Bavuldaki dil

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.
Yazı: Yasemin Kaya ve Utku Özer
Sirkeci Garı, 60'ların başı. Peronda birbirini tanımayan ama aynı şeyleri taşıyan insanlar var: Bir tahta bavul, bir sağlık raporu, cepte bir tren bileti. Trenler batıya, Münih’e, oradan fabrikalara kalkıyor. Kimse uzun kalmayı düşünmüyor; iki yıl, belki üç, belki araba parası biriktirilecek, belki borç kapatılacak, belki biraz birikimle dönülecek.
Bekir Yıldız'ın Türkler Almanya'da romanı işte bu perondan, bu kalabalığın içinden başlar:
“İşte o gün, bu hava içinde bizleri götürecek trene, fırınlara saldıran aç insanlar gibi hücum ettik. Bir zamanlar atalarımız kılıçlarıyla Avrupa'ya sahip olmuşlar, şimdi bizler, pasaportlarımızla sığmıyoruz.”
O peronda kimsenin fark etmediği bir şey daha vardı: Bavullarda eşyanın yanında dil de, kültür de taşınıyordu. Fakir Baykurt yıllar sonra, Aras Ören'in Berlin Üçlemesi'ne yazdığı önsözde, Ören'in bavulunda getirdiği kültürü yeni kazanımlarıyla yoğurduğunu söyler. Aynı önsözde Baykurt, peronda başlayan hikayenin devamını tek cümleye sığdırır: "’İki yıl için’ diye getirilmişler, ‘beş yıl için’ diye avutulmuşlar, yirmi yıl geçmiş, ‘nedense’ dönmemişler." O "nedense"nin içine altmış yılı aşkın bir zaman sığdı.
İsviçreli yazar Max Frisch 1965'te, ülkesine çalışmaya gelen İtalyanlar için "İşgücü çağırdık, insanlar geldi" diye yazmıştı. Münih'e giden trenlerden de işgücü değil, insan indi. “Misafir” oldukları düşünülen o işçiler dönmedi, kaldı, üstelik ailelerini getirdiler, kimilerinin orada çocukları oldu. O çocuklar rüyalarını Almanca gördü. Ve kimsenin baştan planlamadığı bir şey oldu: Bu hayatların içinden doğan edebiyat, Almancayı da değiştirmeye başladı.
Misafirin diliyle konuşmak
Bütün hikaye bir kelimeyle başladı: Gastarbeiter, yani “misafir işçi”. Almanya’nın 1955-1973 arasında İtalya, İspanya, Yunanistan, Türkiye gibi ülkelerden getirdiği işçilere verilen ad. Adın içinde bir geçicilik, bir tür son kullanma tarihi var. Misafir kapıdan girer, çayını içer, kalkar gider; Türkçede bir de misafirliğin kısası makbuldür, deriz. Yani kelime, kalıcılığı en baştan reddeder. Gelene de şunu fısıldar: Burada belli bir süre kalacaksın ama sen buranın asli unsuru değilsin.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
1960'larda Türkiye'den Almanya'ya "misafir işçi" olarak giden yazarların edebiyatta yarattığı dönüşümün izini sürdük. Ela Lee’nin kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı "Ceyda"yı inceledik.
02 Eki 2026

İLGİLİ OKUMALAR


