

Hafıza Merkezi’nin yeni podcast serisi: Sessiz Kalma Türkiye’de temel insan haklarının erozyona uğraması ve sivil alanın daralması karşısında hak örgütlerinin ve hak savunucularının desteklenmesini çalışma alanları arasında konumlandıran Hafıza Merkezi , İnsan Hakları Örgüt ve Savunucularının Desteklenmesi Projesi olan Sessiz Kalma ’nın adıyla şimdi yeni bir podcast serisine başladı. Nedir? Hak savunucularının yaşam hikâyelerine yer veren, insan hakları gündemi ve geleceğini tartışan sekiz bölümlük seride dinleyiciler; eylemlerde en önde gördükleri, mücadelelerine tanıklık ettikleri, haklarında tutuklama ve yargılama haberleri okudukları hak savunucularının hayat hikâyelerine ortak oluyor. Kimler var? Ekoloji, LGBTİ+, ifade özgürlüğü, kadın, sağlık, insan hakları gibi hak arayışının farklı alanlarından gelen Adalet, Bülent, Erol, Fidan, Melike, Neşe, Özlem ve Halime . Onlar kolluk güçleriyle karşı karşıya gelen, toplum sağlığını ilgilendiren verileri açıkladığı için yargılanan, kadınlar ölmesin diye hayatını duruşma salonlarında geçiren, gökkuşağının tüm renklerini savunurken gözaltına alına isimler. İlk bölümünde aktivist Özlem Dalkıran ’ın hikâyesini dinleyebileceğiniz serinin yeni bölümleri iki haftada bir her çarşamba günü Spotify ve Apple Podcast platformlarında.
Daha fazlasını öğren →
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
18. yüzyılda İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada siyasi, ekonomik ve sosyal değişimlerin yaşandığı bir devrimler çağına kapı araladı. Sanayi devriminin etkisiyle şehirlerin genişlemesi, yeni kurulan fabrikaların işgücü ihtiyacının karşılanması için köyden kente göçlerin hızlı bir şekilde artması ve kent yaşamının yarattığı yeni yaşam tarzları sosyolojik dönüşümlere de ivme kazandırdı. Büyük siyasi ve teknolojik gelişmelerin de yaşandığı bu dönemde tarihin akışı bir nevi hızlandırıldı ve “modern dünyaya” adım atıldı.
Modernleşme ve muhafazakârlık
Modernliğin ne olduğuna dair net bir tanım yapmak pek mümkün olmasa da Türkiye tarihinde yaygın bir şekilde kullanılan tanım temelde Avrupai hayat tarzı ve Avrupa ülkelerinin siyasi ve hukuki sistemlerini temel almıştır. Öte yandan, modernleşmenin yapıtaşlarından birini şehir ve şehir hayatı oluşturur. Şehirler veya kentler, aynı zamanda yerli ve yabancı insanların etkileşime girdiği ve her türlü düşüncenin dile getirilmesine olanak sağlayan modern kamusal alanların da ortaya çıktığı yerlerdir. Kırsal alanlardaki geleneksel, dışa kapalı, akrabalık ve komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu yaşam tarzını benimsemiş geniş halk kitleleri Sanayi Devrimi'nin etkisiyle kitleler halinde büyük kentlere göç ettiğinde, burada bireyselliğin daha ön planda olduğu ve modernleşmenin geleneksel yaşam tarzlarını büyük oranda ortadan kaldırdığı yeni bir dünyaya adım attı.
Hem Sanayi Devrimi'nin yarattığı ağır ve güvencesiz çalışma koşullarında ezilen hem de modernleşmenin hızlı ve yıkıcı etkileriyle geleneksel yaşam tarzlarının ortadan kaldırıldığını düşünen toplumsal kesimler geleneklerini, değerlerini ve kırsaldaki yaşam tarzlarını modernleşmenin etkilerine karşı korumak, muhafaza etmek ister. Dolayısıyla, muhafazakârlık (conservatism) modernleşmenin geleneksel hayat tarzları ve toplumsal değerler üzerindeki dönüştürücü ve yıkıcı etkisine karşı geleneğin veya dini değerlerin muhafaza edilmesini savunan bir ideoloji olarak Avrupa’da ortaya çıktı. Burada vurgulanması gereken husus, muhafazakarlığın modernleşmeye karşı bir tepkiden ziyade bir refleks olduğu ve modernleşmeyi reddetmekten ziyade modernleşirken geleneği de koruma arzusu olduğudur. Tanıl Bora’nın Cereyanlar adlı kitabında da ifade ettiği gibi “Muhafazakarlık, restorasyon ideolojisidir. Anti-modernist değildir, modernliği gelenekle terbiye etmeyi hedefler."
Fransız İhtilâli’nin muhafazakârlığın doğuşundaki önemi de yadsınamaz ölçüde büyüktür. Aristokrasinin ve merkezi yönetimin yüzyıllara dayanan köklü bir tarihi olduğu Fransa’da devrimin yarattığı siyasi ve sosyal değişimin hızı çoğunluğu kırsal kesimlerde yaşayan köylü halkı önemli ölçüde etkilemiş ve hızlı değişime karşı geleneğin korunmasını hedefleyen muhafazakârlık güç kazanmaya başlamıştır. Bu çerçevede muhafazakârlık, devrimden önceki mevcut sistemi tanımlayan ancien régime’e dönüşü hedefler.

Tüm ideolojilerde olduğu gibi muhafazakârlığın da farklı yorumları ve uygulama biçimleri var. Kıta Avrupası’nda gelişen muhafazakâr ideoloji daha baskıcı ve reaksiyonerken muhafazakarlığın İngiltere ve ABD’deki yorumu daha esnek ve gelişime açıktır. İngiliz siyasetçi Edmund Burke’un görüşleri üzerine teorize edilen muhafazakârlık, geleneklere bağlı kalarak modernleşmeyi savunan bir muhafazakârlık yorumudur. “Muhafaza etmek için değiş” mottosuyla açıklanan bu muhafazakârlığın en önemli temsilcisi olarak Birleşik Krallık’taki Muhafazakâr Parti örnek verilebilir.
2. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da sosyal refah devletinin yükselişi beraberinde Burke’ün temsil ettiği ilerlemeci muhafazakârlığın da güçlenmesine zemin hazırladı. Bu dönemde başta Almanya ve İtalya olmak üzere Hristiyan Demokrat partilerin güç kazanması da Avrupa’da muhafazakârlığın güçlenmesine ve aynı zamanda ilerlemeci bir zemine gelmesinde önemli paya sahiptir. 1970’lerde muhafazakâr-sağ ideolojinin dönüşerek “Yeni Sağ” olarak adlandırılan neoliberal anlayışın ön plana çıkması devletin güçlü ve ön planda olduğu muhafazakâr ideolojinin de yeni bir evreye girmesine zemin hazırladı. Devletin geri plana çekilerek piyasanın güç kazandığı yeni neoliberal sistemin en önemli temsilcileri de ABD’de Cumhuriyetçi Partili Ronald Reagan, Birleşik Krallık’ta ise Muhafazakar Partili Margaret Thatcher oldu.
Yukarıda tarihsel gelişimini ele aldığımız muhafazakârlığın temelde hiyerarşi, otorite, gelenek ve mülk sahipliği üzerine inşa edildiğini söylemek mümkün.
Erken Cumhuriyet döneminde muhafazakârlık
Yazının başında da ifade edildiği üzere muhafazakârlık, modernleşmenin hızlı ve yıkıcı toplumsal etkilerine karşı bir nevi köklere tutunma ve onları kaybetmeden dönüştürüp gelişmeyi amaçlar. Türkiye gibi modernleşmenin zamana yayılmadığı ve tabandan ziyade tepeden inme bir anlayışla hayata geçirildiği toplumlarda muhafazakârlık modernleşmeye karşı bir kalkan olarak kullanılıyor ve ilerlemeci olmaktan ziyade daha reaksiyoner bir kimliğe bürünüyor.
Peki, modernizmin yıkıcı etkilerine karşı hangi köklere tutunacağız? Bu sorunun cevabını Türk milliyetçiliği, Osmanlı tarihi ve İslâmiyetin harmanlanmasıyla oluşturulan milliyetçi-muhafazakâr veya milliyetçi-mukaddesatçı olarak tanımlanan muhafazakârlıkta bulmak mümkün. Dolayısıyla, Türkiye’de muhafazakârlığı milliyetçilik ve İslâmcılıktan ayırmak pek mümkün değil. Tanıl Bora’nın sözleriyle “Muhafazakârlık bir düşünce akımı olmaktan ziyade Türk sağının, milliyetçiliğin ve İslâmcılığın esansı olmuş, geniş bir asgari müşterek zemininin oluşumuna katkıda bulunmuştur.”.
Cumhuriyet döneminde oluşan muhafazakârlığın köklerini rejimin ilk yıllarına kadar götürmek mümkün. Milli Mücadele’nin öncü figürlerinden Kazım Karabekir, Cumhuriyetin kurucu kadrolarındaki hakim modernleşme (bu dönemde modernleşmenin Batılılaşma ile eş anlamlı olarak kullanılması yaygındır) zihniyetine karşı dini değerleri savunmuş ve siyasetteki muhafazakârlığın ilk temsilcilerinden olmuştu. Bu dönemde muhafazakâr bir aydın sınıfı da kamusal alanda vücut bulmaya başladı. Ekseriyetle Cumhuriyet rejimini benimseyen muhafazakâr aydınlar Osmanlı köklerinden tamamen kopmayı yanlış buluyor ve gelenekle modernleşmenin harmanlanmasını savunuyorlardı.

Cereyanlar kitabında, muhafazakâr aydınların bir araya geldiği ve fikirlerini yazıya döktüğü ilk yer olarak Dergâh dergisi gösterilir. İslâmcılıkla muhafazakârlığın henüz iç içe geçmediği bu dönemde muhafazakâr düşüncenin temel referans noktası Osmanlı tarihi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağı olarak nitelendirilen 15.-16. yüzyıl bir nevi ilerlemenin ve öncülüğün referans noktası olarak kabul edilerek Osmanlı’nın modernleşme sürecinde de olduğu gibi bu dönemi referans almanın gelişmek için en doğru yol olduğu fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.
“Erken Cumhuriyet’in jakoben harareti söndükçe, Osmanlı tarihinin klasik çağının itibarının iade edildiği görülür. İmparatorluğun bir büyük Avrupa gücü olduğu altın çağdan, milliyetçi gurura yakıt alınır.”
Muhafazakâr kesimde Sultan 2. Abdülhamid kültünün oluşmaya başlaması da bu döneme dayanır. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in “Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han” adlı kitabıyla muhafazakâr kamusal alana yayılan Abdülhamid kültü batının yıkıcı modernizmine karşı dini ve geleneksel değerlerin korunduğu bir çeşit direniş dönemini sembolize eder. Öte yandan, Necip Fazıl’ın “Bir gedik açtık surda, mukaddes mi mukaddes” dizeleri muhafazakârlığın ve İslamcılığın pasif konumunu terk ederek rövanşist bir anlayışla hakim ideolojiyle hesaplaşmaya başladığının da simgesi olarak kabul edilebilir.
Muhafazakârlığın hakim ideolojiye dönüşmesi
Muhafazakârlığı hakim ideoloji olarak benimseyen ilk parti Demokrat Parti’dir. 1980’lerde Turgut Özal liderliğindeki ANAP’ta da görüldüğü üzere DP liberal-muhafazakâr bir çizgiyi benimsemiş ve tek parti döneminin batılılaşma hamlelerini tarihi ve dini geleneklere bir başkaldırı olarak betimlemiştir. 1960 darbesinin ardından Türkiye siyasetinde sağ-sol çatışmasının hız kazanmasıyla birlikte muhafazakâr kesimin çeşitli siyasi ve sivil toplum örgütleri kurarak toplumsal örgütlenmeye hız kazandırması muhafazakârlığın dönüşmesine de neden olmuştur.
Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin en önemli toplumsal örgütlenmelerinden biridir. O dönemde güçlenen sol hareketlere karşı milliyetçi bir sağ cephe oluşturan MTTB Osmanlıcılık ve milliyetçiliğin harmanlanmasına da katkıda bulunmuştur. Necmettin Erbakan öncülüğündeki Milli Görüş hareketinin de güçlenmeye başladığı bu dönemde MTTB Türk milliyetçiliği çizgisinden uzaklaşarak daha İslâmcı bir çizgiyi benimsemiş ve AK Parti'nin kurucu kadrosundaki birçok isim de (Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve kurucu kadro da olmasa da Hulusi Akar) bu dönemde MTTB’de yetişmiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra askeri rejim tarafından kurulan yeni siyasi ve ekonomik rejimde muhafazakâr-milliyetçilik hâkim ideoloji olarak kabul görmüş ve rejim tarafından da desteklenmiştir. Hem hayata geçirilen neoliberal ekonomik rejimin işletilebilmesi hem de komünizmle mücadelede bir panzehir olarak muhafazakâr-milliyetçilik Turgut Özal liderliğindeki ANAP’ın da hâkim ideolojisi olmuştur. Devlete itaatin muhafazakârlığın temel değerlerinden biri olduğu düşünüldüğünde baskıcı askeri rejim için en kullanışlı ve güvenli ideolojinin de milliyetçilikle harmanlanmış muhafazakârlık olduğu aşikârdır.
2002 yılında iktidara gelen AK Parti ise ideolojisini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayarak muhafazakârlıkta Türkiye siyasetine yeni bir sayfa açtı. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, muhafazakâr demokratlığı şu sözlerle tanımlıyordu:
“Geleneği dışlamayan bir modernlik, yerelliği kabul eden bir evrensellik, manayı reddetmeyen bir rasyonellik, köktenci olmayan bir değişim”
AK Parti’nin bu ılımlı ve ilerlemeci muhafazakârlığını Avrupa Birliği üyeliği hedefinin güçlü olduğu, askerin ve bürokrasinin çekimser ve hatta tehditkâr yaklaşımının devam ettiği ve siyasi otoritesini tam anlamıyla sağlamlaştıramadığı bir dönemde uygulanan geçiş ideolojisi olarak değerlendirebiliriz. Nitekim, kısa zamanda iktidarına karşı asker ve bürokrasiden gelen tehditleri bertaraf eden ve girdiği seçimlerde oy oranlarını sürekli olarak artırarak iktidarını sağlamlaştıran AK Parti zamanla muhafazakâr demokratlıktan uzaklaşarak İslamcılığın temel alındığı milliyetçi-muhafazakâr bir ideolojiyi benimsedi. Cumhuriyetin erken dönemlerinde olduğu gibi AK Parti dönemlerinde de Osmanlı tarihi gücün ve ihtişamın sembolü olarak muhafazakârlığın referans noktası haline geldi ve 2. Abdülhamid’in otoriter ve baskıcı rejimi “dış güçlere direnen güçlü hükümdar” imgesiyle süslenerek Recep Tayyip Erdoğan’la eşleştirildi. AK Parti destekçilerinin “Seni Abdülhamid’in yalnızlığına terk etmeyeceğiz” sloganları bu dönemde oluşturulan güçlü lider güçlü devlet imajını net bir şekilde özetliyor.
AK Parti’nin iktidarını güçlendirmesi ve medyayı kontrol altına almasıyla birlikte bir kültürel hegemonya kurma politikası da hayata geçirilmiş ve milliyetçi-muhafazakârlığı hâkim kültür haline getirme çalışmaları başlamıştır. Bu dönemde tarihi karakterleri ele alan tarih dizilerinin sayısının artması, Milli Eğitim müfredatının içeriğinin değiştirilmesi, siyasi söylemlerde ve parti propagandalarında hem İslâmi hem milliyetçi söylemlerin ağırlık kazanması muhafazakâr kesimde de büyük destek bulmuş ve Cumhuriyet rejiminin modernleşme hamlelerine karşı bir rövanş dönemi başlamıştır. 2018 yılında Milliyetçi Hareket Partisi ile ittifak oluşturan AK Parti, İslâmcı muhafazakârlığa güçlü bir milliyetçi damarı da ekleyerek belki de Cumhuriyet döneminde hiç görülmediği kadar rövanşist, İslâmi değerleri ön plana çıkaran ve aşırı milliyetçi bir muhafazakârlığı hayata geçirdi.

Yeni Birlik
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Muhafazakârlığın ortaya çıkışı, savundukları, Türkiye'ye yansımaları
15 Eyl 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




