Denizin dibi, bir son mudur?

Taleb Alrefai'nin romanı "Kaptan" üzerine, kitabın 2022 Talat Sait Halman Çeviri Ödüllü çevirmeni Zafer Ceylan ile söyleşi.
Denizin dibi, bir son mudur?

Taleb Alrefai'nin romanı "Kaptan" üzerine, kitabın 2022 Talat Sait Halman Çeviri Ödüllü çevirmeni Zafer Ceylan ile söyleşi.

Birkaç cümleyle bu kitapla tanışma yolculuğunuzdan, çevirirken hissettiklerinizden ve sizde bıraktığı etkiden bahsedebiliriz.

Modern Arap edebiyatı üzerine yoğunlaşmış bir akademisyen olarak Taleb Alrefai’yi tanıyor ve takip ediyordum ancak eserlerini okuma fırsatım olmamıştı. Kendisinin, Kaptan’ın aynı zamanda editörlüğünü de yapan Prof. Dr. Mehmet Hakkı Suçin’le iletişime geçip romanlarından birinin Türkçeye çevrilmesini rica etmesiyle gelişen bir süreç. Tüm romanların pdf’si gönderilmiş, hangisinin çevrileceği bana bırakılmıştı. Kaptan’ı seçerek belki de başıma büyük bir bela almıştım, hiç bilmediğim bir terimce, bambaşka bir jargon ama arkaya dönüp baktığımda Talât Sait Halman Çeviri Ödülü ve sonrasında kitabın tanınması, okunup beğenilmesi, şimdi bana ‘iyi ki’den başka bir şey dedirtmiyor.

Bir eseri oluştururken yazarların kurgu içindeki karakterlerle, yarattıkları kahramanlarla yeri geldiğinde bütünleşmesi, aynı kimliğe bürünmesi gibi çevirmenler ve okurlar da aynı hissiyatı, aynı bütünleşmeyi yaşamak, deneyimlemek isteyebiliyor. Yazarın eserini kaleme alırken büründüğü ruh hâliyle çevirmenin çevirinin başına oturduğunda büründüğü ruh hâlinin birbirine benzer olduğunu düşünüyorum. Kaptan Ali Nâsır en-Necdî’nin yaşadıklarını kafasında ne kadar yaşadıysa yazar, çevirmen olarak siz de bir o kadar yaşıyorsunuz. Geçmişin sadeliğine olan özlemini hissediyor, denize olan tutkusunu tadıyor ve son olarak dalgaların ortasında onunla beraber çırpınıyorsunuz. Çeviri bittiğinde son noktayı büyük bir saygı ve tören edasıyla koyduğumu hatırlıyorum. Düşünüp durduğum belirli yerleri var örneğin hâlâ, zaman zaman açıp okuyarak zihnimi dinlendiriyorum.

"Şiir yazmaya kalksaydın bütün şiirlerin deniz için olurdu" diyor. “Doğru” diyorum ben de, "herkes kendi sevdiceğine şiir yazar.”

Uzun zamandır okuduğum, denizle kurulan bağın bu kadar derin ve gerçekçi anlatıldığı en etkileyici romanlardan biri. Siz bu ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsanın denizle olan bağını birçok büyük isim konu edindi. Ernest Hemingway, Jack London, Herman Melville, Halikarnas Balıkçısı… Bundan sonra da başka isimlerce yine binlerce kez konu edinilecek. Denizin bilinmeyenleri, içinde sakladığı maceralar insanları kendisine çekmeye devam edecek. İnsanın o devasa varlık karşısında yaşadığı korku, şaşkınlık, merak ve sevgi yine yüzlerce, binlerce kurguya kaynak olacak. İnsan ile deniz arasında bir bağ kurulabilmesinin nedeni olarak insanoğlunun sonsuzluğa uzanan zihni ile denizin sonsuzluğa uzanan derinlikleri arasında bir benzerliğin olmasını gerekçe gösterebilirim. İnsanın kendi zihninde aradığı cevapları, kendince, kendi zihnine benzer bir ayna olarak görebileceği denizde bulma çabası. Bilge bir varlık konumundadır burada deniz. Bu demek değildir ki her gelip geçene cevaplar bulur. Denizin de seçtiği, derinliklerini açmayı kabul ettiği insanlar olur. Alrefai’nin eserine can veren, Kuveyt’in efsanevi kaptanı Ali Nâsır en-Necdî de böyle bir isim bence. Bizim bu ilişkiyi tam manasıyla anlamamız mümkün değil, dışarıdan gözlemleyebildiğimiz kadarını bilebiliriz ancak.

"Kaptanlar, denizin soyundan gelen ve onun azametinden izler taşıyan küçük çocuklardır aslında. Her kaptan, denizin sırrından bir damla taşır ruhunda."

Arka kapakta okuduğum; bir boğulma haberinden yola çıkılarak kurgulanan bir hikâye aslında bir biyografiye dönüşüyor sanırım?

Tam anlamıyla bir biyografi olduğunu söyleyemem. Bana kalırsa bu, herhangi bir gazetede yer alan, kimileri için önemsiz addedilebilecek basit bir haberin kurgulanarak bir roman seviyesine yükseltilmesi. Bu beceri de tamamıyla Taleb Alrefai’nin kendi başarısı. Yaratıcı yazarlık üzerine dersler veren bir akademisyen olduğunu da belirteyim ayrıca.

Burada kendi okumalarım, gözlemlerim neticesinde bir başka noktaya daha değinmek isterim aslında. O da sadece Alrefai’nin değil, kalburüstü olarak tarif edebileceğimiz çağdaş Arap yazarlarının yakın geçmişlerini kurguya dökebilmelerindeki başarıları. Arap edebiyatına bu yönden baktığımızda birçok isim sayabilirim size: 1919 Devrimi’ni merkezine aldığı Kahire Üçlemesi ya da 52 Devrimi sonrası kaleme aldığı sembolik romanlarıyla Necib Mahfuz değil sadece; bir Filistinli olarak yaşadıklarını kurgulayan Gassan Kanafani; üzerlerinden iki koca Körfez Savaşı geçmiş Iraklı yazarlar Ali Bedr, Sinan Antoon, Ahmed Saadavi, İnam Keçeci, vd.; başlarından geçenleri günlük olarak yazsalar roman olacak Suriyeli yazarlar Halid Halife, Nuri el-Cerrah ve daha niceleri; petrolün serüvenini keşke kendisinden okuyabilseniz diyeceğim Suudi asıllı yazar Abdurrahman Munif; Mısır polis devleti dediğimizde akla ilk gelen isim Sunullah İbrahim… Yakın siyasi tarihleri bile çağdaş Arap edebiyatında bu derece yer etmişken toplumsal değişimlerin/dönüşümlerin işlenmemesi mümkün mü? Ben, Arap yazarların ustalık payını, yaşadıklarını kurguya dökebilmelerinde buluyorum.

Romanın arka planında Arap kültürüne ait âdetler, konuşma biçimleri, kültürel öğeler de yer alıyor. Bu açıdan baktığımızda çok zengin bir alt metni var aslında.

Kesinlikle. Hem çeviribilim bağlamında hem sosyolojik bağlamda kültürel zenginliği barındıran bir metin. Çeviride en çok zaman harcanan yerler belki de. Yeme-içme kültürü, aile içerisindeki hiyerarşi, dua cümleleri… Türkiye’de genellikle hor görülen ancak içerisine girdiğinizde görebileceğiniz saf ve samimi duygular. Romanın İngilizce çevirisinde dua cümlelerinin çoğunun atıldığını söylesem ne dersiniz? Oysa Arapların günlük yaşantısında, kültürlerinde yer edinmiş, sıradan bir şeymiş gibi ağızdan bir anda çıkıveren ifadeler bunlar. Vefat etmiş bir yakınının adı geçtiğinde onun için rahmet dileme, karşısındaki kişiden bir iyilik gördüğünde ona hemen hayır duası etme… Yemek kültürlerinden de örnek verebilirim aslında. Metinde geçen bir yemek adı örneğin: Murebyen. Karidesli pilav. Onu çevirirken ‘okur da o kadar tembel olmasın, merak ediyorsa araştırıp baksın’ diyerek ‘murebyen’ şeklinde de bırakabilirsiniz, ‘hadi işlerini kolaylaştırayım’ deyip aşağıya bir dipnot da ekleyebilirsiniz ya da direkt ‘karidesli pilav’ yazıp geçersiniz. (Kendi tercihimi söylemeyeyim burada.) Hepsinin artıları ve eksileri var. Buradaki tek gerçek, çevirmenin o sözcük için bir karşılık bulmadan önce o yemeği malzemelerinden tutun yapılışına kadar öğreniyor olması. Günün sonunda bunlara erek metinde karşılık bulabildiğiniz ölçüde bir kültür aktarımı yapmış oluyorsunuz sonuçta.

Bu zenginliklerden biri de incilerin çıkarılma hikâyesine ortak olmamız. Bu denli gerçek anlatımı da oldukça ilgi çekiciydi, siz de çevirirken bu konu hakkında araştırmalar yaptınız mı?

Çeviriyi Ayrıntı Yayınları'na teslim ettiğimde romanın sonunda anlatıda geçen bazı ayrıntıları okurun zihninde daha belirgin kılacağını düşündüğüm ve internetten bulup eklediğim birkaç fotoğraf da vardı. Sonrasında eserin orijinalinde olmaması ve telif sıkıntısı yaratabileceği sebebiyle kaldırdık onları. Anlatımı bu denli gerçekçi yapan belki de anlatılanların fotoğraf karelerindeki gibi bu denli gerçek olması. İnci avcısının bir fincan kahveyle tek bir hurmadan oluşan kahvaltısı ve gün sonuna kadar boğazından başka bir lokma geçmeyişi bile çekip götürüyor sizi o gerçeklere.

Sadece bunlar da değil. Denizcilerin olmazsa olmaz şarkıları, türküleri: Heyamolalar! Eğlenceyi seven bir millet Araplar. Onlarda biraz daha çalgı çengiye dönüyor bu işler.

Şimdi sadece fotoğraflarda kalmış böyle bir yaşamı, kültürü görünce insanın üzülmemesi elde değil. Bu hayatın bir parçası olmuş Kaptan Ali Nâsır en-Necdî’nin kendisini denize teslim edişini bunları gördükten, okuduktan sonra daha iyi anlıyorsunuz.

Kitapta ilgimi çeken noktalardan biri erkeklik/korku ilişkisine sık sık değinilmesi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben bunun hayat karşısında değil de deniz karşısında duyulan korku olduğunu düşünüyorum. Necdî’nin sürekli sorguladığı gibi yanı başında durduğunda koskocaman olan o gemilerin denizin içinde belli belirsiz bir noktaya dönüşmesi… Bildiklerinizin bilmediklerinizin yanında ancak bir ceviz kabuğunu doldurabileceği devasa bir varlık karşısında hissedebileceğiniz duygu, kadın ya da erkek fark etmez, öncelikle korku oluyor.

“Denize âşık bir adam olarak açtım gözlerimi, hâlâ da öyleyim. Bu dünyaya onun kasıklarından gelmişim gibi her ânım denize olan özlemle dolu.”

Son olarak, Necdi’nin denizle kurduğu bu bağın derinliği gerçekten çok etkileyici. Çok içselleştirilen bir aidiyet meselesi gibi aslında. Biraz daha geniş çerçeveden bakınca bir insan-doğa ilişkisi okuyoruz diyebilir miyiz?

Ben bunu, insan-doğa ilişkisi bağlamında genişletmekten ziyade insan ve deniz özelinde düşünmeyi yeğlerim. Gerçekten de içselleştirilen bir aidiyet meselesi ama bu aidiyet tamamen denize yönelik, sadece deniz için. Yukarıda da söyledim, Kaptan Ali Nâsır en-Necdî’nin denizle olan özeli, denize olan aidiyeti. Tek dileğim, Talât Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu’nun da ifade ettiği üzere, Necdî’nin hikâyesinin Türkçenin unutulmayacak gemicilik hikâyeleri arasına girmesi ve okurun zihnindeki algıları yıkarak onu bambaşka sularda yelken açmaya teşvik etmesi.

Biraz Arap edebiyatı hakkında da konuşalım mı?

Kaptan Ali Nâsır en-Necdî için deniz ne anlam ifade ediyorsa Arap edebiyatı da benim için aynı anlamlara geliyor sanırım. Küçükken yaz aylarını "boş geçirmeyeyim diye" birkaç kez gönderildiğim Kuran kurslarında öğrendiğim Arapça alfabe dışında hiçbir bilgim ve ilişkim yokken sonrasında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı'nda -özellikle belirteyim, Prof. Dr. Rahmi Er’in derslerinde- tutkuya ve hayranlığa evirilen bir süreç…

Sanırım günümüz Arap edebiyatını tanımlayacak olsam "derdi olan bir edebiyat" olarak tanımlarım. Düşünsenize, yüz yıldır devam eden bir Filistin trajedisi, iki büyük Körfez savaşı görmüş bir Irak, devasa bir geçmişi özümsemekle reddetmek arasında boğuşan bir Mısır, petrolle beraber bırakın ekonomilerini, kültürleri bile baştan aşağı değişmiş koca Körfez ülkeleri, sömürgeden kurtulabilmek için milyonlarca insanını kaybetmiş Cezayir, Fas ve Tunus… Başlarına çökmüş despot rejimleri, diktatörleri saymak bile sona kalıyor. Bu insanlar için güvenli bir sığınaktan başka ne olabilir ki edebiyat? Bunu kaçmak, sineye çekmek, sessiz kalmak olarak düşünmeyin lütfen. Aksine en muhalif seslerini buradan çıkarmışlardır.

Yukarıda da belirttim, Arap yazarlarının bence en önemli yanı yaşadıklarını, yakın geçmişlerini hemen kurguya dökebilmeleri. Derdi olmadan yazamaz insan. E bunca dert içinde yazmamış olsalar sorun olurdu. Haddimi aşmak gibi düşünülmesin ama ben de iyi bir okur olarak nitelendirebilirim kendimi. Eskisi kadar olmasa da Türkiye’den biraz küçümsenerek bakılıyor Arap edebiyatına. Oysa Arap edebiyatı metinlerinin arka planlarındaki, satır aralarındaki, alt metinlerindeki derinliği öyle uçsuz bucaksızdır ki kimi zaman derya içre olup deryayı bilmeyen balık gibi dönenip durursunuz ortada. Bilim tarihinin yolunun belli bir dönemde Arapça üzerinden geçmiş olması, ona dinî anlamdaki perspektifinin yanı sıra felsefi bağlamda da bir derinlik katmıştır. Arap edebiyatının kalburüstü sayılabilecek edebiyatçıları, Arapçanın bu yönünü özümseyebilen isimlerdir. Onun bu yönünün Türkiye’de daha tanınır ve saygın hâle gelmesi için de sanırım biz Arap edebiyatı çevirmenlerinin omuzlarına daha büyük bir sorumluluk yükleniyor.

Son olarak Arap edebiyatından Türkçeye çevrilmiş üç kitap önerisi alsak sizden…

Üç eserle sınırlamak çok zor ama şunları sayabilirim:

  • Tayeb Salih, Zeyn’in Düğünü, (Çev. Timur Aşkan), Ayrıntı Yayınları
  • Adania Shibli, Küçük Bir Ayrıntı, (Çev. Mehmet Hakkı Suçin), Can Yayınları
  • Halid Halife, Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok, (Çev. Hümeyra Rızvanoğlu Süzen), Delidolu Yayınları
  • Abdelillah Benarafa, Cüneyd-i Bağdadi- Hikmetin Peşinde, (Çev. Ahmet Hamdi Can) Ketebe Yayınları
  • Hoda Barakat, Akdeniz Sürgünü, (Çev. Mustafa İsmail Dönmez), Delidolu Yayınları
  • Nihad Siris, Sessizlik ve Gürültü, (Çev. Rahmi Er), Jaguar Yayınları
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1Kitap1Mekan1Kitap1Mekan

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Denizin Dibi, Bir Son mudur?

Sayfalardan dev dalgaların gürültüsünün yükseldiği, bambaşka bir kültürün sesi; Kaptan.

24 Haz 2023

Denizin Dibi, Bir Son mudur?

YAZARLAR

1Kitap1Mekan

Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!

İLGİLİ OKUMALAR