
Bugün Haklılık Payı’nda hep beraber evde hissetmeyi konuşacağız, hazır mısınız 20’likler? Biraz hayat hikâyesiyle başlayalım, severim bilirsiniz. Beşinci sınıf bittiğinde, annemle Demre’den Antalya’ya taşındık ve her sene yılbaşında bana hediye getiren sevgili hemşehrim Noel Baba, o seneyi pas geçti. Üzüldüğümü gören annem “belki evin yolunu bulamamıştır” dedi bana, sanki hediyeleri alan kendisi değilmiş gibi. İnanmayı seçtim buna ve daha önemli bir mesele çarptı yüzüme. Evin yolu. Ev neresiydi ki? Üzerinden yıllar yıllar geçti ve bu sefer daha uzaklara taşındım. Soru ise kaldı. Ev neresiydi? Evde hissetmek ne demekti?
Geçenlerde komşuya gittim, Atina’ya. Bu evde hissetme hâli en çok orada vurdu bana. Uzomu içerken mandalina ağaçlarını düşündüm, begonvilleri, ikram edilen tatlıları, müziğin nasıl da bizim müziğimize benzediğini. İstesem sözleri Türkçe duyabiliyorum hatta, o kadar benziyor. Sofranın ve tatların evle ilişkisi malum dedim, peki ya sokaktaki sesler?
Beklenmedik bir çocuk çığlığı, iki sokak kedisinin birbirine hırlaması (ve kediler genel olarak), müzik yapıp para isteyen insanların akordionundan gelen o melodi. Bir anda geçen motosiklet belki, sadece güzel sesler değildi evi anımsatan. Ha, bir de kokular sanki. Sıcak yemek kokusu, narenciye kokusu ve deniz kokusu… Bitkiler; mandalina ağaçları ve begonviller demiştim, zambakları da ekleyeyim. Kaldırımların ya da yolların birbiriyle uyumsuzluğu sonra. Estetik değildi ama doğaldı. Çarpık kentleşmenin beni duygulandırmasına şok oldum tabii; abarttın, dedim kendi kendime ama itiraf etmeliyim ki benim için zaten ev biraz da kaotik bir yerdi. Bazen fazla düzgünlükte daha çok kaygılandığım olur tuhaf bir şekilde. Şimdi düşününce anlıyorum; kaosun ortasında biraz sert durman gerekir, yoksa hayatta kalamazsın. İstanbul’u düşünelim mesela, acele etmezsen varamazsın. Bilmediğini gösterirsen kandırabilirler. Emin olmak veya en azından emin görünmek zorundasın. Ev biraz da kaostu.
İçimden “amma abarttın” diyen negatif sese inat, merak ettim: gerçekten bunların evde hissettiren bir yanı var mıydı? Evde hissetmek ne demekti? Haydi bakalım, sizler neler demişsiniz:
“Sokak kedileri, garip kokan eski taksiler, vapura binmek için akan insanlar, ayak uzatılan puf.”
“Deniz, portakal, divan.”
“Turunç ve palmiye ağaçları.”
“Mutfak tıkırtısı, çay şıngırtısı, akşamüzeri serinliği, halı, içeriden gelen kalabalık konuşma sesleri, maaile akşam sofrası hazırlığı.”
“Maki bitki örtüsü.”
“İyot kokusu.”
“Korna, sırada beklerken dibinde duran teyzeler, Aygaz kamyonet sesi.”
“Taharet musluğu.”
“Polar battaniye, çıplak ayaklar, köpekler, pancar turşusu, çilek reçeli, paşa kılıcı bitkisi.”
“Üçkağıtçı esnaf.”
“Kavga, kaos.”
“Demlik çay.”
“Konuşmak zorunda olmamak, sessiz birliktelik, hiçbir şey yapmama lüksü.”
“Gül satanlar, simit ve simitçi, pazarlık yapabilmek.”
“Bazı yemekler, şarkılar, çay, arkadaşlar.”
“Amazon’dan falım sakız sipariş etmek.”
***
Cevaplar böyleydi de benim aklımda bir soru kaldı sormaya korktuğum, şu an bile yazıp yazıp sildiğim; Ev acaba bıraktığım ev miydi ki? Yoksa ev bir yer değil de bir şeyler miydi, başka yerlere de gitsek kurabileceğimiz?
Not: Nedense bu şarkı çalıp durdu kafamda yazı boyunca.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Irmak Hacımusaoğlu
Beyine bakar, tespit yapar, yazar, çizer ve günün sonunda “ben ne yapıyorum yaa” der 🫠

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




