Atalay krizinden Gezi’ye bakmak: Dava nasıl bugüne geldi?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, milletvekili seçilmesine rağmen hakkındaki yargılamanın durdurulmaması ve tahliye edilmemesi Anayasa Mahkemesi’nin iki ayrı kararında hak ihlali olarak nitelendirilen TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın tahliyesine yine karşı çıktı. AYM’nin ilk kararından sonra yaptığı değerlendirmede bu karara uymayacağını belirten ve bununla yetinmeyerek tarihte ilk kez AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan Yargıtay’ın kararı yargı kurumları arasındaki krizi derinleştirecek. Zira Yargıtay, hem Anayasa Mahkemesi’nin kararı için “hukuki değeri yok” dedi hem de AYM’nin Yargıtay’a ve mahkemelere talimat gibi karar yazamayacağını belirtti.
Atalay ile ilgili karar bir yandan tartışılıyor ancak bu noktaya gelinmesine neden olan Gezi davası ile ilgili tartışmalar unutulmuş görünüyor. Oysa ki bu dava ile ilgili tartışmalar da sonlanmayacak. Zira bu davada ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilen iş insanı Osman Kavala ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı bugüne kadar uygulanmış değil ve AİHM kararlarını denetlemekle yükümlü Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye için yaptırım sürecini başlatmış durumda. Aynı davada 18 yıl hapse mahkûm edilen Atalay ile Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’in dosyaları da önce AYM ardından AİHM yolunda.
Türkiye’yi sarsan Gezi
Kutuplara bölünmüş, yaşanan bütün olayları durduğu noktaya göre yorumlayan insanlar açısından artık Gezi eylemlerinde neler yaşandığı, davanın nasıl bu aşamaya geldiği de unutulmuş başlıklar. Aslında “unutturulmuş” olduğunu söylemek daha doğru…
2013’te, Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmek istenmesi üzerine başlayan ve Türkiye geneline yayılan eylemler, bu davanın ana konusu. Milyonlarca kişinin katıldığı eylemlerin Kavala tarafından finanse ve organize edildiği de mahkemeler ve Yargıtay’ın ortak kabulü…
Bu iddia ile hazırlanan iddianamede, Gezi eylemlerinin organize edilmesinde sacayağını oluşturan isimler; “Soros, Maroviç, Kavala” olarak sıralanıyordu.
İddianame, Soros’un Açık Toplum Enstitüsü yoluyla iktidarları değiştirdiği, Sırbistan’da kurulan Otpor’un ABD bağlantılarıyla, para karşılığında iktidarları değiştirmek için çalıştığı, Kavala’nın da Soros ve Otpor bağlantıları ile Gezi’yi planlayarak, finanse ettiği temeline oturtuluyordu.
2013’teki Gezi eylemlerinden 6 yıl sonra hazırlanan 657 sayfalık iddianamenin neredeyse tamamında bu iddiayı kanıtlamaya yönelik tezler, konuşmalar, görüntüler, uçak biletleri vardı. Bunların tamamı yerel mahkeme, istinaf mahkemesi ve Yargıtay kararına da konu edildi. Bütün aşamalarda bu iddianın doğru olduğu belirtildi. Cezaların gerekçesi de bu…
6 yıl önceki tablo
İddianameyi ve kararları okuyanlar, Otpor’un ne olduğu, hangi sembolleri kullandığı ve Gezi’de bunların nasıl tekrarlandığına dair tezlerle karşılaştı. Telefon dinlemeleri kayıtları ise bu iddiaların arasına serpiştirildi ve kanıt olarak gösterildi. Ancak bu iddiaların ortaya çıkışında gariplikler var.
Gezi eylemlerinin başlangıç tarihi 27 Mayıs 2013. Hemen birkaç gün sonra, Otpor’la ilgili ilk yazılar çıkmaya başladı. Otpor’la Gezi’yi ilk ilişkilendiren isimlerden biri yazar Banu Avar’dı. "Ulusalcı" kimliğiyle tanınan Avar, 31 Mayıs 2013’te önce Gezi’yi eleştiren şu satırları kaleme aldı:
“BDPKK öncülüğünde Taksim’de Gezi Parkı’nın yok edilmesini protesto eden kalabalık birden kendini uluslararası bir harekatın öznesi olarak buldu! Olay çok önceden hazırlanmış görünüyor, ama kalabalıkların bundan haberi yoktu… Bir anda olay dünya çapında Twitter ve Facebook’ta ‘en çok izlenen’ oldu… Taksim meydanı yabancı muhabir ve muhbirle doldu… New York Times da meydanda, İngiliz haber ajansları da… ‘Occupy (işgal)’ adıyla anında sosyal medya pompalandı! Uluslararası Olimpik Komitesi’ne çağrı mektupları yayımlandı. Reyhanlı’da kılları kıpırdamayan Boğaziçi’li öğretim üyelerinden bir kısım Batı’lı dostlarına şikâyet dilekçeleri yolladı. İsveç’te alternatif ‘Nobel’ ödülü almış olan TEMA Vakfı meydandaydı. Bianet adlı site ‘KENT Dostluk ve Dayanışma Hareketi’ olarak ortaya çıktı! Tabii ki ‘International Coalition’ damgası taşıyorlardı…”
Avar, 1 gün sonra, 1 Haziran’da ise açık biçimde Otpor’la Gezi’yi ilişkilendiren satırları kaleme aldı:
“2004-2005 yıllarında ‘Turuncu Darbe’ sahnelenmiş ülkelerde gazetecilik yaptım. Ukrayna’da, Kırgızistan’da, Lübnan’da, Gürcistan’da, Kosova’da, durumu belgeledim. AK Parti hükümeti ülkeyi iç savaşın, bölünmenin eşiğine getirdi. Ne hukuk kaldı ne adalet! Böyle süreçler turuncu harekat için uygun süreçlerdir. Halk sıtma ile ölüm arasına hapsedilir… Ama yanlış yönlendirilmelere karşı dikkatli olmak da şarttır. OTPOR ve CANVAS batı istihbaratının DARBE örgütleridir. Sıkılı yumruk amblemi sosyal medyada insanları galeyana getirmektedir. Akılla bilinçle hareket etmeyen kitleler provokasyona açık olurlar. Sonu Mısır’dır, Libya’dır! Mübarek 40 yıl ABD’ye hizmet etmiş, kullanım süresi bitince sosyal medya üzerinden örgütlenen OTPOR hareketiyle kafese tıkılmıştır…”
Bütün 'semboller' bu yazıda
Avar’dan bir gün sonra ise iddianameye ve kararlara neredeyse aynı biçimde yansıyan ilginç bir yazı kaleme alındı. “Güncel Meydan” adlı sitede yayımlanan uzun ve detaylı yazıyı Erhan Sandıkçı isimli bir genç kaleme almıştı:
“…Beni böyle bir yazı hazırlamaya iten, burnuma gelen çok pis kokular oldu… 2011’de Kuzey Afrika’dan başlayıp Suriye’ye yayılan 'Arap Baharı' küresel çetenin işidir. Sosyal medya ve Sivil Örümcek Örgütleri öne çıkmıştır… 31 Mayıs’ta akşam ve gece süren eylemlerde bulundum. İstiklâl Caddesi'ndeki büyük kalabalıktan önce gerçekleşen eylemde, grubun önünde polisle tartışan bazı kişilerin kafasına taktığı kaskta '#OCCUPYTURKEY' yazması dikkatimi çekti… Türkiye ve dünya gündemi listesinde ise en üstte '#DirenGeziParkı' vardı.
Facebook’ta ise 'Occupy Turkey' adlı sayfa, bu eylemler hakkında en hızlı bilgilerin paylaşıldığı, güncel gelişmelerin aktarıldığı sayfa oldu. Sayfa 1 Haziran saat 03.00 civarında 16 bin üyeye sahipken aynı gün saat 23.00’te 40 bin üyeye ulaşmış durumda. Büyük olasılıkla da eylemlerin gidişatı bu sayfadan yönlendirilmeye çalışılacaktır. 'Occupy' işgal etmek anlamına geliyor. Bu slogan ilk kez 2011’de Wall Street’teki eylemler için kullanıldı… 'Occupy Wall Street' eylemlerinin başını OTPOR-CANVAS çekiyordu. OTPOR, Balkanlarda ortaya çıkmıştı ve Yugoslavya'yı parçalayan 'sivil' direnişleri örgütlemişti. ABD'nin dış ülkelerdeki satılık görevlileri beslemek için kurduğu NED'den aldığı destekle ABD'nin 'devrim' plânlarını gerçekleştiren bu örgüt daha sonra isim değiştirerek farklı ülkelerdeki 'sivil' operasyonlarda da kullanıldı. CANVAS, OTPOR'un kurucuları tarafından kuruldu ve OTPOR çalışmalarını yine durdurdu.
'Occupy Turkey' sayfası Gezi Parkı sürecinin, başından itibaren etkili bir parçası oldu… 'Occupy Turkey' sayfası ise Tayyip Erdoğan'ın ODTÜ'ye tanklarla girmeye çalıştığı, muhalif öğrencilerin biber gazı ve tazyikli suya boğulduğu dehşet olaylar gerçekleşirken kuruldu. O tarihteki paylaşımlara bakıldığında ODTÜ'ye destek eylemlerine de yön vermeye çalıştığı görülüyor. Belki de ODTÜ olaylarına karşı gelişen tepkilerle bir halk hareketi oluşturmayı düşünmüşlerdi, o yüzden sayfayı o dönemde açtılar… Bu fitilin Soros tezgâhıyla yakıldığını bilen vatanseverler, olabildiğince yüksek sesle meydanlara çıkıp sürecin denetimini ele almalı. 'Tam bağımsız Türkiye' diye inlemeyen bir meydandan çıksa çıksa karşıdevrim çıkar.”
Bu uzun yazı, Gezi eylemleri sürerken onlarca site tarafından kullanıldı. Kimsenin bilmediği sitedeki yazı her yere yayıldı. Yazıda, Otpor ve Canvas’ın farklı ülkelerdeki girişimleri ve kullanılan “yumruk havada” sembolünün nasıl ülkelere göre değiştiğini gösteren görseller de vardı. Daha ilk günden Gezi ile Otpor, Soros birbirine bağlanmıştı. Yazı, iktidar tarafından kanıt olmaksızın sahiplenildi.

6 Haziran tarihli bazı gazetelerde Turuncu devrim, Arap Baharı gibi hareketlerin mimarı Otpor’un Gezi ile Türkiye’de sahne aldığı haberi vardı. 8 Haziran’da ise Soros bağlantısı iddiaları. 10 Haziran’dan itibaren eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Cumhurbaşkanlığı danışmanı Yiğit Bulut, YouTube’a yüklenen Türkçe altyazılı video kaydından hareketle Gezi’nin arkasında Otpor’un olduğu iddialarını dillendirdi. İktidara yakın medyaya iddialar iyiden iyiye yayıldı. Devamında, Gezi’de olan biten hemen her eylemin bir ajanda kapsamında yapıldığı haberleri çıkmaya başladı.
İddianame ve kararlar
İddianameye ve iddianameyi esas alan kararlara bakıldığında, hepsinin odağında, Otpor ve "occupyturkey" olduğu görülüyor. İddianamede, “Kalkışmanın başladığı ilk tarihlerde gösteri grubunun önünde polisle tartışan bazı kişilerin taktığı kasklarda ve giydikleri tişörtlerde #occupyturkey yazısı yer almaktadır. Gösterilerin temel olarak örgütlendiği alan olan Twitter'da en çok kullanılan etiketlerden birisi #occupyturkey’dir. 'Occupy Turkey' sayfası, ODTÜ'de 18 Aralık 2012 tarihinde başlayan ve günlerce süren öğrenci eylemleri sırasında kurulmuştur…” ifadeleri, bu örgütlerin sembolleri, Soros bağlantısı, ODTÜ iddiası aynı biçimiyle yer aldı.
İddianameye konu soruşturmayı başlatan, hakkında cemaat soruşturması bulunan firari Savcı Muammer Akkaş’ın dosyasına giren polis fezlekesinde de benzer ifadeler ve Osman Kavala’ya yönelik suçlamalar açık biçimde belirtiliyordu.
Türkiye ne yapacak?
Gezi davası böyle olgunlaştırıldı. Kavala, 2017’de gözaltına alınıp tutuklandığında dosyada bu iddialar vardı. İddianame hazırlanırken cemaate bağlı hâkim ve savcıların verdikleri dinleme kararları ile oluşturulan dosya, polis müdürlerinin hazırladığı fezleke kullanıldı. Kararlar da buna paralel olarak verildi. Gezi’de olup bitenlerle ilgili “gariplik” aranıyorsa, bu kronolojiye de dikkat etmekte fayda var.
Türkiye, 2019’dan bu yana Kavala’nın sivil toplumu sindirmek amacıyla tutuklandığına hükmeden AİHM kararını uygulamıyor. Bu nedenle Avrupa Konseyi’nin AİHM kararını uygulamaması nedeniyle yaptırım kararı verdiği ilk ülke olma unvanını da kazandı!
AİHM kararlarının uygulanmasını denetlemekle yükümlü Bakanlar Komitesi, uzun bir sürecin ardından Gezi davasındaki kararın kesinleşmesiyle bir dizi karar aldı. Türkiye’ye de kararın uygulanması için süre tanıdı. Bu sürenin ardından yaptırımlar hayata geçirilecek.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) yaptırım kararının iki sonucu var.
Birincisi, “Magnitsky mevzuatı” olarak bilinen yaptırım. Bu yaptırım, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Kavala’nın serbest bırakılmaması hâlinde, bundan sorumlu savcı ve hâkimler ile sorumlu makamlara karşı soruşturmalar açmasını öngörüyor. AKPM, bu konuda ülkelere çağrı yapacak.
Kararın ikinci sonucu ise “AKPM’nin Türk delegasyonunun kimlik bilgilerini sorgulayabileceğini” anımsatması. Bu durum, oy hakkının askıya alınabileceği anlamına geliyor. AKPM’nin beklentisi ise “İnsan hakları savunucusu Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılması için Türk makamlarıyla en üst düzeyde ilişki kurulması.”
Kulislerde, Türkiye’nin ilk düşüncesinin “zaman kazanmak” taktiğini yeniden devreye sokmak olacağı belirtiliyor. AKPM ile temas yürütülerek, hukuki tartışmayı uzatmak bir yöntem. AKPM’ye tutukluluk ile hükümlülük arasındaki farkın anlatılarak, yargı sistemine müdahale edilemeyeceği savunması ile gidilmesi bekleniyor. Ancak bu yöntem sonuç vermezse, bu kez kararın uygulanıp uygulanmayacağı tartışılacak. Tavsiye kararının ilk etapta Türkiye’nin oy hakkının askıya alınması sonucunu doğurmayacağı, bunun için henüz zaman olduğu yorumları da yapılıyor. İktidarın eğilimi, kararı hemen uygulamak yönünde değil. Cumhurbaşkanlığı’nın da bu görüşe neredeyse tamamen kapalı olduğu konuşuluyor, ancak bu durumda yaptırımları göğüslemek kaçınılmaz olacak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Gökçer Tahincioğlu, Can Atalay krizinden Gezi davasına bakıyor. Davanın nasıl açıldığını ve bugüne nasıl geldiğini anlatıyor. Boğaziçi Direnişi'nin 3. yılında Rona Şenol, eylemlerin neden ilk günkü gibi devam ettiğini değerlendiriyor.
03 Oca 2024

YAZARLAR

Gökçer Tahincioğlu
Gazeteci ve yazar. 1997-2018 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde muhabir, haber müdürü ve köşe yazarı olarak çalışan Tahincioğlu, 2019’dan beri T24 internet sitesinde Ankara Temsilcisi ve yazarlık görevlerini üstleniyor.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




