Edebiyatçının istismar işbirlikçisi olarak portresi

Andrea Skinner ve tüm hayatta kalanlar için.
Edebiyatçının istismar işbirlikçisi olarak portresi

Tetikleyici içerik: Aşağıdaki yazı çocuk istismarı üzerinedir ve kimi okurlar için tetikleyici olabilir.

Temmuz’un ilk haftasında, Nobel ödülü sahibi ünlü edebiyatçı Alice Munro’nun kızı Andrea Robin Skinner, Toronto Star’da çocukken maruz bırakıldığı cinsel istismarı ve annesinin kendisini istismar eden üvey babası Gerald Fremlin’i suçlamadığı gibi nasıl hayatının sonuna kadar onunla evli kaldığını anlattığı bir açık mektup yayımladı. Skinner’ın maruz kaldığı cinsel istismar, kendisi 9 yaşındayken başlayıp ergenlik yıllarına kadar devam etmişti. Munro, geçen Mayıs’ta 92 yaşında hayatını kaybettiğinde yazılan vefat ilanlarının hiçbirinde “pedofil kolaylaştırıcı” sıfatı kullanılmıyordu. Batı’daki tüm hatırı sayılır yayınlar, bu trajedi üzerine yazıp çizmeye devam ederken de bu kelimelerin hâlâ her yerde yazdığı söylenemez.

Andrea Robin Skinner’ın hikayesi, kendimi okurken bulduğum bir başka pedofil (ve cinayet) dosyasının hemen ardından ekranımda belirdi: 11 yaşından itibaren yine üvey babasının cinsel istismarına maruz kalan Madeline Soto, baharda ölü bulunmuş, kısa süre sonra katilin üvey babası olduğu ortaya çıkmıştı. Skinner ve Soto’yu düşünürken, aklıma önce Didik Didik Freud’un bir bölümünde bahsedilen, 1800’lerin sonunda Avusturya’da çok sayıda çocuğun aile içi cinsel şiddete uğradığı bilgisi düştü. Sonraysa hemen Rayka Kumru’nun 2017’de konudan bahsederken paylaştığı “Türkiye’de her dört çocuktan birinin cinsel istismara maruz kaldığı tahmin ediliyor ancak elimizde net bir bilgi yok; çünkü örtbas ediliyor” açıklamasını düşündüm. 

Çocuk istismarı trajik olduğu kadar evrensel ve çağlardır devam eden bir suç. Mağdurların konuşamadığı, konuşsalar dahi korunacakları bir sistemin olmadığı Türkiye’deyse çocuk istismarı üzerine yazmak belki daha bile zor. CANAN’ın Anadolu’da cinsel istismara göz yuman bir anneyi de konu edindiği, şu anda İstanbul Modern’de sergilenen video masalı İbretnüma, gazeteci Büşra Sanay’ın Kardeşini Doğurmak kitabı, her dinlediğimde ağladığım “Ünzile” aklıma geliyor. 

Çocuk evliliklerinin meşru olduğu, Ensar Vakfı soruşturması reddedildiğinde milletvekillerinin ağzı kulaklarında birbirlerini tebrik ettiği memleketimizde çocuklara cinsel istismar konusunu bitirene kadar konuşacak olsaydık herhalde yıllarca başka bir konu konuşamazdık. 

Yaratıcı dünya, erk sahipleri ve istismarı, örneklerin belki %99’unda birebir suç sahibi erkekler üzerinden okumaya daha alışkın: Woody Allen, üvey çocuğu Dylan Farrow’u istismar ettiği için her nasılsa hiç ceza almadı, bugün diğer üvey kızıyla evliyken filmleri hâlâ Cannes gibi dünyanın en büyük film festivallerinde gösterilip ayakta alkışlanmaya devam ediliyor. Roman Polanski, 13 yaşında bir çocuğa cinsel saldırı suçundan ceza alıp ABD’den kaçtıktan sonra film yapmaya devam etti ve 2019’da, Venedik Film Festivali’nde ödül aldı. Bill Cosby’nin aralarında en az bir çocuğun da olduğu çok sayıda kişiye cinsel saldırıda bulunduğu ortaya çıktıktan sonra çoğu kurum onunla bağlantısını kesse de kendisine 2002’de verilen Başkanlık Ödül Madalyası (Presidential Medal of Freedom) elinden alınmadı. 

  • Bu erkeklerin ve Alice Munro’nun ortak noktası ise yarattıkları kurgu dünyaların kişisel suç ve suç ortaklıklarının önüne konulup korunması yönündeki içgüdü.

Skinner’ın 90’larda, artık yirmili yaşlarına geldiğinde Alice Munro’ya yazdığı, yaşadığı cinsel istismarı ilk defa anlattığı mektup “Yıllarca beni suçlamandan korktuğum için bunu sana hiç söyleyemedim” diye başlıyor. Cinsel istismar mağduru çocuklar, bir gün konuşabildiğinde ilk söyleyecekleri/söyledikleri şeylerden biri bu. Munro’nun kızının çocukken maruz kaldığı istismarı hem Fremlin hem de Munro ölene kadar gerçek anlamıyla dünyayla paylaşamaması da hayatta kalmayı başarsa bile ne kadar incinmiş olduğunun altını çiziyor. 

Munro tekrar eden istismardan haberdar olduğunda kendisi hem Kanada’da hem de dünyada ünlü bir yazar, bekleneni yapıp artık yetişkin olmuş çocuğunun yanında yer alsa sadece ülkesinin değil, dünya kamuoyunun da arka çıkacağı bir figür. Ama Skinner’ın ifadesinden bunun yerine “yaşananların kendisiyle Fremlin arasında olduğunu” söylediğini ve konuya daha fazla dahil olmadığını öğreniyoruz. Skinner’ın mektubunu takip eden aylarda Munro, Fremlin’le paylaştığı evden birkaç aylığına taşınsa da sonra geri dönüyor ve hiçbir şey olmamış gibi ortak hayatlarına devam ediyorlar. Munro, 2013’te Nobel ödülü kazandıktan sonra konudan bahsetmek zorunda kaldığında “İstismarı çok geç öğrendim, kocam zaten hastaydı ve onu çok seviyordum” gibi bir açıklama yapıyor. 

 Alice Munro’nun öyküleri ve romanları zor durumlarda önemli seçimler yapmak zorunda kalan, kendilerine karşı büyük suçlar işleyen erkekleri affetmeye karar veren kadınlarla dolu. Andrea Skinner’ın mektubu yayımlanalı beri, Munro’nun hayranları bu temaların kendi hayatına kurgudan daha yakın olduğu, yazarın kusurlu kadın karakterlerinin de kendi aile hayatındaki suçun üstünü kapattığı seçimlerden filizlendiği gerçeğiyle yüzleşiyor. 

“Sanatla sanatçıyı ayırmak gerekir mi?” sorusuna geri döndüğümüzdeyse ortaya Munro’nun artık hayatta olmamasıyla da bağlantılı, çokkatmanlı bir mesele çıkıyor: 2017’den bu yana dünyayı kasıp kavuran cancel kültürü salgını, çocuğunun cinsel istismara uğradığını öğrendikten sonra faille ilişkisini devam ettirmiş ölü anne karşısında çok da bir şey yapamıyor. İnsanın sosyal bir varlık olması üzerine kurulu cancel kültürü, temelinde dünyada kalan tek rol ve etki alanımızın tüketmek olduğu gibi bir fikri benimseyen boykot hareketleri, çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar karşısında güdük ve eğreti kalıyor. 

Çocuk istismarı vakalarında pedofiller %2’lik bir dilimi kapsar, %98’lik dilim “normal” görünümlü insanların “oportünist” eylemlerde bulunmasıyla gerçekleşirken (Kumru, 2017) olası bir failin Alice Munro’nun kitapları artık okunmuyor, Woody Allen’ın filmlerini kimse izlemiyor diye istismarda bulunmaktan vazgeçmeyeceği ortada. Ayrıca pek çok anne gibi Alice Munro’nun da kendisine uygulanacak sosyal yaptırımlar ya da amiyane tabirle “rezil olma” korkusuyla mı tamamen eylemsiz kaldığını, yoksa her insanın içindeki iyilik ile kötülük arasında çok karanlık bir yere mi gittiğini bilmiyoruz. 

Tam burada, Bruno Bettleheim'ın peri masallarını psikanaliz üzerinden incelediği araştırmalarda, masalların orijinal versiyonlarında antagonistin gerçek anne olduğu, bu karanlık figürün özelliklerinin zamanla (ki bu zaman tarihsel olarak milliyetçiliğin yükseldiği, annelerin seri asker doğurmakla görevlendirildiği bir zaman) üvey anne karakterine taşere edildiğine de değinmekte fayda var. Düşünmekten pek hoşlanmadığımız “karanlık yer” konusuna ise az sonra döneceğim.

Psikiyatr ya da alanda çalışan birisi değilim, ama sade vatandaş olarak fikrim şöyle: Çocuklara yönelik cinsel istismarı engellemek cancel ile, boykotla değil, ancak Andrea Skinner gibi istismara uğrayan çocukların bir dakika bile düşünmek zorunda kalmadan konuşabilecekleri ve sonrasında herkes tarafından korunup desteklenecekleri bir dünyada mümkün olabilir. O dünyayı yaratmak ise cancel'lamaktan daha zor, ama imkansız olmadığına inanmak isterim. 

Peki son olarak, günün sonunda Munro’nun kalesi edebiyat bu konunun neresine düşer? Tam burada Otessa Moshfegh’in okudukça içimi karartan ama yine de sevdiğim, bir ıslahevinde geçen Eileen’ini, Toni Morrison’ın bebeğini öldürmek zorunda kalan köle annesini ve hatta Ercan Kesal’ın Anadolu’nun karanlığından bir an bile duraksamadan bahsettiği, kolumu kanadımı kıran Peri Gazozu’nu düşünüyorum. Zira edebiyat birbirimizin gözünün içine bakarak konuşmaya utandığımız konuları, tabuları konuşmaya devam etmemizi de mümkün kılıyor, hatta film ve tiyatroyla beraber kurgunun farklı çeşitleri belki de bu kadar dürüst olabildiğimiz tek yer. Edebiyat, insan olma spektrumunun en karanlık ve en aydınlık uçlarına giderek çirkin gölgelere de, dünyada belirli anlarda—mesela şimdi—kırıntısını bulamadığımız bir tür umuda da eşit mesafeden bakabilmemiz için bir şans veriyor. 

Dünyada hikayesini anlatmış her Andrea Skinner’a karşı, binlerce hiçbir şey söyleyememiş kız ve erkek çocuk olduğunu biliyorum. Aynı şekilde insanın karanlığı tanıyarak, bazen bu karanlıktan geçip hayatta kalırken dünyaya güvenmeye devam etmesinin yolunun edebiyattan geçtiğini de...

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

⬛️ Yaz karanlığı

Alice Munro, edebiyat ve insan olma spektrumunun en karanlık ve en aydınlık uçları üzerine...

20 Tem 2024

CANAN'ın İbretnüma videosundan bir kare (2009) Sanatçının izniyle.

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR