Böyle de eğlenenler var!

Biiiiz! Biiiiz! Fakat bu çelimsiz kız “siz”in hanginize yetişecek? İhtiyar genç yüzlerce insan sanki avuçlarını patlatmaya azmetmişlerdi, durmadan alkışlıyorlardı
Böyle de eğlenenler var!

Mehmet Selahattin, 18 Ocak 1930

Kulaklarımızda kayaya çarpan büyük dalgaların uğultusunu duyarak, renk, ziya, musiki ve şehvetin birbirine karışıp kasırga halinde ortada döndüğü bir kalabalığın arasına karıştık. Arkadaşım benim sersemlediğimi görerek;

“Dikkat!” dedi. “Çarparsın.”

“Yok canım.”

“Öyle deme. Köhne gemilerin kayaya çarpması daha tehlikeli olur!”

Arkadaşın hakkı vardı. Burası açık denizler kadar korkunç bir saha idi. Hayal ve masal âlemindeki yarısı balık yarısı insan deniz kızlarını andıran çıplak hayaletlerin dolaştığı bu açık denizde en tecrübeli adam bile bocalıyabilirdi.

Arkadaşa dedim ki:

“Biz şöyle bir kenara çekilsem fena olmaz. Malum ya zevk anın…”

Mısrayı tamamladı:

“…mirsadı ibretten temaşasındadır.”

Varyete programı zengin olmalı idi. Bu anda çıplaklar memleketinden gelmişe benzeyen sarışın bir kız, sahnede kadın işvebazlığının neler yaratabileceğini vücudunu bir bambu kamışı gibi eğip bükerek ispata çalışıyordu.

Salondan dehhaş bir fırtına koptu:

“Biiiiz! Biiiiz!”

Ve şakır şakır alkış sesleri. Bir genç daha iyi alkışlamak için az kaldı masanın üstüne çıkacaktı. Mamafih, nazar-ı dikkati celp etmiş olmak gayretini güden yalnız o değildi. Çıplak kafalı, miyop bir adamın da gözlüğünün dürbün gibi camları yetişmiyor gibi iki gözlüğü üst üste takmış onu seyrediyordu.

İhtiyar, genç yüzlerce insan sanki avuçlarını patlatmaya kastetmişlerdi. Durmadan alkışlıyorlardı:

“Biiiiz! Biiiiz!”

Arkadaşa döndüm:

“Yahu, bunların hepsi ‘Biz!’ diye bağırıyor. Bu zavallı çelimsiz kız hangi birine yetişsin?” dedim.

Öyle masalar var ki üzerleri içkinin envaı teşhir edilen birer küçük müskirat sergisine benziyor: Likör, konyak, vermut, şampanya, şarap, viski, votka…

Garsonlar tek ayak üstünde kimseyi rahatsız etmeden âdeta seker gibi, uçar gibi koşuyorlar. Ne devrilen bir tek masa ne basılan bir tek ayak.

Uzaktan birer damla kan lekesi gibi görünen yarı boyalı dudakları, tırmalamaya hazır gibi duran parlak, sivri tırnaklarıyla aramızda dolaşan 20. asır Havvaları, bu yüz binlerce mumluk yalancı güneş altında ne kadar tabii, güzel görünüyorlar.

Bir an geliyor ki gözlerimizde onların kıvrak endamı, burnumuzda onların keskin kokuları ve gönüllerimizde tutuşup alev haline gelen hasretleri dolaşmaya başlıyor.

Bu nazeninlerden bir tanesi de bizim masaya yaklaşmak üzereydi ki arkadaşımın “Dikkat, çarparsın!” tavsiyesi hatırıma geldi.

Dedim ki:

“Ne dersin? Geliyor.”

Lakayt cevap verdi:

“Geleceği varsa göreceği de var.”

“Nasıl savacaksın?”

Cevap vermeye vakit kalmadan öteki de nazik görünmeye çalışan bir tavırla yanımıza sokulmuştu. Fransızca konuşuyordu:

“Nasıl? Birer bardak şampanya?”

Arkadaşım hürmetle yer göstererek;

“Ah matmazel!” dedi. “Sizi gördükten sonra şampanya kimin hatırına gelir. Biz şampanya niyetine sizin duda…”

Sözünü yarıda bırakarak küçük bir reveransla uzaklaştı. Arkasından dedim ki:

“Acemi bir şey olacak. Bizden yağ çıkmayacağını anlamalı idi.”

Güldü.

“Kim bilir belki senin göbeğine aldandı.” dedi.

Biraz sonra onu benim birkaç mislimde çeki taşı gibi ağır siklet bir adamla dans ederken görünce arkadaşıma hak verdim. Kızcağız sahiden de yağlıya meraklı.

Bir başkası da baston yutmuş gibi sipsivri, upuzun bir delikanlıyı yakalamış, çevirip duruyordu. Artık umumi bir curcuna başlamıştı. Herkes rastgele bir kadını koluna takıp meydana çıkıyordu. Cazbant köşesinde dünyanın en velveleli bir havasını çalıyordu. Bir ara ortada çarpılan omuzlar, erkek temasları altında kıvranan beller ve birbirine karışan yüzlerce ayaktan başka bir şey görünmez oldu. Bu esnada masalarda şampanyalar patlıyor, hususi locaların perdeleri arkasında heyecanlı sahneler cereyan ediyordu. Sarhoş bir kadın, yanakları tepinmeden al al olmuş, masasını bir türlü bulamıyor, başı dönmeye başlayan bir başkası da sert bir kamçı gibi sinirleri uyandıran caz seslerine oturduğu iskemleden ayak uydurmaya çalışıyordu.

***

Akşamcılardan birine sormuşlar:

“Yahu bu rakıdan ne zevk bulursunuz? Kekremsi bir içki, midenizi yakıp kavurur. Ya o sonunda sızmalar, âleme maskara olmalar nedir?”

Tiryaki gülmüş:

“Ha, işte o başlangıçla bitim arasında bir zaman vardır ki dünyanın bütün zevkleri ona feda olsun.”

Şimdi ben de size “Bu bar eğlencesinden ne anlıyorsunuz? Sıhhatiniz gidiyor, paranız gidiyor.” diye çıkışacağım amma tiryakinin dediğini tekrar edecek olursanız korkarım ki size kestirme bir cevap bulup veremeyeceğim.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Her türlü sanat: Varyete #60

varyete, bis, ibret, Reflector dergisi, Vasfi Rıza, Nuh'un Şakası

17 Oca 2023

vodvil

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR