Hrant Dink’in ilhamı: Yas ve acının değil, yeniden tazelenen cesaret ve umudun günü

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
19 Ocak günleri, artık ülke tarihi için özel bir anlama sahip ve bu anlam, 2007’den bu yana hiçbir zaman değer kaybına uğramadı. Agos gazetesinin kurucularından ve eski genel yayın yönetmeni Hrant Dink, o Cuma öğlen saatlerinde henüz 17’sindeki bir tetikçinin kurşunuyla öldürüldüğünde ülkenin büyük çoğunluğu bu cinayetin Türkiye tarihine nasıl tezahür edeceğini öngöremiyordu.
Cinayeti kamuoyuna duyuran son dakika haberlerinin ardından, benzerine az rastlanır bir organik örgütlenmeyle büyük bir kalabalık biraraya geldi. Hemen hemen hiç kimsenin önünde, arkasında, sağında veya solunda kimin olduğunu bilmediği bu kitlenin boyutları, akşam haberlerinde on binlerle anılıyordu. Taksim’den gazetenin eski binasının önüne yürüyen kalabalığın arasında Dink’i daha önce hiç görmemiş olanlar, adını dahi duymamışlar vardı ve belirtmek gerekir ki kalabalığın çoğunluğunu da bu grup oluşturuyordu.
O günü çok berrak bir şekilde hatırlıyorum. Ermeni okullarında okuyan öğrencilerin, öğretmenlerinin nasıl bir soğukkanlılıkla evlerine sağ salim teslim edildiklerini... Akşamki yürüyüşe gitmek istediğimi söylediğimde annemin izin vermeyişine hayıflanışımı, abimin gitmesine müsaade ettiğini duyduğumda ise öfkelenişimi...
O günün İstanbul’un hafızasına kazınan soğuğu, sokakların olağanüstü sessizliği ve şehrin göğe yükselen sessiz ağıtları hâlâ zihnimde taze. İnsanlar, birbirlerini tanımasalar da aynı duyguyla kenetlenmiş gibiydi. Kimse öne çıkmaya çalışmıyor, herkes yalnızca yanındakiyle birlikte yürüyordu. Sanki görünmez bir ip, binlerce insanı aynı yöne doğru çekiyordu.
Miladın sessizliği
Ama bugün 15 Eylül ve ben Hrant Dink’in ölümünü değil, doğumunu konuşmak istiyorum. Daha doğrusu, onun doğurduğu bir bilinci, farkındalığı, duyguyu. Özellikle mezunu olduğu Tıbrevank Lisesi’nden dönemdaşları, büyükleri ve küçükleri, ölümünden sonra sözleşmiş gibi hep bir ağızdan “Ben ona çok söylemişimdir, iyi diyorsun, doğru diyorsun ama tehlikeli sözler söylüyorsun” dediler.
Elbette o, bu uyarıları dinlemeden önce de neyle başa çıkmaya çalıştığını, tehlikeli sularda yüzdüğünü biliyordu. Gelin görün ki, merhuma naçizane uyarılarda bulunanların bugün gözden kaçırdığı bir gerçek var, o da 19 Ocak’ın bir milat olması ve bugün artık Dink’in canı pahasına, uğruna mücadele ettiği konuların her zamankinden yüksek sesle konuşulabilmesi.
Çünkü Dink’in mirası, yalnızca bir ölümün ardından doğan yas değil, aynı zamanda her bir bireyin kendi hayatına taşıdığı cesaretti. Onun sözleri, zamanla kitlesel bir belleğe dönüştü. Kendi köşesinde sessiz kalmayı seçenler bile bir gün o sözleri tekrar ederken buldu kendini. Ve bu tekrar, sessizliğin duvarlarını yıkan bir yankıya dönüştü.
Şüphesiz ölümünden bu yana Türkiye’de işler daha iyiye gitmedi. Hatta her geçen gün kötüleştiği de tartışmasız bir gerçek. İçinde bulunduğumuz bu karanlık günlerde, Hrant Dink’in, “Biz, yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık” cümlesinin altını çizmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Dink, bu cümleyi, aralarında yukarıda andığım Tıbrevanklı arkadaşlarının da olduğu, yurt dışına göç etmiş çok sayıda Ermeni’yi işaret ederek kurmuştu.
2007’den bu yana çok fazla göç oldu şüphesiz. Kimileri için burası artık yaşanmaz bir yer olmuştu. Kimileri için zaten çoktan öyleydi. Daha önce birçok arkadaşını ABD, Fransa, Avustralya gibi farklı kıtalara uğurlamış ailem için bile bu ihtimal kısa bir süreliğine de olsa masadaki yerini almış; nihayetinde kendileri değil ama biz, yani ben ve abim böyle bir karar alırsak bize engel olmayacakları konusunda mutabık kalmışlar.
Göç ihtimali, aile sofralarında kimi zaman üstü kapalı, kimi zaman doğrudan açılan bir konuydu. Gözlerde beliren tedirginlik, suskunlukla karışık kabulleniş… Bütün bunlar, aslında bu ülkenin çocuklarının ve ailelerinin ortak kaderiydi. Kalmak ile gitmek arasında gidip gelen o sancılı karar, belki de en çok Hrant Dink’in işaret ettiği "bu topraklara bağlılık" duygusuyla şekilleniyordu.
Gelgelelim maaile İstanbul’da yaşamaya devam ettik. Çünkü 2007’den bu yana çok fazla kalan da oldu. Kimileri gitmeye hazırlanırken inadına kaldı, kimileri gitse de hasret duyacağından yapamayacağını bildiği için hiç yeltenmedi, kimileri için zaten bu bir ihtimal bile değildi.
İsimsizlerin günü
Ermeni Kilisesi’nin isim günleri meşhurdur. Bunlardan biri de benim ismimi taşıyan ve Paskalya’dan yaklaşık 50 gün önce kutlanan Surp Vartanants (Aziz Vartan) günü. O gün, adı Vartan olanların yanı sıra Kutsal Kitap’ta ismi aziz olarak anılmayanların da isim günü kutlanır.
Biz her 15 Eylül’de Hrant Dink’in doğum gününü kutluyoruz. Ama bugün sadece onun değil, Dink’in sayesinde bu ülkede bir şeylerin ters gittiğini fark eden, ülkenin tarihini sorgulayan, ayrımcılığa karşı çıkan yüz binlerce insanın da bir nevi farkındalık günü.
Bu yüzden, 15 Eylül benim için yalnızca bir doğum günü değil, aynı zamanda kolektif bir hafızanın canlı tutulduğu gün. Arkadaşlarımın, akrabalarımın ve hatta yıllarca siyasetten uzak duran tanıdıklarımın bile, bu tarihte Dink’in hatırlattığı değerler üzerine konuşmaya başlamaları, bana her defasında onun nasıl bir toplumsal uyanışa vesile olduğunu gösteriyor.
Bunu diyorum, çünkü yakın çevremden biliyorum. O güne dek siyasetin kırıntısını konuşmaya çekinen arkadaşlarım, akrabalarım, Dink’in ardından oluşan cesaret kalabalığının verdiği özgüven ve yalnız olmama hissiyle sokaklardaki yerini aldı, Ermenice sloganlar attı, isyan etti.
Yas değil, ilham
Her 15 Eylül’de, benzer isyan duygusunu paylaşan ulusal ve uluslararası kişi veya kurumlar, Hrant Dink’in adına verilen barış ödülüyle onurlandırılıyor. Bu yıl 17'incisi düzenlenen ödül töreninde de her yıl olduğu gibi bir kez daha barışın ve eşitliğin insan hayatı için mütemmim cüz olduğunu hatırlıyoruz.
Ödül törenleri yalnızca bir anma değil; yeni kuşaklara aktarılan bir miras. Gençlerin sahneye çıkıp Dink’in sözlerini kendi dilleriyle yeniden dile getirmeleri, geleceğe dair umudu diri tutuyor. Çünkü biliyoruz ki barış ve eşitlik kavgası bitmiş bir mücadele değil, her gün yeniden doğan bir sorumluluk.
Bugün, yas tutmuyoruz. Bugün, acı duymuyoruz. Bugün ilham alıyoruz. Baştan sona pisliğe bulaşmış dünyada hâlâ uğruna mücadele etmemiz gereken değerler olduğunu hatırlatanlara minnet duyuyoruz. Ve belki de en önemlisi, bugün yalnızca Hrant Dink’in doğum gününü kutlamıyoruz; onun hayalini kurduğu eşitlikçi, özgür ve barış dolu bir toplumu inşa etme irademizi de yeniden tazeliyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Vartan Estukyan
Gazeteci. Kültür-sanat, müzik, insan hakları ve güncel politika haberleri yapıyor.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Çin, Haziran 2026’da yayımladığı yeni “Beyaz Kitap”la küresel yönetişim vizyonunu daha açık biçimde ortaya koydu. Pekin, BM’nin güçlendirilmesini, Küresel Güney’in karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasını ve ticaret ile tedarik zincirlerinin önündeki engellerin azaltılmasını savunuyor. Bu yaklaşım, Çin’in ABD ile rekabetinde doğrudan bir hegemonya arayışından çok, ekonomik yükselişini sürdürebileceği daha çok kutuplu ve daha az korumacı bir düzen talebine işaret ediyor.

BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.




