20 yılın yorgunluğu

Hatırlarımızda yaşattığımız güzel insanlar için, gençler için, çocuklar için, kadınlar için, kendi geleceğimiz için, haydi sandığa.
20 yılın yorgunluğu

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Her zaman yazıya başlarken ilk önce girişi yazarım. Çokların aksine taslağım, başlığım hazırdır. Hatta başlığım olmadan ilk cümleyi dahi yazamam; ancak bugün ilk kez giriş, sonuçla oluşuyor. 20 yıllık bir iktidarı anlatmak, gelinen noktada tercihten ziyade insani zorunluluğa gelinen noktayı açıklamak hiç de kolay olmayacak. Bu yüzden başlangıç, aynı Türkiye gibi sonuçla şekilleniyor. 

2002 yılında seçimlere ilk kez giren bir parti, tek başına Türkiye’de iktidar oluyor. O zamanki kısaltmasıyla AKP, günümüzdeyse AK Parti. Lideri Recep Tayyip Erdoğan. Aynı partisi gibi, siyaset sahnesinde henüz yeni bir figür. Öyle ki o günün röportajlarında “İktidara geldiklerinde göreceğiz yapacaklarını” söylemleri yaygın. Erdoğan yalnızca partisi ile değil, söylemleriyle de dikkat çekiyor. Günümüzde bile hâlâ “radikal” olarak adlandırılan, hatta en büyük destekçilerinden Süleyman Soylu’nun şu anda bir “hakaret” olarak tanımladığı LGBTİ+’lara ilişkin “Eşcinsellerin yasal güvence altına alınmaları şart” söyleminde bulunuyor, “Kürt sorununu yalnızca biz çözeriz” diyor. 28 Şubat’ı hatırlatan, başörtülü bacılarının haklarını savunan da Erdoğan, ev kadınlarına desteklerini açıklayan da. Recep Tayyip Erdoğan’ın bir diğer söylemi de Müslüman gençlik. 

2000 ile 2010 yılları arasında Türkiye, Ergenekon ve Balyoz davaları ile tanışıyor. Kısaca hatırlatmak gerekirse; Ergenekon İstanbul’da bir evde ele geçirilen yabancı menşeli silahların Emekli Astsubay Oktay Yıldırım’a ait olduğunun ileri sürülmesi ve Yıldırım’ın bilgisayarında Ergenekon Terör Örgütü olarak adlandırılan yapılanmaya ait olduğu sürülen dökümanların ele geçirilmesiyle başlayan bir süreç. Devletin içinde gizli bir silahlı örgütün oluştuğu iddiasıyla başlayan uzun bir yargılama süreci. Balyoz ise, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu karargâhında düzenlenen plan seminerinde Türkiye hükûmetini devirmek amacıyla Çetin Doğan liderliğinde hazırlandığı iddia edilen askerî darbe planı. Yargılamalar sonucundaysa herhangi bir darbe planının olmadığı ortaya çıktı. 

Bu sırada Türkiye’de refahı yüksek, özgürlüklerin (görece) engellenmediği, siyasete biraz mesafeli bir toplum yaşıyor. Teknolojik gelişmelerin merakla takip edildiği, her yıl Eurovision’da çıkacak ismin enflasyondan daha çok merak edildiği, Kral TV müzik ödülleri ve Kelebek ödüllerindeki olayların “skandal” olarak adlandırıldığı, yıllarca yaşanan ideolojik çatışmanın ardından görece apolitik tavrıyla yaşamını sürdüren bir halk kesimi mevcut. 

Ancak; sahnenin biraz arkası bundan çok daha farklı. İslamı siyasallaştırarak Türkiye’de “siyasal islam” kelimesini ana hatlarıyla sahneye koyan AK Parti, bir yandan da türlü tarikat ve cemaatlerle iletişimini sürdürüyor. Bu iletişimlerin ve alacak vereceklerin sonucunda birçoğunun ismini 2000’lerde duymaya başladığımız türlü tarikatlar, devletin farklı köşelerini tutmaya başlıyor. O günlerde türlü gazetecilerin ise dikkat çektiği cemaat Fetullah Gülen namıdiğer FETÖ oluyor. 

2010’a geldiğimizde Türkiye’de en çok gündem olan konu ise “terör olayları” ve "Kürt açılımı" oldu. Bu sırada siyasette ana muhalefet partisi olan CHP’nin Genel Başkanı da değişti; Deniz Baykal yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldi. Zonguldak'ta, Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğü’ne ait maden ocağında patlama meydana geldi ve çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Erdoğan, kazanın ardından, aynı 17 Ekim’de olduğu gibi “kader” değerlendirmesinde bulundu; ancak o günlerde Erdoğan’ın açıklaması protesto edildi. 

2011’de Van’da deprem meydana geldi, Roboski Katliamı gerçekleşti, Türkiye uzun yıllar boyunca unutamayacağı olayları hafızasına kazırken yaşanan tüm bu olaylara karşılık hükümet, birleştirici ve yapıcı söylemlerden ziyade farklı bir tavır sergiledi. Bir yandan suçlu aranırken diğer yandan yaşananlara tepki gösterenler, “toplumu bölmek”le suçlandı. Toplumsal muhalefetin sesi, yaşanan ölümlerin ardından “devlete karşı olmaya” dönüştü. Oysa ki devlet, toplum için vardı. Korunamayan insanların hakkını sormak da en meşru haktı.

Öte yandan basına uygulanan sansür de bu yıllarda öyle bir noktaya geldi ki Roboski’de yaşananlar, Güney Doğu’daki olaylar bölgedeki gazetecilerin aktardıkları olmasa tarihe çok daha farklı şekilde işlenecekti. “Devlet medyası” terimi bu yıllarda TRT dışına çıkmaya, farklı kanallar bir nevi iktidarın propaganda aygıtına dönüşmeye başladı. 

Hükümetin sesi, muhalefete karşı yükselirken değişen söylemler bir isyanı başlattı. 2013’te “çapulcu” olarak nitelendirilen, farklı seslerden milyonlarca kişi, Gezi Parkı için bir araya geldi. Ağaçlar için başlayan eylem, özgürlüğe kavuşmak, baskıyı yenmek için isyana dönüştü. Öylesi bir kalabalık, öyle bir birleşmeydi ki o gün iktidar ilk kez “halk ayaklanmasıyla” karşılaştı. İki seçenek vardı: huzur için barışmak ya da baskıyı artırarak korkuyu inşa etmek. İkinci seçenek baskın geldi. Aylarca süren eylemlerin ardından hükümet, milyonların ayaklanmasını bir suç olarak 15 kişinin sırtına yükledi. Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Tayfun Kahraman gibi birçok isim, isyanın “suçlusu” sayıldı. 

Gezi eylemleri, AK Parti hükümetinin belki de en büyük duvarı oldu. “Böl-parçala-yönet” siyaseti, birleşen halkın gücünün ardından yegane yönetim biçimi hâline geldi. Polis devletinin ilk adımları eylemler sırasında atıldı. Halkı koruyan polis, ilk kez net şekilde halka karşıydı.

2014 yılında, hükümetin sermaye dostluğu, Soma faciasıyla gün yüzüne çıktı. 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan olayın ardından bugün tutuklu kimse bulunmuyor. Soma faciası ise toplumun hâlâ en derin yaralarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

2015’te ise “tape”ler hayatımıza girdi. Türkiye tarihine "17-25 Aralık operasyonları" olarak geçen olaylarda bazı kamu kurum ve kuruluşları ile aralarında 4 bakanın da yer aldığı kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma ve rüşvet ile suçlandığı soruşturmalarda, dönemin başbakanı Erdoğan’ın da yer aldığı çok sayıda ismin ses kayıtları ortaya çıktı. Soruşturmalar aylarca manşetlere taşınırken o günlerden bugünlere kalan kavramlar ise “montaj” ve “ayakkabı kutuları” oldu. 

O yılın en önemli meselesi operasyonlar değildi. Henüz yeni bir parti olarak hayatımıza giren HDP’nin Eş Genel Başkanı, gerçekleşecek genel seçimler için Erdoğan'a, yüksek sesle “Seni başkan yaptırmayacağız.” dedi. Öyle de oldu. HDP’nin de girdiği seçimlerde hiçbir parti, tek başına iktidar olabilmek için gerekli olan 276 sandalye sayısına ulaşamadı. AK Parti, koalisyon için neredeyse her partiyle görüşürken bir kez daha “kaybetme” ihtimali korku yarattı. 

2015'te toplumsal hafızaya bir acı daha işledi. Ankara Garı'nda düzenlenen Barış Mitingi'nde bir intihar saldırısı yapıldı. 109 kişi hayatını kaybetti. Saldırıya ilişkin 2 kişi tutuklandı; ancak polisin ihmali yıllarca tartışıldı. 

2016 yılına geldiğimizde korku iklimi tabana yayılmıştı. Yalnızca korku değil, toplumda ciddi bir yorgunluk da vardı. Tercihler çözüm getirmiyor, yaşanan bunalımların tamamı farklı seslere tahammülü zorlaştırıyordu. Siyaset evin içinde de dışında da gerilim yaratıyordu. Yukarıda bahsettiğimiz tarikatlar ise iktidarın her geçen daha da güçleniyordu. Bu güç, bir gün öyle bir noktaya gelecekti ki; Türkiye bir yaz akşamında Boğaziçi Köprüsü’nde askerle karşılaşacaktı. Bir yandan Ankara’dan bir yandan İstanbul’dan yükselen “Darbe mi oluyor?” soruları, gerilimi zirveye taşırken muhalefet ise gitgide sesini kısacak, darbeye karşı demokrasiyi savunacaktı. Böyle de oldu. O gün Erdoğan’ın çağrısı karşılık buldu. Belki de AK Parti iktidarında ilk kez halk o gün birleşti. Darbeye “hayır” dedi. Ancak; 

İktidarın koltuğu bu kez daha güçlü şekilde sallandı. Bu sallantı daha sert bir otorite getirdi. Tüm gerilimlerin ardından olduğu gibi bu gerilim de tahammülü azalttı. Artık karşımızda anlayış değil, öfke vardı. Halka yayılan karşıtlık ve devlette var olan farklı güçler, yönetimi zorlaştırıyor, bir nevi kaos yaratıyordu. Bu durumda iktidar için tek seçenek daha fazla güç sahibi olmaktı. 

2017’de gerçekleşen referandum da bunun karşılığıydı. Karar mekanizması tek, bir ve biricik oldu. Doğru ve yanlış keskindi. Herkesin doğrusu kendine değildi. Farklı sesler ise cezaya tabiidi. Örülen duvarların üstünden atlayanlar cezalandırılıyordu. Tıpkı, Enis Berberoğlu gibi. Millî İstihbarat Teşkilatı'na ait TIR'ların görüntülerini Cumhuriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Can Dündar'a verdiği suçlamasıyla yargılanan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu, 25 yıl hapis cezası almış ve tutuklanmıştı. Tutuklanan birçok gazeteci gibi Berberoğlu’nun da hakkını savunmak için o günlerde bir kişi, uzun süre muhalefeti yürütemediği eleştirilerini de göğüsleyerek siyasi arenaya çıktı. CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Adalet” sloganıyla Ankara’dan İstanbul’a yürüdü.  

Değişen sistemin getirdiği değişen söylemlerin gölgesinde 2018’de bir seçime gidildi. Bu seçim toplumun büyük kesimince “baskın seçim” olarak adlandırıldı. Beklenen oldu, muhalefetin güçlü rakiplerine rağmen bir kez daha, AK Parti iktidara geldi. “İkinci tura” kalacağı öngörülen seçim, büyük bir farkla ilk turda bitti. Çok farklı nedenler öne sürülse de bugünün gözüyle o günlere bakıldığında görülen en büyük neden, ayrışmacılığın işe yaradığı idi. İktidar tek çatı altında toplanırken bir yandan milliyetçi ve ülkücü kitleyi de sahiplenmiş, muhalefet ise farklı politik duruşları, ideolojileri ve kimlikleriyle ayrılmış belki de son kez demokrasiye şans vermişti. 

2018'in 8 Temmuz'unda ise 25 kişinin yaşamını yitirdiği Çorlu Tren Kazası meydana geldi. 

2018 seçimleri, muhalefete önemli bir ders vermişti. “Ayrı ayrı değil, birleşerek kazanacağız.” Bu ders, 2019 seçimlerinde bir denemeye tabi tutuldu. Birleşen muhalefet adaylarının etrafında buluştu. Muhalefet için büyük zaferler de geldi. Bu zafer, sadece muhalefetin değildi. Uzun süredir tek bir kişinin yönetiminde yaşayan halk da sesinin bir fark yaratabileceğini gördü. Umut yeniden yayıldı. 

Pandeminin yaşattığı bunalım ise hayatımıza yeni kurallar getirdi. 2019’da yaşanan umut rüzgarı bu kez, başka bir durum ile azaldı. Herkesin evine kapandığı aylarca devam eden süreçte, hayatımıza birtakım kurallar da girdi. Müzik yasaklandı, festivaller iptal edildi. Tüm bu yasaklar, hayata öyle girdi ki bugün hala devam eden müzik yasağı normalleşti. 

2021 yılının Mart ayında “İstanbul Sözleşmesi” adıyla anılan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle iptal edildi. Yıllardır mücadele edilen kadına şiddet konusunda devletin koruyucu rolü de bu şekilde geri çekildi. Karar aylarca protesto edilse de hükümet, kararının arkasında durdu.

2021 yılına geldiğimizde yepyeni bir ekonomi hayatımıza girdi. “Faiz neden, enflasyon sonuç” cümlesiyle tanıtılan bu politika ile yaşanan kur krizi, bugünün Türkiye’sinin belki de en büyük bunalımını yarattı. Öğrenciler barınamadı, veliler okul ücretlerini ödeyememeye başladı, hastalar ilaç alamadı, esnaf kepenk kapattı, mutfakta tencere kaynamamaya başladı. Özetle kimsenin “gözlerinde ışıltı kalmadı.”

Bu yıl, şubat ayında toplumsal hafızanın en taze ve en acı olaylarından biri meydana geldi. Kahramanmaraş'ta meydana gelen depremlerden 11 il etkilendi, on binlerce kişi yaşamını yitirdi. Saatlerce yardımın ulaşmadığı bölgeler, satılan çadırlar, yıkılan yollar, dönen hesaplarla birlikte gün yüzüne çıktı. Elazığ ve İzmir'de meydana gelen depremlerin hatırları henüz silinmemişken 11 il, büyük bir yıkımla karşılaştı. Belki de tüm Türkiye bir tanıdığını, sevdiğini kaybetti. 

Cemaatler ve tarikatların devletin farklı köşelerini tuttuğu, yalnızca bir avuç insanın ceplerini doldurduğu, tek kişinin sözünün sayıldığı, tüm mekanizmaların tek bir kişiye bağlandığı, liyakatin değil gücün üstün olduğu, dürüstlüğün değil hesapların ve oyunların  kullanıldığı bir sistem inşa edildiği ortaya çıktı. Bu sistem, yalnızca tek kişinin hükmedebilmesi için yaratıldı. 

Yasaklar, kanun hükmünde kararnameler, yeni kurallarla geçen yılların ardından bugün, tercihin zamanı geldi. 

İşte sevgili Türkiye seçmeni, 20 yıllık yorgun bir toplum karşımızda duruyor. Bu yorgunluk, kaybettiğimiz binlerce candan, ekonomik krizden, her sektördeki çöküşten, kutuplaşmadan, kimlik siyasetinden, çürümeden, hedef göstermeden, korkudan, umutsuzluktan geliyor. 

Buna rağmen umut yeşeriyor, farklı sesler birbirini dinlemeyi öğreniyor, öfke yerini anlayışa, korku yerini heyecana bırakıyor. Sesi gür çıkan değişmiyor, herkesin sesi gürleşiyor. 

Yarının oyları, tuğlaları eksilen korku duvarlarını yıkabilir. Eşit, özgür, adil bir Türkiye yaratmak için ilk adımı atabilir. 

Hatırlarımızda yaşattığımız güzel insanlar için, gençler için, çocuklar için, enkaz altında kalan yakınlarımız, katledilen kadınlarımız için, geleceğini göremeyerek hayatına son veren insanlar için, kendi geleceğimiz için,

Desteğini satılığa çıkaranlara, gücünü halka karşı kullanlara, ayrışmayı destekleyenlere, yanlışlarla cebini dolduranlara karşı, 

Haydi, sandığa. 

Söylenecek son söz: Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz. Birleşe birleşe kazanacağız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

"Değişimi tercih etmenin çağrısı", 20 yılın yorgunluğu

73 yıl sonra yine bir 14 Mayıs'ta değişim mümkün mü?

13 May 2023

"Değişimi tercih etmenin çağrısı", 20 yılın yorgunluğu

YAZARLAR

İlkim Emirler

Deputy editor @ Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR