Cumhurbaşkanlığı seçimi neden ikinci tura kalmamalı?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Neden muhalefetin en güçlü adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu, seçimleri ilk turda kazanmalı? Öncelikle şu ifade edilmeli ki, Kemal Bey’e oy verilme sebebi genel olarak, ona karşı derin bir hayranlıktan veyahut onun kusursuz bir lider olduğuna dair sarsılmaz bir inançtan kaynaklanmıyor.
Nitekim, Millet İttifakı tabanında Ekrem İmamoğlu veyahut Mansur Yavaş’ın en doğru aday olduğu kanısı nispeten daha yaygındı. Kemal Bey’in, kamuoyunun İmamoğlu’na veya Yavaş’a olan teveccühünü görmezden gelerek kendi adaylığını “dayatması” birçok gözlemci tarafından demokratik anlayıştan uzak bulundu. Cidden, seküler ve cumhuriyetçi cenah, Kemal Bey’in birçok söylemine katılmakla beraber, bazı hareketlerini de eleştirel bir çerçevede değerlendirmekte; bazı politik manevralarını talihsiz bulmaktaydı.
Köprüden önceki son çıkış
Bununla beraber yaklaşan seçimlerin Türkiye için adeta köprüden önceki son çıkış olduğu hususu ise son derece açıktır. Türkiye, artık çoğu açıdan otoriter ve partizan kaynak dağıtımına müstenit bir tek adam rejimiyle yönetilmektedir. Doğal olarak seçimin ikinci tura kalması durumunda, Türkiye’deki iktidarın değişmeme olasılığı bir hayli yükselmektedir.
Kemal Bey’e eleştirel bakan ve Millet İttifakı’nın tabanının önemli bir kısmını teşkil eden gruba göre aynı zamanda da, karşılarındaki söz konusu iktidarın inşa ettiği düzen, adeta bir korku imparatorluğudur. Bu bağlamda ise Kemal Bey daha yeğlenir olarak tasavvur edilmektedir. Cidden de Türkiye’nin önündeki seçim rastgele bir demokratik seçimden ziyade, hem iktidar hem de muhalefet için “ölüm-kalım” niteliği taşımaktadır. Seçimin muhalefet tarafından kaybedilmesi halinde Türkiye’nin Belarus çizgisinde bir otoriter rejime dönüşme ihtimalinin artması, 2011’den beri istikrarlı şekilde ivmelenerek düşen kişisel hak ve özgürlükler endekslerinden anlaşılabilir.
Nitekim seçimi AK Parti kazanırsa, örneğin İBB’ye kayyum atanması ve İmamoğlu’nun hüküm giymesi ihtimalinin yüksekliği; buz dağının sadece görünen kısmıdır.
Esas sebep ranta dayalı kaynak dağıtımı
Berk Esen ve Şebnem Gümüşçü’nün “Why Did Turkish Democracy Collapse? A Political Economy Account of AKP’s Authoritarianism” başlıklı makalesinde gösterdiği üzere Türkiye’de demokrasinin çöküşü ve iktidarın kişisel hak ve hürriyetleri mütemadiyen ihlal etmesinin sebebi; AK Parti’nin yüz milyarlarca dolarlık kaynak dağıtımıdır. Bu bağlamda şekillenen sınıflar arası koalisyonun serbest seçimler aracılığıyla iktidardan ayrılma maliyetinin ve bunun sonucu olarak da iktidara rakip odakları hoşgörme maliyetinin artmasıdır. Ortada yüz milyarlarca dolar değerindeki bir rant ve partizan kaynak dağıtımı ağı mevcuttur. Bu, en iyi kamu ihalelerinin yürütülüş biçimlerinden anlaşılabilir.
Esra Çeviker Gürakar’ın “Kayırma Ekonomisi” çalışmasında, 2004 ile 2011 yılları arasında imzalanan 49 bin 355 yüksek değerli kamu ihalesinin %38’ini AK Parti ile doğrudan bağlantılı firmaların aldığını, %45’iniyse çoğunlukla AK Parti ile gayri resmi bağlantıları firmaların aldığını tespit etmesi, bu partizan kaynak dağıtımının ampirik olarak ortaya koyulması açısından manidardır.
Hülasa, AK Parti, iktidardan düşerse sadece meclisi veyahut hükümeti kaybetmeyecek; bu eşi benzerine nadir rastlanan, bahsedilen kaynakları da beraberinde yitirecek ve bunlar sebebiyle (doğal olarak) hukuksal bir kovuşturmayla baş başa kalabilecektir. AK Parti için işin ucunda sadece Cumhurbaşkanlığı makamı veya Cumhurbaşkanlığı makam arabası olan 5 buçuk tonluk, Mercedes S600 zırhlı Maybachler yok, çok daha fazlası var. Öyle ki bu olgular seçimi kaybetmenin maliyetini AK Parti ve iktidar odakları için arşa çıkarmaktadır.
Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Ak Parti, bu seçimi demokratik bir rejimdeki sıradan bir seçim minvalinde idrak etmemektedir; bu daha ziyade bir “ölüm kalım seçimi" olarak tasavvur edilmektedir. AK Parti yönetici eliti için seçimlerin kaybedilme olasılığı, en karanlık kabuslarından daha karanlıktır. Bu bağlamda seçimin kazanılması için en radikal, en kestirilemeyen ve en tehlikeli politikaları uygulamaları gayet olanaklıdır.
Risk almaya değer mi?
Esasen bu seçimi kaybetmek, muhalefet ve Türkiye’deki demokratik rejimin geleceği için de bir o kadar kabustur. 2011’den beri süren ve adım adım hızlanan otoriterleşme dalgası, 2028’e kadar katlanarak devam ederse; artık Türkiye’de rejimin çok başka bir niteliğe kavuşması; son derece olasıdır. Bu sebeple muhalefet ve Türkiye’deki demokrasinin geleceği nezdinde seçimin kazanılması kelimenin tam anlamıyla bir zarurettir. Peki Millet İttifakı seçimi neden birinci turda kazanılmalı, zira bu işin ikinci turu yok mudur?
Vardır elbette, fakat bunu değerlendirirken; yukarıda artiküle edildiği gibi Mayıs 2023 seçimlerinin, demokratik bir rejimdeki sıradan bir seçim olmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Öncelikle ampirik davranmak adına basitçe anketlere göz atalım. En önde gelen 9 anket şirketinin mart ayında yaptığı Cumhurbaşkanlığı seçimi anketlerinin ortalamaları şöyle:
Kemal Kılıçdaroğlu %48,4, Erdoğan %43,8, Muharrem İnce %5,5, Sinan Oğan %2,2.
İncelediğim çoğu Mart-Nisan anketlerinde Kemal Bey ilk turda %50 barajını geçememekle beraber birinci gelmekte ve Erdoğan da kendisine ikinci sırada yer bulmaktadır.
Varsayalım ki cidden de 9 anket şirketinin ortalaması doğru çıksın. Kemal Bey birinci çıkmasına rağmen seçim ikinci tura kalsın. Bu sonuç AK Parti’nin yönetici elitleri nezdince nasıl idrak edilecektir?
Erdoğan, 1989 Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçimlerinden sonra ilk kez sandıktan birinci çıkmamış, Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı geçerek %50 barajıyla arasında sadece %1,6’lık bir oran kalmıştır. Yani iktidar ve buna bağlı yüzlerce milyar rant ve sermaye hiç olmadığı kadar tehlike içerisindedir. Artık AK Parti için ortada varoluşsal bir mücadele mevcuttur.
Peki böyle bir ruh hali içerisinde bulunan, devletin tüm kaynakları emrine amade olan neo-patrimonyal rejim bu durumda nasıl bir tavır alır? Zira Kemal Bey cidden “Çankaya Yokuşu’nu” çıkmak üzeredir. Bu ruh halinde olan bir iktidar, iki hafta sonraki seçimi kazanmak için elinden ne geliyorsa yapacak, imkanların sınırlarını zorlayacaktır.
İki haftalık süreçte, incecik bir ip üstündeki bir otoriter rejimin ne gibi radikal politikalar izleyeceği ve bunun toplumda ne kadar büyük bir şok dalgasını tetikleyebileceğinin cevabını belki de bize Haziran-Kasım 2015 dönemi verebilir. Bu süreçte AK Parti’nin gözünü karartıp ne kadar radikal ve şoke edici politikalar izleyeceğini muhalefetin kestirmesi ve daha da ötesi bunları geri püskürtebilmesi çok zordur. Bu, muhalefetin siyasi beceriksizliği veya yeteneksizliğiyle alakalı bir durum değildir; bu eldeki kaynaklarla ilgidir.
Muhalefetin sahip olduğu kaynaklar ve sesini duyurabildiği mecralar tartışmasız olarak AK Parti’den çok daha az ve sınırlıdır. Nitekim muhalefetin karşısında, kışın kan dondurucu soğuğunda, 10 binlerce insan enkaz altında canları için feryat ederken, gözünü bile kırpmadan sosyal medyayı kendi politik saikleri için bloke eden bir iktidar söz konusudur. Bu iki haftalık süreçte, iktidar odaklarının bu seçimleri “varoluşsal” bir mesele olarak algıladıklarında ne gibi uç hamlelere başvurabileceklerinden şüphelenmemek cidden epey zor.
İnce ve Oğan’ın oy oranlarının bu dokuz anketin ortalamasına göre sırasıyla %5,5 ve %2,2 olduğunu görüyoruz. İnce ve Oğan’ın toplamda %10 üstünde aldığı ve profesyonel bir anket şirketi tarafından yürütülen bir anket var mıdır? Taradığım birçok anket arasında rastlamadım.
Nitekim hatırlanırsa Akşener, 2018 seçimlerinde 100 bin imzayı birkaç saatte topladı ve %7 civarında bir oy aldı. Oysa imzaları İnce’nin dört, Oğan’ın beş günde toplayabilmesi gerek örgütlenme gerekse kamuoyu teveccühü açısından ciddi şüpheler uyandırmaktadır.
Tüm anketler nezdinde şu açık ki: Kılıçdaroğlu, muhalefetin birinci adayı olarak yerini almaktadır ve tüm anketlerde ilk iki sırada bulunan kişiler aynıdır. İnce veya Oğan, oylarını iki katına çıkarsa dahi (ki son dönemde özellikle İnce’nin öfkeli retoriği sebebiyle bırakın oylarının iki katına çıkmasını; kamuoyunun kendisine olan teveccühünde bir düşüş meydana gelmektedir) bu sıralama değişmemektedir. Bu bağlamda tüm ampirik veriler ışığında İnce ve Oğan’ın ikince tur olsa bile, bu ikinci tura kalma ihtimallerinin olmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, bu nokta açıksa, o zaman şu soru sorulmalıdır; risk almaya değer mi?
AK Parti iktidarı döneminde dünyaya gelmiş, hayatı boyunca AK Parti’den başka iktidar görmemiş ve artık açıkçası artık bıkmış birisi olarak cevabım: Hayır, asla bu riski almaya değmez.
Bu seçim, muhalefet için riske atılabilecek, sıradan bir seçim değildir; köprüden önceki son çıkıştır. Bir daha vurgulamak isterim: Eğer, gidişatın gösterdiği üzere Kılıçdaroğlu ve Erdoğan ikinci tura kalırsa iki haftalık süreç içerisinde iktidarın nelere başvurabileceğini düşünmek tüyler ürperticidir.
Türkiye’de iktidarın değişmesini isteyen odaklar açısından, her ne kadar bu odakların belli bir kısmıyla ideolojik olarak tam uyuşmasa da; Kılıçdaroğlu’nun özgürlükçü bir demokrasiyi kurma vaadi ve parlamenter sisteme geçişi temel esas prensip olarak vurgulanması umut vericidir. Bu bağlamda muhalefetin, seçimin ikinci tura kalma riskini almasının sonucu olarak birçok ciddi sorunla karşı karşıya kalacak olması gayet olasıdır. Nitekim, muhalefetin ve muhalif kamuoyunun böyle bir riski alma lüksü mevcut değildir.
Alp Buğdaycı, Ludwig Maximilian Münih Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde lisans öğrencisidir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.



