Biyogüvenlik Kurulu Nerede?

Biyogüvenlik Yasası
Türkiye’de Biyogüvenlik Yasası ve GDO Yönetmeliği, 26 Eylül 2010’da yürürlüğe girdi. Bu yasaya göre GDO’lu ürünler veya içeriğinde binde 9’un üzerinde GDO olan ürünlerin etiketlerinde “Genetik yapısı değiştirilmiştir.” yazması gerekiyordu. 2010 senesinde Türkiye’ye giren ve 800’ün üzerinde üründe kullanılan mısır, soya, kanola ve pamuk GDO içeriyordu, ancak etiketlerinde GDO’lu olduğu yazmıyordu. 2020 senesine dair bir bilgi paylaşmak güzel olurdu elbet. Buna engel olan durum ise, 2018 senesinde Biyoteknolojik tarım ve gıda ürünleri denetimini üstlenen ve özerk bir kurum özelliği taşıyan Biyogüvenlik Kurulu’nun, 703 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile önce kaldırılması, bir sene sonra da Tarım ve Orman Bakanlığı’na devredilmesi.
Biyogüvenlik Nedir?
Transgenik ürünlerin olası risklerinin değerlendirilmesi ve kontrol altına alınması. Biraz daha açmak gerekirse, modern biyoteknolojinin insan sağlığı ve çevreye zarar vermeden uygulanmasını sağlamak için alınması gereken politik ve işlevsel önlemlerin toplamı denebilir. Biyogüvenlik Kurulu’nun görevi de, Biyogüvenlik Kanunu’nun 10. Maddesine göre bu amaca hizmet ederek bağımsız, hiçbir organ, makam, merci ve kişinin emrine tabi olmadan yerine getirmekti.
GDO’lar, Glüten İntroleransı ve Yeşil Devrim
1943 itibariyle Yeşil Devrim’in babası sayılan Norman Borlaug’un önderliğinde, dünya kıtlığına son vermesi amacıyla hibrit tohumlar geliştirilmeye ve dünyanın dört bir yanına yayılmaya başlandı. 1953 senesinde ise o güne kadar buğdayla ilişkilendirilmemiş, çok nadir görülen, adı konulmamış olan çölyak hastalığı, ilk kez buğday ile ilişkilendirilip, hastalık olarak tanımlandı ve bu tarihten sonra çölyak hastalığının görülme sıklığı yetişkinlerde 4, çocuklarda 11 kat arttı. Bunun ardında yatan nedeni, eski FDA (U.S. Food and Drug Administration) başkanı David Kessler şu şekilde açıklıyor: “Genetik mühendislikle yeni bir yiyecek çıkarıp onun moleküler yapısını değiştirirseniz, yeni bir protein üretebilirsiniz. Fakat bazen bu proteinler yeni bir alerjen olabilir.”
Günümüzde çölyak hastalarının, toplam dünya nüfusunun %1’ine ve intoleransa sahip olanların %5’e sahip olduğunu da düşünürsek, henüz insanoğlu GDO’ya karşı yeterince dirençli değil.
Küresel gıda şirketleri ve onların beslediği bilim insanları ise suçluyu başka yerde arayarak, glütenin kendisine atıfta bulunuyorlar bir süredir. Fakat binlerce yıldır insanoğlunun temel gıda maddelerinden biri olan buğdayın, yalnızca son 70 senedir bize zarar veriyor oluşu biraz olsun şaibeli. Burada devreye, kapitalizmin çarkları giriyor. Zira yapılan şey yanlış ise geri dönmektense, bundan yeni bir iş alanı yaratılması sistemin kanında var.
İçeriği Bilmek ya da Bilmemek
Birçoğumuzun gıda tedarikinin bir numaralı yerlerini göz önünde bulunduralım; süpermarketler. Farklı yiyeceklerin, kendine has kokularının hiçbir şekilde hissedilmediği, dokunma, tatma gibi duyulardan son derece uzak bir ortamda, genellikle göze ve etiket okumaya dayalı bir alışveriş, bir beğenme söz konusu. Üreticiyle, üretilen ürünün hammaddesiyle karşılaşmanın kesinlikle olmadığı bir yerde, güvenilirliği sağlayan şeyler de bu nedenle marka ve onun sahip olduğu sertifikalar.
1950’lere kadar gidildiğinde, tütünün insan sağlığı açısından zararlı olduğu bilim dünyasınca kabul edildi fakat bu sigara firmalarını hiçbir şeyden alıkoymadığı gibi, 2000’li yıllara kadar da etiketlere taşımadı. Bu durumda, ilk ciddi GDO tartışmalarının 1990-2000’lerde yapıldığı bir dünyada, GDO’ların insan ve doğa yaşamına olası zararları, etiketlere 2030 senesinden önce basılmayacak mıdır?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

