2023’te Gerçekleşen Bir Soykırım Üzerine Notlar

Tanıklık etmeyi ve yan yana yürümeyi birbirimize borçluyuz.
2023’te Gerçekleşen Bir Soykırım Üzerine Notlar

Diyor ki: Ne zaman buluşuruz?

Diyorum ki: Bir sene ve savaş sonra

Diyor ki: Savaş ne zaman biter?

Diyorum ki: Biz buluşunca

-Mahmud Derviş

Farklı algoritmik tünellerde farklı hayatlar yaşıyor olabiliriz, ama İsrail’in Gazze’ye son saldırısı istisnasız herkesin ekranında çok yer kaplıyor olmalı. Sadece sosyal medya değil; dünyada Gazze’den bahsetmeyen haber bülteni yok. Hiçbir eylemin gerçekleşmediği çok az ülke var (çoğu hiçbir eylemin zaten gerçekleşemediği ülkeler). Savaşla bir ucundan pratik olarak ilgili Orta Doğu ya da Avrupa bir yana, Tokyo’da, Niamey’de, Bogota’da ve daha onlarca şehirde eylemler haftalardır devam ediyor. Hiçbir konuya iki günden fazla odaklanamadığımız bir zamanda Filistin meselesi gündemden inmiyor. 

Neden Filistin’de olanları umursuyoruz? Ya da onca başka savaş ve kavga varken neden illa Filistin’i bu denli umursuyoruz? Yaklaşık 100 senelik tarihi olan, kökleri geçen aydan çok önceye giden bir konu. Gazze’nin 2005’te yerleşimciler çıkarıldığından beri maruz kaldığı dördüncü uzun saldırı bu. Neden şimdi bu ilgi?

Bu soruların tabi ki birden fazla cevabı var. Birincisi ve en bariz olanı, İsrail’in bir ayda yarattığı ölüm ve yıkımın yakın tarihteki diğer tüm çatışmaları hızlıca aşması. 7 Kasım 2023 itibariyle Gazze’de bir ayda 4,100 çocuk öldürüldü - her gün 136 çocuk. 11 sene süren Suriye iç savaşında bu rakam 12,000, yakında iki seneyi dolduracak olan Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde öldürülen (Ukraynalı) çocuk sayısı 510, yedi buçuk sene süren Yemen savaşında 3,700. Gazze’deki yerleşimlerin %20’si artık yok. En az 47 aile üç haftada tüm fertleriyle birlikte yeryüzünden silindi. Yeni doğmuş bebekler de öldürüldü, 1948 Nakba’sını yaşamış nene ve dedeler de. Ölüp gitmenin geride kalmaktan neredeyse daha kolay hale geldiği bir felaket. Bu esnada İsrail içinde alıkonulan ve gözaltında işkence edilen binlerce Gazzeli işçi, Batı Şeria’da ordu ve polis desteğiyle silahlanmış yasadışı yerleşimciler tarafından evlerinden çıkarılan, dövülen, vurulan Filistinlilerin trajedisi Gazze sınırının diğer yanında devam ediyor.

Filistin meselesini özel yapan ikinci etken, dünyanın her yerinde yüz milyonlarca insanı insanlığından utandıran bu politikaları güden İsrail devletinin, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü gibi değerler üzerinden ahlaki otoriteyi elinde tutma iddiasında olan ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Kanada, Avustralya gibi Batılı güçler tarafından koşulsuzca destekleniyor olması. Yüz binlerce insanın yerinden edilmesiyle bir sömürge projesi olarak kurulduğu topraklarda, neredeyse altı milyon insanı askeri işgal altında tutan ve her hareketlerini kontrol eden, kendi azınlıklarının haklarını yok sayan faşist bir devletin, Orta Doğu’nun Tek Demokrasisi adıyla dünyaya pazarlanması.  

Aralıklarla 2004’ten beri yaşadığım Amerika Birleşik Devletleri’nde bu desteğin iki temel yapı taşı var: Biri İsrail’in Filistin’i işgalinin ABD’de para kazanan herkesin vergileriyle, bizim adımıza, Orta Doğu’nun “daha güvenli bir yer” olabilmesi için finanse edilmesi. Obama’nın 2016’da imzaladığı anlaşmayla ABD İsrail’e 2028’e kadar her yıl yaklaşık 4 milyar dolar yardım taahhüt etti. 7 Ekim’deki Hamas saldırısına cevap olarak Biden yönetimi 14.3 milyar dolarlık bir paketi daha onaylattı. ABD bu askeri yardımları yaparken başka ülkelere koyduğu gibi herhangi bir şart koşmuyor, mesela “bu paralarla kimyasal silah üretip bunu sivillerin üzerinde kullanamazsınız,” gibi. Nitekim daha önceki basın toplantılarında Ukraynalı savaş mağdurlarından bahsederken gözleri dolan Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü John Kirby’nin iki gün önce, ölü sayısı 10 bini geçmişken tekrar ettiği üzere, ABD’nin İsrail’e çizdiği herhangi bir kırmızı çizgi de yok çünkü “İsrail kimseye açıklama borçlu değil.” Eğitimde, sağlıkta, kadın ve işçi haklarında “gelişmiş” dünya sıralamasının dibinde olan ABD’de savaş için her zaman kaynak var. Kendi vatandaşlarına hizmet edip etmemekte asla hemfikir olamayan ABD Senatosu’nun 100 üyesinden 99’u İsrail’e destek önergesine oy verirken tek yürek olabiliyor.  

Koşulsuz desteğin diğer unsuru, Filistin destekçilerini her alanda anti-Semitizm suçlamasıyla susturmak ve sindirmek. Filistin sempatisinin en yüksek mertebedeki ağızlardan dile getirildiği, solcuların sadece Filistin eyleminde gözaltına alınmadığı ve ifade özgürlüğü diye bir şeyin zaten olmadığı Türkiye’den "Özgür Dünyanın Lideri" rozetini kendi kendine takan ABD’ye bakarken bu ne kadar net görülebiliyor bilmiyorum: Ama son birkaç senede İsrail’in halk nezdinde sempati kaybetmeye başlamasının yarattığı isteriyle beraber işler çığrından çıktı. Siyonizm karşıtlığının, kendini açıkça ve gururla etno-milliyetçi olarak kurgulamış bir devleti eleştirmenin anti-Semitizm olduğu savı İsrail lobisinin en güçlü silahlarından. Örneğin, anti-semitizmin “pratik tanımını” uluslararası arenada kabul ettirme hedefindeki Uluslararası Holokost Anma Birliği’nin tanımı açmak için kullandığı 11 örnekten yedisi İsrail devletiyle ilgili: “İsrail politikalarıyla Nazi’lerinkini karşılaştırmak [anti-Semitizmdir]”, gibi. Senelerdir birçok insan hakları örgütü, birliğin kullandığı tanımın ifade özgürlüğünü ve Filistinliler için hak savunuculuğunu kısıtlamak için kullanılmaya müsait olduğunu ve nitekim kullanıldığını söylüyor. İki kavramın bilerek eşitlenmesinin karşısında duran sayısız seküler veya ortodoks Yahudi aktivist, insan hakları örgütü, gazeteci, akademisyen, sanatçı ve kampüs grubu var. Üniversitedeki ilk senemde, katıldığım ilk Students for a Free Palestine (Özgür Filistin İçin Öğrenciler, SFP) toplantısında odadakilerin ezici çoğunluğunun Yahudi öğrenciler olduğunu gördüğümden beri bu cemaatin Holokost başta olmak üzere tarihsel tecrübelerinden ve inançlarından güç alarak haksızlıklar karşısında sessiz kalmama kültürünü ve pratiğini hayranlıkla izliyorum. 

Son bir ayda haberi çıkan tüm hak ihlallerini, sindirme kampanyalarını yazmaya ne yer ne de vakit yeter; kendi hayatımdan örnekler vermekle yetineyim: En az beş arkadaşım tamamen barışçıl eylemlerde gözaltına alındı. Oğlumun Columbia Üniversitesi öğretim görevlisi olan çocuk doktoru kampüste öğrencilerin ifade özgürlüğüne destek veren bir mektuba 200 diğer akademisyenle birlikte imza attığı için, on binlerce üyeli Facebook anne gruplarında hakkında “bebeklerin kafalarının kesilmesini destekliyor” gibi iddialarla günlerdir devam eden bir işten attırma kampanyası var. 1 Kasım’da gittiğim, Rashid Khalidi, Ta-Nehisi Coates gibi isimlerin konuşmacı olduğu Filistin Edebiyat Festivali etkinliği, başvurdukları ilk dört mekân tarafından reddedildi.

Bir de ABD’nin beyazların üstünlüğü üzerine inşa edilmiş kültüründe Filistinlilerin (ve Arapların, Müslümanların, göçmenlerin, siyahların) sistematik olarak ve en başta medya eliyle eşit insanlıktan çıkarılması var. Milyonlarca taraflı haberin, Hollywood repliğinin, karikatürün, çoğu zaman da söylenen kadar söylenmeyenin, görmezden gelinenin yıllar boyu üst üste yığılmasıyla inşa edilmiş bir alt-insanlık hali. Almanya, Avusturya gibi ülkelerdeki durum da en az buradaki kadar vahim görünüyor. Bu ırkçılık ABD’de ve Batı’daki bir çok insanın bilinçaltında kök saldığı ve yerinden edilmesi çok zor olduğu için insanın karşısına çıktığında şiddet görüntülerinden daha çok can yakabiliyor. Oğlumun çok sevdiğim anaokulunun 9 Ekim’de “İsrail’de yaşanan trajik olaylar üzerine” yolladığı e-posta “kelimelerle anlatılamayacak şiddet eylemlerinin yıkıcılığından” bahsediyor ve çocukların bu gibi durumlarda yaşayabileceği duyguları ele almak için açıkçası çok faydalı tavsiyelerde bulunuyordu. Ama sonrasındaki şiddet eylemleriyle, 4000’den fazla çocuğun ölümünü gün be gün izlemiş olmamızla, bunun duygu durumumuzda yarattığı tahribatın çocuklarımıza nasıl yansıyabileceği ile ilgili tek bir kelime gelmedi. Batılı olmayanların eşit insan sayılmamasıyla ilgili iş hayatımdan sayısız örnek verebilirim, ama oto-sansür uygulamak zorundayım. Alman asıllı Amerikalı kayınvalidem “olaylar çok üzücü” diyor, “ama İsrail ne yapabilirdi, çaresiz kaldılar.” Holokost’la ilgili içselleştirilmiş bir suçluluk yaşadığını ekliyor, konumuz Gazze olduğu halde. Eşimin lise birde okuyan kuzeni “evet okulda bu konu çok konuşuluyor ama ben bilgi sahibi olmadığım için fikir sahibi de olmamaya çalışıyorum” diyor. “Ama İsrailli bir arkadaşım var, olaylardan çok etkilendi. Önümüzdeki yaz tatil için oraya gidememe ihtimalinden korkuyor.” 

Dünyanın en “karmaşık” meselesi

ABD’de, ve anladığım kadarıyla diğer Batılı ülkelerde, Filistin konusunda fikir sahibi olmayanların, başkalarının fikir sahibi olmasını istemeyenlerin ve Filistin yanlısı duruşu onaylamayanların ortaklaşa kullandıkları, çok sık duyulan bir argüman var: “Bu çok karmaşık bir mesele. Bu öyle iki tweet okumakla anlaşılacak bir mesele değil. Ne dediğini bilmiyorsun.” Marka işbirliklerini kaybetme pahasına gözünü karartıp çocuklar ölmesin fotoğrafı koyan hayalkırıklığı influencer bir acemilik yapıp yorumları kapatmayı unuttuysa, “rehinelerden bahsetmeyi unutmuşsun” yorumları ve dalgalanan İsrail bayrağı GIF’leri arasında her zaman şu kelimeler de okunuyor: “Keşke o kadar basit olsaydı.” 

Aslında o kadar basit ve ne kadar öğrenirseniz o oranda daha da basitleşiyor ama yine de argümanın işlevini irdeleyelim: Göğsünü gere gere Orta Doğulu, Arap ve Müslümanlardan nefret eden (bu satırları okuyan Türkiyeli okur bu grubun kendilerini Avrupalı ya da seküler saydığını düşünürse yanılır); soykırım yapılıyorsa da oh oluyor diyen kesimi kısaca sayılarını andıktan sonra bir kenara bırakacağım: ABD’lilerin ne kadar büyük bir değişim geçirdiğini anlatmak için paylaşılan ateşkes anketine göre seçmenlerin %66’sı ateşkes istiyor. Yani %34’ü ateşkes ilan edilmemeli, binlerce çocuk, on binlerce sivil daha öldürülmeli diyor. 

“Konu çok karmaşık” savı, normalde eşitsizlikler karşısında içi kanayan, gözünden bir damla yaş süzülen, bu konuda ise açıkça “ilgilenmiyorum ve/ya hak etmişlerdir” diyemeyen ABD’li liberal ve “ilericiler” için. İlerici denen kesim, ABD’deki seçmen spektrumunun solundaki insanlar: işçi hakları, trans hakları, kürtaj hakkı, cezaevi nüfusunun %40’ının siyahlar olmaması gerektiği, genel sağlık sigortası gibi ABD’de Demokrat Parti içinde bile tartışmaya açık olabilen şeyleri savunuyorlar. Kongre’de bir senatör (Bernie Sanders) ve 103 temsilciden oluşan bir İlericiler Kongre Grubu var (Kongre 100 üyelik Senato ve 535 üyelik Temsilciler Meclisi’nden oluşuyor). Missouri eyaleti temsilcisi Cori Bush’un 16 Ekim’de “sponsor” olduğu “İsrail ve Filistin’de ateşkes” önergesine bugüne kadar destek veren 17 temsilcinin tümü bu grubun üyesi. Yine not etmek gerekir ki bu 17 kişinin arasında tek bir beyaz insan yok ve ABD’de bu bir tesadüf değil. Önergenin resmi olarak sunulmasından günler önce temsilcilerin kapılarının çalındığını, yine o zamandan beri on binlerce seçmenin yorulmak bilmeden temsilcilerini ve senatörlerini arayarak ateşkes talebinde bulunduklarını düşünürsek, buranın kalpli demokrat dedesi Sanders dahil 87 “ilerici” seçilmiş, yaklaşık üç haftadır Gazze’nin bombalanmasını seyretmeyi tercih edip ateşkes çağrısında bulunmayı aktif olarak reddediyor. Çünkü mesele sivil halkın üstüne tonlarca bomba atmayı durduramayacak kadar karmaşık

Peki bize ne?

İki gerçek var. 

Birincisi, yaşadığımız şey toplu bir kabus. Filistinlilerin gerçeği, 1948’de İsrail devletinin kurulabilmesi için 700,000 insanın evinden sürülmesiyle başlayıp gün be gün devam eden etnik temizlik, Gazze’de soykırım, Batı Şeria’da işkence. Bu suçları, tıpkı dünyanın başka yerlerinde veya kendi şehirlerimizde, yanı başımızda yaşanan diğer suçlar gibi çeşitli mesafelerden izleyen bizlere düşense bir Black Mirror bölümünde yaşamak. Sabah uyanıp Instagram’da yanmış, kül olmuş, yıkılan binalar altında kalmış, üstleri başları kanlı çocukları, TikTok’ta “benimle hazırlanın savaş özel” videoları hazırlayan İsrailli asker kızları, Facebook’ta linç kampanyalarını görüp, Twitter’da 1984’e taş çıkartacak şeyler okuyup, bir yandan gelen kutularımıza yağan “Black Friday’e az kaldı bu indirimleri kaçırmayın” mesajlarını silmemiz, işe gitmemiz, iş yerinde bize sürekli profesyonelliğimiz (yani çenemizi kapalı tuttuğumuz) için teşekkür edilmesi, öğlen arasında yemek yerken elde telefon, ses çıkardığı için işten, okuldan atılan, kontratları iptal edilen, ödülleri verilmeyen insanların haberlerini okumamız, milyonlarca insan gün aşırı eylem yaptığı, temsilcilerine ateşkes için yalvardığı halde, vahşeti gözlerimizle gördüğümüz, yüzlerce fotoğraf, röportaj ve videodan izlediğimiz halde, gerçekleri bildiğimiz halde propaganda makinesinin hâlâ işlemesi, suratımıza pişkin pişkin yalan söylenmesi, bir ayda 10 binden fazla insanın biz öylece bakarken katledilmesi bir kabus. Ekim 2023’te başlamış bir kabus değil; ABD’de polis tarafından öldürülen siyahların videolarını da aynı şartlarda izledik. Ukrayna’da şehirlerin bombalanmasına, Yeni Zelanda’da canlı yayında cami taranmasına, 6 Şubat depremlerinde enkaz altında ölüme terk edilenlere, hepsine sosyal medya üzerinden çaresizce tanık olduk.

Fakat online olmanın ayyukuyla dehşetin ayyuku ilk kez böyle üst üste düşüyor. TikTok’ta sayısız gencin “hayatıma hiçbir şey yokmuş gibi devam edemiyorum, edenleri anlayamıyorum” demesi bir ilk. ABD’nin her bölgesindeki kampüslerde yaşanan değişim muazzam, ve o yüzden muazzam şekilde bastırılmaya çalışılıyor. Boycott, Divestment and Sanctions (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi, BDS) için boykot çağrıları ve ABD’de genel olarak alışveriş yapmama çağrıları ilk kez bu kadar yaygın. İlk kez bu kadar çok insanın medyanın, siyasetin, paranın birbirine takılı çıkar ilişkilerine karşı böylesi bir özgüvenle, “mesele benim anlayamayacağım kadar karmaşık” demeden itiraz ettiğini görüyorum. Benim ilk kez görüyor olmam ilk kez yaşandığı anlamına gelmiyor, ama potansiyel bir dönüşüm dalgasının zamanı gelmiş gibi hissediyorum.

İkinci gerçek, tam da yukarıdaki sebepten Filistinlilerle dayanışmaya mecbur olduğumuz. Black Mirror simülasyonundan çıkabilmenin tek yolu bu; kafamızı çevirmemiz için, unutmamız için, uyuşmamız için tasarlanmış mekanizmalara direnerek öfkemizin ve yasımızın bizi dönüştürmesine olanak tanımak. Kafamızı çevirirsek kaçıracağımız şey çok: Bir arada olmak. Yan yana yürümek. Dünyanın her yerinde sokakları dolduran milyonlarca insan. Japonya’da, kendilerini “ilgilendirmeyen” bir savaşa karşı çıkan eylemciler. Sabah 4’te evden çıkıp, Tacoma Limanı’ndan İsrail’e silah taşıyacak gemiyi durdurmaya çalışan yüzlerce Amerikalı. Belçika’da, İspanya’da, ABD’de İsrail ordusuna hizmet etmeyi reddeden sendikalı işçiler. Filistin davasıyla siyahların, Porto Rikoluların davalarının neden ve nasıl aynı olduğunu anlatan aktivistler. Filistin hakkında okumaya başlayıp Sudan’da, Kongo’da neler olduğunu öğrenen insanlar. Ders bırakma eylemi yapan liseli çocuklar. İşlerinden istifa eden, ödülleri reddeden, çağrıldıkları davetlere gitmeyen, para ve takipçi kaybeden, ölüm tehditleri alan ünlü veya sıradan insanlar. Ateşkes çağrılarına katılan anti-militarist eski ABD askerleri. Her gün birileri tarafından gerçek Yahudi olmamakla suçlanan, bazıları çevreleri, aileleri tarafından reddedilmeyi, bazıları hapse girmeyi göze alarak “bizim adımıza değil”, “‘bir daha asla’ herkes için geçerli” diyen barış ve adalet yanlısı Yahudiler. Ve elbette 75 senedir direnen Filistinliler. 

Filistin halkı destek istiyor

Bombardımanın başından beri hepimizin izlediği Plestia, Motaz, Bisan gibi Gazzeliler, kimi gazeteci, kimi savaştan önce video yaratıcısı olan, yaşları 17-25 arasında değişen bir avuç genç. Telefon şarj edip internete bağlanmanın giderek imkânsızlaştığı şartlarda her sabah uyanıp “hâlâ hayattayız” diyorlar ve Gazze’de işlenen suçları belgelemek için çoğu zaman hayati riskler alıyorlar. Paylaştıkları her video, milyar dolarlık propaganda düzenini dağıtıp yüz binlerce insanın gerçeğin bir dilimine tanıklık etmesini sağlıyor. Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te, İsrail içinde ve diasporada yaşayan Filistinlilerin yardım talebi, dünyanın herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan insanlarınkiyle aynı: Bizi görün, insanlığımıza tanık olun.     

Filistinliler, on yıllardır net bir dille ve ısrarla şunu diyor: “Buraya bakın. Yaşadıklarımızı görün. Gerçekleri paylaşın. Dayanışmanızı görünür kılın. Instagram’dan story atın. Video çekip yükleyin. Yazdıklarımızı paylaşın. Para göndermeyin çünkü paranın geleceği bir kanal, kullanılabileceği bir yer yok. Ölmemize engel olun. Ölürsek adımızı söyleyin. Boykot kampanyasına katılın. Tüketimlerinizi gözden geçirin. Eylemlere gidin. Sizden oy isteyen siyasetçilere baskı yapın. Telefon edin, e-posta gönderin ve ateşkes çağrısında bulunun. Pes etmeyin. Hemen şimdi ateşkes, ablukaya son, işgale son.” 

Bitirirken geçtiğimiz bir ayda bana en iyi gelen şeylerden biri olan bir But We Must Speak (Ama Söylemeliyiz) etkinliğinden alıntı yapmak istiyorum. Filistinli insan hakları hukukçusu, yazar ve öğretim görevlisi Noura Erakat’ın konuşmasından: 

“Size şu an yaşadığım sevinci anlatamam. Kaç haftadır yaşamadığım bir sevinç. Ama şu an burada sizin yanınızda yaşadığım sevinç: bir araya gelebilmenin sevinci. Atalarımıza verdiğimiz akdin. Bizden sonra gelecek olan nesillere verebildiğimiz akdin, mücadelemize dair verdiğimiz taahhütün sevinci: İnsanlığımız için mücadele ettik. Buradaydık. ‘Hayır’ dedik. Bir araya geldik. Ve korkmadık.”

Bir araya gelip korkusuz olabileceğimiz gelecek günlerin umuduyla. Başka türlüsü güç.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

Henüz Ölmemiş Çocuklar İçin

Telefonun ucundaki soykırım üzerine

12 Kas 2023

İllüstrasyon: Barış Şehri

YAZARLAR

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR