Frankofon Dünya Edebiyatından Ödüllü Bir Kadın Yazar

Öncelikle Leila Slimani’den bahsetmek istiyorum biraz. Türkçe’ye Gülyabani’nin Bahçesi ve Hoş Nağme olarak çevrilen iki kitabıyla yükselen bir kadın yazar olarak karşımıza çıkıyor Slimani ve Hoş Nağme ile 2016’da Goncourt Öüdülü’nü kazanıyor. Leïla Slimani, Fransız-Faslı bir yazar ve gazeteci. Kesinlikle romanlarında gazeteci kimliğinin yansımasını çok iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Romanlarının siyasi, tarihi ve sosyolojik alt yapısı çok daha kuvvetli oluyor. Slimani, Başkaları’nın Ülkesi’nde her ne kadar otobiyografik özellikler taşıyan bir roman yazsa da kurmacanın ağır bastığını bir metin olarak ele almamız gerektiğini belirtiyor.
Slimani, Alsace'da doğup büyüyen ve sonrasında Faslı bir albayla evlenen büyükannesinin hikayesinden ilham alarak Başkalarının Hikayesi'ni kaleme alıyor. Aslında bu özyaşam öyküsü bize bu kitabın iskeletini de yansıtıyor. Her ne kadar kitap 2021 de yayınlansa da 1954 yılını anlatıyor, bu noktada da metnin kurmaca yanının daha ağır bastığını söyleyebiliriz.
Duygu Özdemir:Postkolonyal edebiyat çerçevesinde baktığımızda siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu: İstersen bunu Frankofon edebiyat çerçevesinde ele alalım, konumuz Leila Slimani’nin romanı olduğuna göre.
Frankofon, bildiğimiz gibi Fransızca konuşan kişi veya çoğunlukla Fransızca konuşanlara verilen isimdir. Frankofon terimini ilk olarak Fransa ve kolonileri uzmanı Fransız coğrafyacı Onésime Reclus, 1880 yılında France, Algérie et Colonies adlı eserinde kullandı. "Francophonie" terimini ilk kullanımından itibaren Fransa -metropol- ile Fransız sömürge halkları arasında dil aracılığıyla belirlenen bir sınıflandırma olarak ele alındu. Bu terim bir asır sonra kurumsal bir nitelik kazandıktan sonra, Uluslararası Frankofoni Örgütü adında Fransızca konuşan ülkelerin oluşturduğu uluslararası bir birliğin adını oluşturarak kültürel ve siyasal bir boyuta ulaştı.
Fransız sömürgeciliği Kuzey Afrika' da olduğu gibi Kara Afrika’da ve diğer sömürge ülkelerinde ki yaşamı dil-kültür ve sosyo-ekonomik alanlarda ciddi bir şekilde değiştirdi. 1830’dan beri Fransız sömürgesi olan Cezayir 1962 yılında bağımsızlığı kazanan son ülkedir. Cezayir’in komşuları olan Tunus ve Fas’da 1912-1956 yılları arasında Fransız himayesin (protektorası)dedir.
Fransa (Batı), sömürgeci ülke, sömürge siyaseti bağlamında sömürge ülkelerini Batılılaştırmak, medenileştirmek adına bu ülkelerde kültür, sağlık, ekonomi, yönetim ve eğitim alanlarında bir seri yaptırımlar uygular. Böylelikle Müslüman ve oryantal yapılı toplum/ toplumlar Batı medeniyetinden gelen kurallarla ikilem yaşamaya başlar. Sömürge döneminde Mağrip ülkelerinde, iki kültür Fransız ve Arap birbirleriyle karşılaşır, hesaplaşır, uyan ya da uymayan yönleriyle yeniden yapılanırlar.
Yazarımız Leila Slimani olduğuna göre örneklerimizi Fas üzerinden verelim. Bu bölge ve ülkenin aydınları/yazarları bu iki dil arasında Arapça-Fransızca arasında yaşarlar. Hatta bu dillere Berberice de eklemek gerekir.
Bağımsızlık sonrasında ve günümüzde de Fransızca Mağrip’te varlığını korur. Çok kültürlü ve çok dilli bir bölgedir. Diğer sömürge ülkelerinde de olduğu gibi protektora döneminde Fas’ta yetişen aydınların çoğu eğitimlerini Fransız okullarında yaparlar tıpkı Leila Slimani ve ebeveynleri gibi ve evlerde genellikle Fransızca konuşulur. Ülkenin elit sınıfı her zaman kendini Fransız kültürüne daha yakın hisseder ve yazarlar da bağımsızlık sonrasında da Fransızca yazmaya devam eder. Bu yazarların çoğu üniversite eğitimlerini Fransa’da tamamladıktan sonra ülkelerine dönseler bile bağımsızlık sonrası değişen rejime tam anlamıyla uyum sağlayamazlar ve ülkelerini terk ederek Fransa’ya yerleşir ve Fransız vatandaşı olurlar.
Bu yazarlar Fransa’da yaşamalarına rağmen ilham kaynağı olarak doğdukları ülkelerin geleneklerini, kültürünü alıyorlar.. Bu farklılıkların harmanlanmasıyla oluşan bireysel ve toplumsal mutluluklar, özgürlükler, düş kırıklıkları romanların ana temasını oluşturuyor. İki ülkenin bireyleri arasında oluşan evlilikler ve göçlerden de melez kimlikler oluşuyor, böylece kültürlerarası etkileşim kendiliğinden evriliyor.
Bu kültürlerarasılık ve dünya edebiyatının doğuşu, frankofon edebiyatlar sınıflandırılması yerine dünyanın dört bir yanında Fransızca yazan yazarların hepsini içine alan “Fransızca dünya edebiyatı” diye adlandırılmaya başlanıyor.
Duygu Özdemir: O halde Leila Slimani’nin bu yazın dünyasındaki yerinden bahsedelim biraz.
Doç. Dr. Seza Yılancıoğlu: Leila Slimani 1981 Rabat doğumlu, Fas’ta himaye dönemi sonrası dünyaya gelen bir yazar. Üniversite eğitimi için Fransa’ya gider, orada Fransız bir bankacıyla evlenir ve Paris’e yerleşir. Melez kimliği Fransız-Fas, Müslüman-Hristiyan gibi birçok kısmi kimliği de içerir aslında. Kimliğinde hem Fas’ın geleneksel kültürü (babaannesi okuma yazma bilmeyen evinde dışarı çıkmamış seyahat etmemiş bir kişi) hem de aydın özgür bir annenin kültürüyle bütünleşiyor. Kısmi kimliklerden oluşan çoklu bir kimliğe de sahip diyebiliriz.
Slimani, Başkalarının Ülkesi 'nde 21.yüzyıl dünya edebiyatının güzel örneklerinden biridir. Kitabın başlığı kültürel ikilemi dile getiren iki ip ucu veriyor aslında bize “ötekilik” ve “göç” bu iki kavram romanının ana eksenini oluşturuyor. Romandaki iki epigraf bu konu hakkında etkili bir giriş niteliğinde.
"Şu kelimenin azabı: Melezlik, bunu sayfanın üzerine büyük harflerle yazalım." Edouard Glissant
Duygu Özdemir: Kitabın bittiği sahneyle açılışı yapabiliriz aslında biraz tersten başlamak gibi oldu. Şehrin yangın yeri olduğu, gerilimin tavan yaptığı bir sahneyle sona eriyor roman. Aslında tarih dilimine baktığımızda kitaptaki tüm karakter dengesini sağlayan bir dönem, 2. Dünya Savaşı dönemi. Fransa-Fas ilişkileri çerçevesinde bu dönemi nasıl değerlendiririz?
Doç.Dr.Seza Yılancıoğlu:1954 Mağrib için önemli bir tarihtir, 1830’dan beri Fransız sömürgesi olan Cezayir’de ayaklanmalar başlar ve 6 yıl süren bağımsızlık savaşının başlangıç tarihi olarak 1954 yılı kabul edilir. Romanın son sahnesi Fas’taki bağımsızlık hareketlerinin bir simgesi olarak yorumlanabilir.
Duygu Özdemir: Bu kitabı çok katmanlı incelememiz gerektiğini düşünüyorum, en önemli temalardan biri toplumsal aidiyet. Mathilde ve Emin iki ayrı birey olarak toplum-birey çatışmasında en önemli rolü oynuyorlar bu romanda. Her ne kadar farklı dünyaların insanları olsalar da bu sıkışmışlık duygusu onları ortak paydada buluşturuyor.
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu: Yazar yarattığı Mathilde ve Emin kişilikleri ile geçmişinin izlerini aramaktadır. Anneannenin izini romanda Mathilde sürer. Emin ise Fransız sömürgeci ordusunda 2. Dünya savaşın’da Fransa adına savaşır ve Alsace’ın güneyine gelir. Mathilde, Emin ile bu sırada Alsace’ta tanışır.
Mathilde, Fransız, Alsac'lı, sarışın, uzun boylu, eksantrik bir karakter. Fas Mathilde’in hayran olduğu bir ülke olmakla birlikte buradaki bazı sosyal kodlara uyum sağlamakta zorlanır. Fas’ta kendi ülkesindeki kadınlar gibi yaşamak ister. Gezmek, çıkmak, Emin’in erkek erkeğe buluştukları toplantılara Emin ile beraber gitmek gibi…Bunlar gerçekleşmedikçe kendini kültüre adapte edememenin verdiği zorlukları yaşar. Aynısını Emin'de de hissederiz, eşinin istekleri kendi kültürünün fazlasıyla dışındadır.
Duygu Özdemir: Yaşadıkları ülke kadar, yaşadıkları yerin de ailenin sosyal ilişkilerine çok etkisi oluyor. Bunu en çok Ayşe üzerinden hissediyoruz. Şehirden daha uzakta yaşıyorlar ve Ayşe’nin doğum gününde herkesin buradan ürküp dönmek istediği bir bölüm vardı. Bu bağlamda yaşadıkları bölgenin etkisinden bahsedebiliriz.
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu : Meknes’e 25 km uzaklıkta kırsal alanda ki çiftlikte çok zor şartlar altında yaşamaktadır Mathilde. Oysa Fas’a gelmeden önce Afrika’daki sömürgeciler gibi orada rahat konforlu; hizmetçilerin etrafında dolaştığı, teraslarda kokteylini yudumlayacağı egzotik ve muhteşem bir yaşam hayal ediyordu. Bu alışık olmadığı koşullar da tabii o kültüre adapte olmasını zorlaştırıyor.
Duygu Özdemir: Mathilde önce kendine dürüst olmamakla başlıyor sonra hayat çizgisini bu yönde kuruyor. Kız kardeşiyle ilişkisinde de bunu görüyoruz. Fransa’da elbise aldığı dükkanda da. Bunu iki kültür arasına sıkışmaya bağlayabilir miyiz?
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu: Bu hayatı hayalinde Alsace’da kalan kardeşine yazdığı mektuplarda ancak yaşayabilir, sürekli yalan söyleyerek… neden? Çünkü Fas’taki istediği, hayalini kurduğu yaşamı bulamaz, seçiminden ve kendinden utanır.
Duygu Özdemir: Bu sıkışma duygusunu neden utanç ile tanımlarız?
Doç.Dr.Seza Yılancıoğlu: Burada ll. Dünya savaşı dönemine değinmek istiyorum, 1944-1945 savaşın son dönemlerine yakın faslı askerler Alsace’ın güneyine gelirler. O dönem için bu çok özel bir durumdur. O zamana kadar Mathilde gibi bölgedeki Fransız kadınlar Afrikalı zenci veya Arap bir erkek görmemiştir. 2. Dünya savaşı tüm sınırları, tüm düzeni altüst etmiştir. Mathilde-Emin 2. Dünya savaşının oluşturduğu tuhaf bir çifttir. İkisinin fiziki görünümü de bu tuhaflığı simgeler. Mathilde, Fransız, sarışın, uzun boylu Emin ise, Faslı arap, kısa boylu ve koyu tenli. Emin ile Mathilde arasındaki beraberlik, aşk ve düş kırıklığı aynı zamanda Fransa-Fas arasındaki ilişkiyi temsil eder. O dönemde beyaz bir kadının siyah bir erkekle beraberliği hiç de iyi karşılanmazdı. Bu utanç aslında Mathilde'in Emin ile hayatını birleştirmesi ile başlayan bir toplumsal algının yansıması.
Duygu Özdemir: Cinsellik bu romanda önemli bir yere sahip. Alışık olduğumuz egzotik doğu kadını imgesi yerine bir erkek bedeni ile karşı karşıyayız. Cinsellik Mathilde ve Emin’i de bir arada tutan güçlü bir bağ aynı zamanda. Kriz anlarında veya birbirlerinden koptuklarını düşündüğümüz her anda o şekilde bir araya gelip, bir iletişim kuruyorlar. Bir yandan da bu kültürün içinde büyüyen Slimani, cinselliğin normalleştirmeye çalışıyor diyebiliriz bence.
Doç. Dr.Seza Yılancıoğlu: Mathilde ve Emin'in evlilikleri iki farklı kültürü bir araya getiriyor. Romanda bedenin ve cinselliğin önemli bir yeri vardır. Arzu, Mathilde-Emin çiftini birbirine bağlayan şeydir. Yaşadıkları cinsellik hem özgürlük hem de bir bağımlılık içerir. Birbirlerine karşı doymak bilmeyen aşırı arzuları vardır. Slimani bu tema ile bir kadın ve bir erkek arasında her iki bedenin gereksinimi olan cinselliği en doğal haliyle normalleştirmeye çalışıyor yazın dünyasında.
Duygu Özdemir: Bu romanda Doğu kültürü, batıl inançları, toplumsal ahlak kuralları açısından ele alınıyor. Muyala gibi bir figür tüm bu medeniyetin temsilcisiyken aynı aileden Selma gibi direnen, akıl ile hareket eden, baş kaldıran bir karakter karşına konuluyor. Kadınlar üzerinden Doğu-Batı sorununu ele alıyoruz.
Doç. Dr. Seza Yılancıoğlu: Muyala , Emin’in annesinin çocukluk ve gençlik yılları Fas’ın Fransızların himayesinde olduğu zamana rastlar. Geleneklere göre dış dünya ile fazla ilgisi olmayan çocukları ve ailesiyle ilgilenen bir kadın. Okuma yazma bilmemesine rağmen çocuklarının iyi yetişmesi için elinden geleni yapar. Muyala kişiliğinde, yazarın babaannesinden izler buluyoruz. O da Faslı okuma-yazma bilmeyen bir kadın ama geleceği gören hayat tecrübesi olan bir kadın.
Selma’ ya gelince, Emin’in küçük kız kardeşi, Mathilde’in etkisiyle Batı ve Doğu sentezini annesine göre daha bilinçli yapar. Aile içinde tek örnek ve yardım aldığı kişi Mathilde'dir ve onun ağızından Fransa’da ki kadınların durumunu öğrenmeye çalışır. Onlar gibi özgür olmak isteyen paradoksal, melankolik bir karakterdir. Özgür olmak, erkeklerle tanışmak, gezmek hatta aşık olmak ister ama böyle özgür hayatı da yaşayamayacağının bilincindedir. Selma genç kuşağın temsilcisidir diyebiliriz.
Duygu Özdemir: Emin de bir bakıma Ömer ile ilişkisiyle aynı aileden iki farklı bakış açısını ortaya seriyor. Aşırı milliyetçi Ömer karşısında bir Fransız ile evli Emin. Bu aile ve toplum baskısı Emin’in karakterinde de bir dönüşüme sebep oluyor. Fransa’dan döndükten sonra milliyetçi Müslüman kimliğini ön plana çıkartıyor.
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu: Emin Fransa’dan döndükten sonra tek amacı babasından kalan çiftliğin verimini ve karını arttırmaktır. Bu amaçla diğer yerli halk gibi sömürgecilere karşı kin beslemez ve onlarla iş birliği içinde olmak ve onlar gibi para kazanmak, iyi şartlarda yaşamak en büyük hayalidir. Örneğin komşusu Dragan ile yaptığı kar amaçlı dostluk.
Kardeşi Ömer ise, milliyetçi, köktenci, radikalist bir karakter, güçlü ve şiddetli bir ideolojiye sahip. Nedenine gelince, 1942-1945 yıllarında Fas çok büyük bir kıtlık yaşar, Fas’ta elde edilen tüm mahsuller Avrupa’ya gider ve Fas, Avrupa’nın kileri haline gelir. Aynı şekilde tüm tekstil ürünleri de Avrupa’ya, üniformaların yapılması için gönderilir. Fas halkı açlıktan ölme noktasına gelir, bu nedenle halk, Fransızların gücüne karşı büyük bir kin ve nefret beslerler. Ömer’in gençlik çağı bu döneme rastlar, sömürgecilere büyük bir kin besler ve ülkesinin bağımsızlık mücadelesinde yerini alır.
Duygu Özdemir: Mesela Dragan gibi aileyle yakın ilişkisi olan birinin Musevi asıllı olması üstünde durmamız gereken bir nokta mı? Tarihi bir kökeni var mı?
Doç.Dr. Seza Yılancıoğlu: Dragan Musevi asıllı sömürgeci aynı zamanda doktor ve diğer sömürgecilerden daha farklı bir yaşam sürer. Bence kesinlikle burdaki çokkültürlü mozaiği yansıtmak amacıyla seçilmiş bir karakter. Berberi Yahudiler Kuzey Afrika’nın Mağrip bölgesinde yaşayan ve Berberice konuşan Yahudi cemaatleridir. 1948 Arap-İsrail savaşının ardından yerel Yahudi cemaatleriyle Arap cemaatleri arasında gerginlik baş gösterdi. Mağrip’te artan gerginlik sebebiyle Yahudiler bölgeden ayrılmak zorunda kaldı, Slimani bu konuya da değinmek istedi diye düşünüyorum.
Duygu Özdemir: Çağdaş feminist düşüncenin kökeninde kimliğin anlamı yer alıyor aslında. Bütün kimlikler maalesef toplumsal cinsiyet kimlikleri içinde kurgulandıkları ataerkil ilişkilerinin damgasını taşıyor ve onlar tarafından sınırlandırılıyorlar. Son dönemlerin kadın hareketleri, egemen kültürde kadınların kaderi ve doğal olarak kabul edilen varsayımları sorgulamakla işe koyuluyor. Biz bu hareketin esintisini bir kadın yazar olarak Slimani’de hangi karakter üzerinden görebiliyoruz.
Doç. Dr. Seza Yılancıoğlu: Yazar, bu esintiyi farklı kuşaklardan Selma, Mathilde hatta Muyala üzerinden güzel açıklıyor. Üçünden de az önce söz ettiğimiz için burada Mathilde ile Emin’in kızı Ayşe karakterinden söz etmek isterim. Ayşe, Meknese 25 km uzaklıkta elektriği dahi olmayan, onu çok korkutan çakalların kol gezdiği bir çiftlikte yaşayan mistik bir çocuk. Ayşe’nin okul hayatı 1950’lili yılların başıdır. O yıllarda Fas’ta kız çocuklarının gideceği okullar sınırlıdır. Ayşe'yi Fransız rahibe okuluna yazdırırlar. O da bu iki kültürün arasına sıkışık bir şekilde büyür. Ama zekası, cesareti ve kitabın son sahnesinde dolabın içinde korkması gerekirken yaptığı yorum ile gelecek kuşaktaki güçlü kadın imgesini çizer.
Bu kısa sohbetten sonra yeni kültürlere, aidiyet, melezlik, ötekilik gibi temalarla ilgili daha yakın okumalar yapmak isterseniz, Frankofon Dünya Edebiyatı'ndan birkaç kitap önerisi de bırakıyorum. Okuduktan sonra yorumlarımı paylaşacağım!
- Assia Djebar / Mezarı Olmayan Kadın
- Tahar Ben Jelloun / Kum Çocuk, Kutsal Gece
- Boualem Sansal / 2084
- Michel Houllebecque / İtaat
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Leila Slimani'nin "Başkalarının Ülkesi"nde Kadın İmgesi ve Ötekilik
19 Mar 2022

YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR


