Tadacaklarından Korkmayan Film Kahramanları

Gezip tozamadığımız, yaza kapanma göbeklerimizle girdiğimiz bu günlerde fotoğraf albümlerimizden, sosyal medyadan aslında her tarafımızdan “yemek” akıyor. Yemek denince aklımızda ilk canlanan önümüze gelen tabaklar veya harcı karıştıran el videoları olabilir. Peki kadrajı biraz da tabaklara imzasını atanların hayatlarına taşısak? Cumartesi sabahına paşalar gibi kahvaltınızı yaparak başladıysanız, ve eğer karnınız doyduysa, size mutfağı beyaz perdeye taşıyan üç film önerisi bırakıyorum. Mutfaklarda asıl pişenin kimler olduğunu gözler önüne seren üç film, dört kahraman: The Hundred-Foot Journey’den (Aşk Tarifi) Hasan, Biyografik eser Julie & Julia’dan Julie Powell & Julia Child ve “Anybody can cook!”(Herkes yemek yapabilir!) diyen animasyon Ratatouille’un faresi Remy. İzledikçe acıkmanız, hikâyeleriyle doymanız dileğiyle…

Kaynak: Rolling Stone
Yolları Fransız mutfağında kesişen kahramanlarımız yemek yapmayı öğrenirken kâh zevkten dört köşe oluyor, kâh kestikleri soğanlara gözyaşı akıtıyor. Günün sonundaysa ne için yemek yaptıklarını -guruldayan karınları dışında- biliyorlar.
Yönetmenliğini Lasse Halström, yapımcılığını Oscar ödüllü yönetmen ve yapımcı Steven Spielberg’ün üstlendiği The Hundred-Foot Journey (2014), tek bildikleri pişirmek olan Hintli bir ailenin Fransa’nın minik bir kasabasında ailelerine ve Hint mutfağına sarılarak var olma çabasını ele alıyor. Film, zar zor Avrupa’ya gelen aile ve kasabalının yaşadığı kültür karmaşasını birbirine komşu olan restoranların tatlı kavgalarıyla içimize işliyor.
Evet, Fransız mutfağının büyüklüğü yadsınamaz. Hemen yolun karşısındaki Fransız restoranı Michelin yıldızlarıyla gözünüzü de alıyor olabilir. Fakat bu, Madame Mallory gibi dünyadaki diğer tatlara ve insanlara kapalı kalmaya sebep değil. Bu rolle Altın Küre adayı olan Helen Mirren’ın canlandırdığı Madame Mallory, yeni komşusuna ön yargılarını askıya asarak bakınca yüksek müzikli ve baharatı bol Hint kültüründe saklı olan güzellikleri görmeye başlıyor. Gördüğü ilk şey ise mutfakta pişmeye hazır olan Hasan. Karşılaştıkları kaba olaylara sabırla yaklaşan Hasan, ailesiyle çıktığı yolda annesinden ona miras kalan yemek becerisi ve azmiyle ilerliyor. Hasan’la birlikte disiplin, dinamizm ve soslarla bezeli Fransız mutfağında zirveye çıksak da onun için bir yemeği özel yapan iki şeyi anlıyoruz: sevdikleriyle kurduğu bağ ve tat alma duygusu.
“Yemeğin iyisini severim ve iyi yemek, bir sıçan için bulması oldukça zor!” - Rat-a-too-ee
Hasan’ın annesinden yemek tariflerini değil de yemeğin tadına varmayı öğrendiğini görünce aklımda bir başka filmin en sevdiğim sahnesi canlanıyor. Pixar yapımı Ratatouille (2007) ve sıra dışı fare Remy’nin tat almayı anlattığı sahne.
Remy Paris’in dışında, daha doğrusu altında yaşıyor. Kendisi ne bulurlarsa yiyen fare sürüsünden epey farklı. Girdiği mutfaklarda yemek programı izleyen ve baharat uğruna hayatını riske atan bir fare. Bir zamanların ünlü şefi Gusteau da Remy’nin karanlık kanalizasyonlardaki hayali yardımcısı. Ve Remy bir gün kendini bir insana yemek yapmayı öğretir şekilde Gusteau’nun mirası olan restoranda bulur! İsteyen herkesin yemek yapabileceğine, yemekten zevk alabileceğine inanmanızı sağlayan, bir farenin elinden çıkan yemeklere ağzınızı sulandıracak bir film. Animasyon oluşu sayesinde bir gıdayı tattığımızda yaşadıklarımız gözlerimizin önünde canlanıyor: yemek yiyen bir kişinin ağzında tatların yarattığı havai fişek şöleni! Remy, yemeği tıkınmak olarak bilen kardeşine bir peynir ve üzüm tanesi vererek sakince zihninde oluşturdukları renklere, tınılara dikkat kesilmesini söylüyor. Bir bebeğin yediği ilk çikolata, Hasan’ın annesinin avucundan tattığı deniz kestanesi veya Remy’nin ağzına attığı peynir… Kim olursan ol veya ne yersen ye yarattığı mutluluğu izlemesi pek keyifli.

Kaynak: Tenor
Hayat sırf yok “farenin ağzında çilek patlasın” yok “Fransa’nın köyünde mantar toplayalım” minvalinde işlemiyor tabii. Kurgu ve animasyonları kapadığımızda hâlâ koltuğa kıvrılıp keyifle izleyebileceğimiz, hayatın içinden mutfak hikâyeleri de çıkıyor. Tıpkı Julie & Julia gibi.
Başrollerini Amy Adams ile buradaki rolüyle Oscar adaylığı alan Meryl Streep’in canlandırdığı ve Nora Ephron’un yönettiği Julie & Julia (2009), İki farklı jenerasyondan kadının yemekle yolunu bulması ve 2000’lerde patlak veren internet blogları üzerine kurulu. Hayatta en sevdiği şey yemek yemek olan ve kocasının büyükelçilikteki işi vasıtasıyla yolu Paris’e düşen Julia Child, döneminin kadın aşçı ve yemek kitabı boşluğunu doldurmak için hummalı bir çalışmaya atılır. Kadınların, özellikle de Amerikan kadınlarının yemek yapamayacağını düşünen Cordon Bleu’den mezun olur ve sahici tarifler içeren bir yemek kitabıyla Fransız mutfağını ev hanımlarına açmaya gayret eder. İşte, onun kitabından etkilenen bir diğer Amerikan kadını da Julie Powell’dır. Kitaptaki her tarifi bir yıl içinde yapmaya söz veren Powell, deneyimlerini blog sayfasında paylaşır.
Film, kadın kahramanların önlüklü serüvenlerini göstermekle kalmaz. Meryl Streep’in ABC News’a verdiği söyleşideki gibi birbirini ve hayallerini destekleyen bir evliliktir Julia Child ve Paul Cushing Child’ınki.
“Anneannem-dedem yaşında diyeceğin bir çiftin birbirine duyduğu aşk ve ihtirası görmeni sağlıyor.”
Mutfağın insana verdiği huzur bir yana, Julia Child’dan Julie Powell’a döndüğümüzde her gün yeni bir yemekle kendini sınayan Julie’yi izliyor ve objektif bir şekilde bir insanın kafasına bir şeyi taktığında ve zorlandığında yaşadığı zorlukları yaşıyoruz.

Kaynak: Northpark Theatre
Hafta sonunu keyiflendirecek bu filmleri kapatıyor ve kıvrıldığım koltuğumdan kalkıyorum. Geriye kalan mutfağım ve ben. Ne mutfak sadece çırp-dök-servis et-Voila!’dan ibaret ne de bizler birçok pembe film kahramanı gibiyiz. Günün sonunda Hasan, Remy veya Julia’lar gibi karşılaşılan zorluklara göğüs germek ve elimizin tadıyla kurduğumuz sofralarda sevdiklerimizi ağırlamak gayretiyle…
PS: Ben de Remy gibi “iyi yemek” severim ve uzun süre boyunca yediğim tek pirinç pilavı Akasha’ların evinde pişen karabiberli pilavdı. Bir gün toplanıp Akaşa’dan pilav günü düzenlemesini istemelisiniz, aklınızda olsun. ;)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayşenur Müslümanoğlu
Ayşenur Müslümanoğlu 1997’de İstanbul’da doğdu. Fransızca eğitimi ve kitap okuma sevgisini Sainte Pulchérie Lisesi’nde edindi. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olan Ayşenur, biyografisinin iki satır oluşuna üzüldü.

Show Business
Yeni dijital eğlence sektörüne dair gelişmeler, analizler ve öneriler her çarşamba saat 13:00'da gelen kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR




