Evdeki hesap üniversiteye uydu mu?

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer ve Zafer Yenal
Ünlü sosyal bilim dergisi Daedalus bir süre önce dünya çapında devam eden üniversite tartışması kervanına katıldı. Derginin son sayısı birçok farklı konuda son derece ilginç makaleleri biraraya getiriyor: Üniversitelerin geçirdiği tarihsel dönüşümler, başarılı ve başarısız örnekleriyle uluslararasılaşma çabaları, Coursera, Minerva gibi platformlarla artan dijitalleşme, araştırma ile eğitimi biraraya getiren Humboldtçu hibrit modelin karşı karşıya kaldığı çoklu ekonomik, meşruiyet ve ifade özgürlüğü krizleri, yeni ulusal modeller, Katar’daki Northwestern, Çin’deki Duke gibi popüler uluslararası ortaklıklar, krizlerle birlikte ilk gözden çıkarılan ve kaynakları kesilince giderek ufalan sanat ve beşeri bilimler odaklı kurumlar…
Üniversitelere dair bu kapsamlı ve katmanlı gündemin varlığı, meselenin bize üniversitenin sadece üçüncü (yüksek) kademe bir eğitim kurumundan ibaret olmadığını gösteriyor. Karşımızda toplumun her kesimini pek çok açıdan etkileyen ve bir yandan da yaşanan toplumsal dönüşümlerden etkilenen bir meta kurum var. Ve tüm bunlar sadece öğretim ve araştırma faaliyetleriyle sınırlı da değil. Üniversiteler bulundukları çevreyi sosyal ve fiziksel olarak şekillendirebiliyor.
Üniversitenin geçmişi
Üniversite eğitimi, 1950’lerde yaygınlaşmaya başladı. Yüksek öğrenim sadece elitlerin erişebildiği bir ayrıcalıkken 2. Dünya Savaşı’ndan sonra önce orta sınıflar ve sonra alt sınıfların da erişebildiği kitlesel eğitime doğru bir geçiş yaşandı. 2000’lerde ise bu genişleme, özellikle gelişmekte olan ülkelerde daha da hızlandı. Aynı dönemde ileri kapitalist ülkelerde demografik duraksamalar öne çıktı ve piyasalaşma baskısı altında mevcut üniversite sistemleri dönüşme sürecine girdi.
Türkiye, kendine benzer ülkelere paralel bir şekilde yükseköğrenim havuzunu genişletti. Modern üniversiteler 1933’te İstanbul’da başladı, ancak yükseköğretim sisteminde asıl genişleme 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde oldu. 1946’da Ankara Üniversitesi kuruldu ve 1980’e kadar üniversiteler metropollerde ve ikinci kademe büyükşehirlerde yoğunlaştı. 1982’de YÖK’ün kurulmasıyla yükseköğretimde karar alma süreçleri merkezileşti ve 1992’de 21 yeni kamu üniversitesi kuruldu. 2000 sonrasında ise sayısal büyümede ciddi bir sıçrama yaşandı.

2000 sonrası büyük dönüşüm
AKP iktidara gelene kadar Türkiye’nin yükseköğretim sistemi, gelişmekte olan ülkelerle benzer özellikler taşıyordu ve nüfusun yalnızca %1,6’sı üniversiteye kayıtlıydı. 2000 sonrasında gelişmekte olan diğer birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de üniversitelerin sayısı arttı ve üniversite eğitimi toplumun geniş kesimlerine yayıldı. Ancak Türkiye’deki büyüme diğer ülkelere kıyasla çok daha yüksek oldu.
- Türkiye’de üniversiteli öğrenci sayısı %400 artarken, diğer gelişmekte olan ülkelerde bu oran ortalama %100’lerde kaldı. Üniversiteli öğrenci sayısı %518 artışla 2022’de tepe noktasına ulaştığında ülkede artık 8,29 milyon üniversiteli vardı.
Bu sürecin önemli bir özelliği, büyümenin Anadolu’nun küçük kentlerini de kapsamasıydı. Örgün eğitimdeki öğrenci sayısı 4 milyona ulaşırken bu artışın 750 bini 41 küçük kentte görüldü.
- Bu büyümeden küçük kentlerin aldığı görece yüksek pay, bizi dünyadan ayrıştıran bir diğer önemli unsur. Birçok ülke, üniversite genişlemesini büyük şehirlerle sınırlarken (genelde mevcut üniversitelerin kapasitesinin artırılmasıyla) Türkiye, 2006-2008 arasında “her ile bir üniversite” politikasıyla küçük şehirlere yöneldi. Bu şehirlere yönelik sistematik ve kısa süreli bir genişleme neredeyse başka hiçbir ülkede yaşanmadı.
Bizi dünyadaki eğilimlerden ayıran bir diğer önemli fark ise üniversite genişlemesinin kimin tarafından finanse edildiğiydi. Türkiye’de piyasalaşma/özelleştirme ya da özel sektörle işbirlikleri dünyaya paralel bir şekilde öne çıksa da ve özellikle söylemsel düzeyde çok önemsense de küçük kentlerdeki genişleme neredeyse tamamen kamu kaynaklarıyla yapıldı. Bir başka deyişle diğer benzer örneklerden farklı olarak Türkiye’de üniversite genişlemesi çok büyük oranda devlet eliyle yapıldı.
Kısacası Türkiye’de üniversite genişlemesi hem sayı hem mekan hem de öznesi bakımından küresel eğilimlerden belirgin bir şekilde farklılaştı. Sonuçta Türkiye’de tuhaf bir durum ortaya çıktı. OECD verilerine göre Türkiye, üniversiteye kayıt oranlarında birinci sırada yer alırken, okul öncesi ve lise düzeyinde ortalamaların gerisinde kaldı. Okul öncesi eğitimde OECD ülkeleri arasında uzak ara sonuncu olan Türkiye yükseköğrenimde fark attı.
Küçük şehirlerde yeni üniversiteler açmak, hem sosyo-ekonomik yapıyı dönüştürdü hem de merkezî hükümetin, yani AKP’nin etkisini artırdı. Ancak, bu süreçte kalite düşüşü ve bölge ekonomisiyle entegrasyon eksikliği gibi sorunlar ortaya çıktı. Basında ve literatürde en çok altı çizilen eleştiriler de bu noktalara odaklandı. Üniversitelerin fizikî kapasiteleri ve beşeri sermayelerinin yetersizliği gibi örneklerle kalite sorunu tartışıldı çokça. Genellikle liyakatla ilgili sorunlara, kayırmacılığa ve kaynak eksikliklerine vurgu yapıldı.
Öte yandan üniversitelerin küçük kentlerde yarattığı sosyolojik dönüşümler tartışmalarda kendine pek yer bulamadı. Halbuki başta fizikî mekanın dönüşümü olmak üzere yerelde birçok etki yarattı bu kurumlar.
Üniversiteler ve değişen kentler
Türkiye’de 41 küçük şehirde kurulan üniversiteler, kentlerin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını ciddi ölçülerde değiştirdi ve yer-mekan şekillendirici önemli aktörler hâline geldi. Bu etkiler, yoğun sanayileşme sürecine paralel olarak sosyolojik değişimlerin daha erken dönemlerde kendini gösterdiği Tekirdağ ve Yalova gibi kentlerin dışında daha da belirgin oldu. Her bir şehirde ortalama 18.000 öğrencinin yanı sıra binlerce akademik ve idari personeliyle kamu sektöründe yepyeni bir istihdam kaynağı yaratıldı. Farklı düzeylerde yarattığı çarpan etkisiyle bu durum yerel ekonomilere bir dinamizm getirdi.
Yeni açılan üniversiteler, demografik açıdan durağan olan şehirlerde nüfus artışına neden oldu. Örneğin, Kırşehir’in nüfusu 2007-2023 arasında %10 artarken, şehir merkezinde bu oran %39’a ulaştı. Giresun’daki Gaziler ve Nevşehir’deki İkibinevler gibi kampüs çevresindeki mahalleler hızla gelişti ve gençlere yönelik sosyal yaşam ve ekonomik hareketliliğin merkezi hâline geldi.

Kampüslerin genellikle şehir merkezlerinin dışında konumlandırılması, şehirlerin gelişim yönünü belirledi. Kastamonu’nun Kuzeykent ve Yozgat’ın Çapanoğlu mahalleleri gibi alanlar, farklı sosyal ve ekonomik bölgeler hâline geldi. TOKİ gibi kamu kurumları, kampüs çevresindeki konut ve altyapı projeleriyle bu büyümeyi destekledi.
Yeni üniversiteler, toplumsal cinsiyet alanını da etkiledi. Kadınların üniversite kayıt hızı erkeklerinkini geçerken, üniversiteli kadın sayısı erkekleri geride bıraktı. Ayrıca üniversiteler, kadınlar için güvenli ve görece yüksek maaşlı iş imkanları sağladı. Örneğin, Bayburt’ta üniversite bünyesindeki 498 akademik pozisyonun 170’ini kadınlar doldurdu, bu da şehirdeki kaliteli kadın istihdamının önemli bir kısmını oluşturdu. 41 küçük kentteki toplam akademik kadın istihdamı 13 bine yaklaştı.
AKP için üniversitelerin Anadolu’nun küçük kentlerine genişlemesi kültürel hegemonyalarının oluşturulması, kendi elitlerinin yaratılması açısından önem taşıyordu elbette. Ama politikalar çoğu zaman beklenmedik sonuçlar da doğururlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın hem kadınların yükselen ilk evlilik yaşlarından hem de düşen evlilik ve doğum oranlarından şikayetçi olduğunu biliyoruz. Özellikle küçük kentlerde üniversitelerin artması ve üniversiteli olmanın yaygınlaşması bu sonuçların ortaya çıkmasında rol oynamış olabilir.
- Bu nedenle, üniversite genişlemesi sadece niceliksel yönleriyle değil, aynı zamanda karmaşık ve öngörülebilirlikten uzak toplumsal etkileriyle de birlikte değerlendirilmeli.
Sonuç olarak, Türkiye’nin küçük kentlerinde üniversitelerin yaygınlaşması, şehirlerin sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarında önemli dönüşümler yarattı. Bu süreç, demografik durağanlığı kırarak genç nüfusun artmasına ve kentlerin hareketlilik kazanmasına yol açtı. Üniversiteler büyük istihdam sağlayıcıları ve yer şekillendirici aktörler hâline geldi. Kadın istihdamı ve eğitimi konusunda sağlanan ilerleme toplumsal cinsiyet ilişkilerini de etkiledi.
Tüm dünyada üniversite sistemleri köklü bir dönüşüm yaşarken Türkiye’nin girdiği patika bizi nereye götürüyor? Yükseköğrenime yapılan yatırımlar büyük bir kaynak israfı mı yoksa küçük kentlerin çekimlerini artıracak mı? Bu hamle AKP’nin ideolojik hegemonyasını mı güçlendirecek yoksa üniversiteler bu kentlerin muhafazakar yapı ve değerlerden uzaklaşmasına mı neden olacak?
- Üniversite genişlemesinden önce 2004’deki yerel seçimlerde AKP 41 şehirden 29’unda kazanmıştı, 2024’te bu rakam 8’e düştü.
Henüz bu soruların yanıtlarını tam olarak veremiyoruz. Ama kesin olan şu ki Türkiye’de toplumsal değişim ile üniversiteler arasındaki ilişki, önümüzdeki dönemde de yoğunlaşarak sürmeye devam edecek.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Dünyada ve Türkiye'de üniversitelerin dönüşümü üzerine düşünceler.
29 Ara 2024

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



