Festivale "arkadaşça" bir dokunuş: E S Kibele Yarman

Bir Ankara festivali olan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 26'ncı yaşını kutluyor. Bu yıl "Daha Fazlası, Daha Azı Değil" temasıyla düzenleniyor. Festivalin görsel kimliği ise sanatçı Eren Su Kibele Yarman'ın elinden çıktı. Sanatçı, festival için üç farklı afiş tasarladı.

E S Kibele Yarman, sanat ve tasarım pratiğini "Daha çok kültür ve sanat alanında çeşitli müzeler, sanat galerileri, yerli ve uluslararası yayınlar, yayınevleri için bilgi ve hisleri görselleştirerek iş üretmek üzerine" kuran bir tasarımcı ve sanatçı. Üretimleri kitap, süreli yayın, görsel kimlik tasarımı ve öncekilerle kimi zaman kesişen birtakım asamblaj ve kolajlar etrafında geziniyor. Çalışmaları bugüne kadar The New York Times, The Economist, The Baffler, The Atlantic gibi uluslararası mecralarda yayımlandı. Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu, European Design Awards, American Illustration, Art Director’s Club, American Institute of Graphic Arts ve Design Observer, Graphis, New York Times “Bir Yılda İllüstrasyon-Yılın En Hatırda Kalır İllüstrasyonları” gibi önemli organizasyonlar tarafından ödüllere layık görüldü ve seçkilere dahil edildi. Bunlar arasında iki yıl üst üste aldığı En İyi Kitap Ödülü (Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu 2021-2022), İhap Hulusi Yılın En İyi Afişi Ödülü, TÜYAP Kitap Kapağı Yılın En İyi Kitap Kapağı Serisi, Kitap Kapağı ve Afiş kategorisinde Bronz Ödül (European Design Awards 2018) yer alıyor ve tasarladığı iki kitap American Institute of Graphic Arts ile Design Observer’ın düzenleyip her sene 50 kitap ve kapağını seçtiği ve seçilenleri sergilediği listeye 2 kere girdi (2018 ve 2022). Ayrıca işleri Vermont-ABD, New York-ABD, Augsburg-Almanya, Larissa-Yunanistan gibi ülkelerde sergilendi.
E S Kibele Yarman aynı zamanda “Kenar, köşe ve içindekiler ile ilgilenen yayınlara alan açmayı hedefleyen” bir yayın projesi olan Dante ve Istakoz’un da annesi olarak tanımlıyor kendini. Eylül’de 3 yaşına girecek Dante ve Istakoz’un yeni kitabı Watering (Anı Ekin Özdemir) de haftaya çıkıyor. Diğer kitaplar için web sitesine göz atabilir, Beyoğlu’ndaki Postane’yi veya Robinson Kitabevi’ni ziyaret edebilirsiniz.
Festivalin görsel hafızasına kendi imzasıyla kıymetli bir hatıra bırakan Eren Su Kibele Yarman'ı yakından tanıyın.Festivalin bu yılki görsel kimliğinde sizin imzanız var. Uçan Süpürge Uluslararası Film Festivali için çalıştığınız üç afiş ile festival takipçilerine ne anlatmak istediniz?
Çeyrek asırdır devam eden festivalin bu yılki teması “Daha Fazlası, Daha Azı Değil” için görsel kimlik sistemini tasarlarken sadece sinema alanında değil tüm sanat alanlarında belki asırlardır geri planda kalmış -bırakılmış demeliyim belki de- her coğrafyadan ve bakış açısından kadının varoluş anını bakışa almak gerektiğini düşündüm. Bu yüzden dinamik görsel kimlik sistemi denilen bir yapı inşa etmeye gayret ettim. Renk paleti birçok farklı rengi içeriyor, yazı tipi hem şimdiki zamana hem geçmiş zamana referans veriyor ve bunu yaparken de çok belirgin bir duruşu var, keza imgelerin içlerine yerleştikleri formlardaki çeşitlilik de bu farklılıklarla var olma ve ön plana çıkarma çabamın altını çiziyor. Bütün bu detaylar “az” ve dolayısıyla “minimal”i değil, “maksimal”i çağırıyordu, gerekeni yaptım açıkçası bu durumda diyebilirim.
Bunlara ek olarak bu dinamik kimliğin en önemli parçası "anahtar görsel" dediğimiz görselin, yani bu örnekte afişlerin 3 farklı tipte olması. Aynı sistemin parçaları veya aynı küçük kasabanın komünitesindeki komşu kadınlar gibi düşünebiliriz; birbirleriyle aynı dili konuşuyorlar yapıca, tekrar eden yazı tipleri ve formlarla ancak tam olarak birbirlerinin aynısı değiller. Bu çeşitlilik görsel olarak festivalin anahtar görselinin tekdüzelikten ve statik bir duruştan çıkarılmasını amaçladığım için var. Biliyorsunuz çoğu zaman festival afişleri tek bir anahtar görselin her yerde tekrar edilmesinden oluşur. Ancak bu yılki film seçkisi ve festivalin bakış açısı bu türden görsel bir tekdüzelik için uygun olmadığından böyle bir metodu tercih ettim. Bütün bunlara ek olarak festival grafiklerinde hiç durmadan tekrar ederek uygulandığı alanları sarıp sarmalayan 26. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali de yine aslında var olan ama görmezden gelinen sinemadaki (ve aslında çoğu alandaki) kadınlardan çıkan ve kadınlara ait dersem sanırım yanlış söylemiş olmam, bu festivalin bana göre 26 senelik tutarlı ve güçlü duruşunu yineleyerek altını çizmeyi hedefliyor. "Kadınlar ve önemsedikleri meseleler vardır" diyor, inanmazsanız 100 kere, 300 kere söyleyeceğiz diyor, bana göre.
Görsel kimliğe biraz daha dikkatli bakınca, ki amacım böylesi derinliği olan konuları ilgilendiren işlerde daima baktıkça yeni bir şeylerin fark edildiği tasarımlar yapmak oluyor, 3 farklı renk ve tipteki kimliği sarıp sarmalayan tipografik yaklaşıma ek olarak ağırlıklı bir biçimde eşlik eden bazı kadın portreleri ve göz imgelerinden oluşan illüstrasyonlar olduğunu görmüşsünüzdür. Bunlardan bir grup kadının beraberce kanoyla nehirde süzüldükleri, deniz kenarında omuz omuza gülerek poz verdikleri fotoğraflar Theresa Babb’ın 1898’de sadece kadınları çekerek sürdürdüğü Photographs of Friendship (Arkadaşlık Fotoğrafları) serisindeki işlerinden bir seçki. Ben bu fotoğrafları festivalin kimliğini çalışırken keşfettiğimde daha önce hiç görmediğim için hayrete düşmüştüm ve festival ekibine sunum yaparken "kadınlar aslında sanatın her alanında hep var olmuşlar ama sanki hiç yoklar gibi, değil mi?" demiştim. Bu konuyla ilgili çok düşünüyorum, kaç senelik meslek hayatımda önüme çıkarılan sanatçı ve tasarımcı referanslarının yüzde 90'ı hep erkek olmuştur. "Bak Picasso ne yapmıştı?", "Beethoven ne demişti?" gibi... Bilmem ki, "Acaba Picasso'nun ilham perisi Olga ne yapmıştı?" diye sormaktan "Theresa Babb neler yapmış böyle!" demeye sonunda geçebilmiş olmaktan büyük mutlululuk duyuyorum.

Arkadaşlık Fotoğrafları, Theresa Babb (1898), Public Domain Review
Bu Arkadaşlık Fotoğrafları isimli serideki çoklu kadın portrelerine, Julia Margaret Cameron 1867'de çektiği Julia Jackson isimli bir kadının yakın plan portreleri eşlik ediyor görsel kimlikte. Ve son olarak 1685’te Johann Zahn’ın çalıştığı The Long Distance Artificial Eye (Uzun Mesafe Yapay Göz) serisindeki illüstrasyonlara referans vererek tıpkı bu festivalin seçkisi gibi çok katmanlı ve boyutlu bir görsel iletişim sistemi kurmaya gayret ettim diyebilirim. Bu illüstrasyonları Johann Zahn, camera obscura, çeşitli mercekler, ışık kaynakları ve yansıtıcılarla yaptığı deneylerden oluşan çizimlerle oluşturmuş. Festivalin film seçkisindeki "içe dönüş-dışarı bakış" ilişkisi, "yansımaları ve nesneler" odağı, "nesnelere yeniden bakış" gibi konularla bu imgeler birebir ilişkide çalışıyor. Örneğin, festivalde Ayna Ayna isminde bir film var, oradaki bazı kadrajlar Zahn'ın illüstrasyonlarıyla direkt bir aks-sahne ilişkisi içinde diyebiliriz, hoş tesadüf, 400 yıl önceden beri bazı meselelerle olan ilişkimiz bazen benzerlikler bazen farklılıklar gösteriyor. Ne hoş zenginlik, diye düşünüyorum. Nice zengin bakışlı festivallere diyelim.
Uzun Mesafe Yapay Göz, Johann Zahn (1685), Public Domain Review
Sizi birçok yerden tanıyoruz: kitaplar, kitap kapakları, posterler ve kendi kitaplarınız Broken English Goodbye ve The Importance of an Afternoon Nap at the Paperwork Hotel. Peki bir film festivali için üretme fikri ilk etapta nasıl geldi? Üretim aşamasında ve öncesinde, diğer çalışmalarınızdan farklı bir süreç yaşadınız mı?
Ben multi-disipliner bir sanatçı/tasarımcıyım, dolayısıyla ürettiğim işlerin çıktılarının çeşitli olması da kaçınılmaz oluyor. İşlerimin sonuçta dönüştüğü biçimlerin kendi kurallarını talep eden yüzeyler olduğunu düşünüyorum ve bu konuda esnek olmam gerektiğine eminim. Arkeoloji doktorası yapıyorum aynı zamanda örneğin, 2023’te çok yönlü olmanın gerekliliğine inanan biriyim diyebilirim. Bir dostumun ekonomiyle ilgili programına 1 buçuk metreye 4 metre arkadan aydınlatmalı kolaj-pano da tasarlıyorum, bazen bir ambalaj için minicik bir kutu da. Mutlaka ortak ve başkalaşan süreçleri var, farklı gereklilikleri var ama bunları anlayıp ona göre hareket etmeyi öğrenmek benim bitmeyen ödevim. Festivalin bu seneki kimliğini tasarlama sürecim festival direktörü Nil Kural’ın davetiyle gelişti. Uzun süredir, işlerimi üretmeye davet üzerine başlıyorum sanırım.
Kadınların sosyal hayatta, iş ve aile hayatında karşılaştıkları ayrımcılık, şiddet ve zorlukları filmlerle görünür kılma amacı taşıyan festivalin görsel kimlik tasarımını üstlenirken sanat ve tasarım dünyasında kadının benzer dezavantajlarını nasıl değerlendirirsiniz?Bu konu bizim ortak ve bitmek tükenmek bilmeyen acımız, öfkemiz diyeceğim. Önceleri daha yoğun olarak öfkelenirdim örneğin kadın meslektaşlarımın kendilerine erkeklerden çok daha az yer bulabildiklerini gördüğümde. Fakat sonra, öfkemi kadın sanatçı ve tasarımcı dostlarıma veya bu davayı sahiplenmiş ve önemli bulan erkek dostlarıma daha sıkı tutunup dayanışarak kadını sistematik olarak ötekileştirip hariç tutan bu mekanizmaya karşı güçlü durmanın, benim hayat boyu en önemli görevlerimden biri olduğunu anladım ve bunu da yapmaya çalışıyorum gücüm yettiğince.
Bu arada ben bu konuda 4 sene önce Manifold’da bir notyazmış ve birkaç görüşünü değerli bulduğum meslektaşıma görüşlerini sormuştum. 4 senede bu konuda Türkiye’de ve dünyada birkaç şey değişti belki de ama kesinlikle yeterli olmadığını söyleyebilirim.
Çalışmalarınızı bir yerde görsek “Bu Kibele’nin elinden çıkmıştır,” diyebileceğimiz kadar kendine has bir tarzınız var. Kullandığınız teknik ve onun zaman içerisinde Kibelece dönüşmüş yanlarını nasıl tariflersiniz? Veya böyle bir süreçten bahsedebilir miyiz?
Bu konu biraz iki ucu keskin kılıç. Öyle de olsa niye öyle oldu, öyle de olmasa niye oldu, diye sorulabiliyor bana.
Öncelikle yaptığım her şey benim yaptığım bir şey gibi görünmeli mi ben bile hala ikna olabilmiş değilim. Aslında biraz dikkatli bakınca bazı işlerin o kadar da öyle olmadığını görebilirsiniz diyebilirim. Zaman geçtikçe bunun altı kısılabilir bir hamle olduğunu keşfediyorum ama daha çok kısmayı veya açmayı, ne zaman hangisinin yapılmasının gerektiğini daha iyi anlamak için önümde vaktim var.
Doğrusu iş üretirken tamamen kimliksizleşmemin gerekliliğine inanmadığım gibi bunun mümkün olduğunu da düşünmüyorum. Hepimiz evrene göz pencerelerimizden bakıyoruz. Ama her projede de (siz her yaptığım projeyi görmüyorsunuz tabii ki bu arada) aynı refleksleri kullanmıyorum ve bakınca ben yapmışım gibi görünmeyenler de oluyor. Bunu tercihen gerekiyorsa yapıyorum. Örneğin, Dante ve Istakoz’un Gizem Vural Comic Collection Book kitabını tasarlarken Gizem’in illüstrasyonlarını nasıl en iyi şekilde üç boyutlu ve ritmi olan bir nesnede temsil ederiz diye tasarladım ve belki de ilk bakışta benim tasarladığımı anlayamayabilirsiniz çünkü bu gerekmiyordu o projede. Her proje mutlaka böyle gözükmeli diye bir kaygım yok, hiçbir zaman da olmadı. Sanırım şunun anlaşılmasını çok dilerdim: Benim elimden çıktığı belli olan işlerdeki görsel hamleler benzer biçim arayışlarından çok öte bir kaynaktan ötürü öyle görünüyor; onlar aynı zihinden ve ruhtan çıkıyorlar. Benim zihnim ve benim ruhum benim bedenimde olduğu sürece de bu böyle olacak, modus operandim ruhuma nakışlı ve onu oradan sökmeye niyetim yok çünkü böyle bir şeye gerek olmadığını düşünüyorum şu noktada. Ölmez de 20 yıl daha hayatta kalırsam, ruhum ve zihnimin o zamanki bakış ve duruşu neyi gerektirirse öyle opere ederim diye düşünüyorum.
İşlerinize baktığınızda Ankara etkisi gördüğünüzü söyleyebilir misiniz? Bu şehrin üretimlerinize yansıması nasıl oldu?
Coğrafyasız biri olduğumu ve dolayısıyla etrafımda gördüklerimin işlerimde çok da bir izi olmadığını düşünmeyi isterdim ama sanırım durum tam olarak böyle değil. Ama şunu söyleyebilirim, ben dışarıdaki seslere çok kulak veren ve hayatını böyle yaşamaya çalışan biriyim. Dinlemeyi seviyorum ama üretim sürecim genelde çok bireysel ve içe dönük bir düzlemde seyrediyor. Bu arada tabii bunu söyledikten sonra şunu da eklemezsem olmaz: Ben hayatının 20 senesini Ankara’da yaşamış biriyim, vardır biraz Ankara da eminim ruhumda, biraz yüksek lisansım sırasında ve sonrasında yaşadığım New York’un, biraz son 8 senedir yaşadığım İstanbul’un, biraz lisede değişim programında gittiğim Oslo’nun izleri ve diğerlerininkiler de vardır. Ben gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız, dokunduğumuz ve diğer adı konmamış duyularımızla algıladığımız ne varsa -onları kalbimize alabilecek kadar çok sevdiğimiz takdirde- benliğimizde, algıladığımız bu çoğu kavramın yer aldığını düşünüyorum sanırım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
26. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali ile doyuyor, #TiyatroKentiAnkara'da köklü tiyatro oyunlarına gidiyor, Sonance'a hazırlanıyoruz.
04 Haz 2023

YAZARLAR

Aposto Ankara
Her pazartesi saat 18.00'de Ankara'dan özenle seçilmiş etkinlikler, haberler ve hikayeler.
İLGİLİ OKUMALAR


