerel seçimlere 1 aydan az bir süre kalmışken seçim güvenliğini odağımıza aldık. Gazeteci ve Stratejik İletişim Danışmanı Utku Başar ile yalnızca oylarımızın değil, kararlarımızın da güvenliğini konuştuk.

04 Mar 2024

Credit: Anthony Russo/ Harvard University

YAZARLAR

İlkim Emirler

Deputy editor @ Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Nart Özel

·

11 Tem 2026

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?

08 Tem 2026

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan devletleri ekonomik ve askerî olarak sınırlandıran CAATSA yaptırımlarına Aralık 2020’den beri maruz kalan Türkiye’ye ABD Başkanı Trump’tan müjde geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Trump, hediye paketini Erdoğan’a sundu: Yaptırımlar kalkacak, F-35 konusu ele alınacak.

Pelin Cengiz

·

08 Tem 2026

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?