Hukuk Devleti’nin Krizi

Türkiye, Cumhuriyetin 100. Yılını kutladığı bugünlerde tarihinin en önemli yargı krizini yaşıyor. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasanın emredici hükmüne rağmen açıkça Anayasa Mahkemesi kararına uymayacağını ilan etti. Bununla da yetinmeyerek Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında garip bir suç duyurusunda bulundu. Daire hızını alamayıp TBMM’yi de görevini yapmamakla suçlayıp Milletvekili Can Atalay hakkındaki ceza hükmünü genel kurulda okuyarak Atalay’ın milletvekilliğini düşürmeye davet etti.
Bu kriz, Gezi Davası olarak bilinen davanın başından beri süren hukuksuzluklar silsilesinin son perdesi olarak ortaya çıktı. Söz konusu dava kapsamında iş insanı Osman Kavala’nın 2017 yılında tutuklanmasından bu yana yaşanan her yeni hukuk skandalı bir öncekini unutturacak cesamette gerçekleşiyor. Kavala’nın tutuklanmasına ilişkin AİHM kararının uygulanmaması ile ilgili olarak Avrupa Konseyi, Türkiye’ye yaptırım uygulama aşamasına gelmişken, AİHM’in tutuklama için yeterli delil yok dediği ve tutuklamanın siyasî amaç güttüğünü tespit ettiği davada önce yerel mahkeme bütün sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Ancak bu kararı veren yargıçlar açığa alındı ve haklarında soruşturma başlatıldı.
Ardından bu karar istinaf tarafından bozuldu ve yerel mahkeme bu sefer 25 Nisan 2022 tarihinde Kavala hakkında ağırlaştırılmış müebbet, aralarında avukat Can Atalay’ın da bulunduğu diğer yedi sanık hakkında ise 18’er yıl hapis cezasına hükmetti. Bu cezalar önce istinaf tarafından onandı, son olarak da Yargıtay 3. Ceza Dairesi Kavala ve Atalay’ın yanı sıra diğer üç sanığın cezasını onarken üç sanık hakkında verilen cezaları ise bozdu. Dosya Yargıtay aşamasındayken Can Atalay’ın milletvekili seçilmesiyle ilgili süreci Bültenin bir önceki sayısında ayrıntılı olarak işlemiştik. Özetlemek gerekirse, Atalay’ın milletvekili seçilmesiyle dokunulmazlık kazandığı için yargılamanın durdurulması ve tahliyesine karar verilmesi talebin reddedilmesi üzerine yapılan bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi önceki içtihadına dayanarak hak ihlâline karar verdi. İhlâlin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için de kararın bir örneğini yerel mahkeme olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.
Bunun üzerine 13. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılamaya başlayarak Atalay’ı tahliye etmek ve yargılamayı durdurmaya karar vermek yerine, AYM’nin ihlâl kararının Yargıtay 3. Ceza Dairesinin tahliyenin reddi kararı ile ilgili olduğu gerekçesiyle, dosyayı Yargıtay’a gönderdi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise AYM’nin verdiği ihlâl kararını tanımayarak, karara uymamaya karar verdi. Ayrıca ihlalin var olduğu yönünde karar veren AYM üyeleri hakkında anayasal yetkilerini aştıkları gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Son olarak, TBMM’nin Atalay’ın milletvekilliğini düşürmesi gerektiği tespitiyle kararını TBMM’ye gönderdi.
Bu kararın pek çok bakımdan açıkça Anayasaya aykırı olduğunda kuşku yok. Dolayısıyla ortada hukukun farklı mahkemeler tarafından farklı şekilde yorumlanmasından ortaya çıkmış bir hukuki ihtilaf söz konusu değil. Aksine, Anayasanın 148, 153 ve 158. maddelerinin açıkça yok sayılması durumu var. Anayasanın 148. maddesi Anayasa Mahkemesine kesinleşmiş yargı kararlarına karşı yapılacak bireysel başvuruları inceleme yetkisi tanıyor. 153. madde, AYM kararlarının yargı organları için de bağlayıcı olduğunu düzenliyor. 158. madde ise diğer mahkemelerle AYM arasındaki görev uyuşmazlıklarında AYM kararının esas alınacağını düzenliyor. Dolayısıyla Yargıtay’ın AYM’nin anayasal yetkilerini aştığı yönündeki iddiasının hiçbir anayasal dayanağı yok ve Yargıtay açıkça Anayasaya uymayı reddediyor.
Ancak bu krizin salt bir yargı krizi değil, planlı bir siyasî kriz olduğu anlaşılıyor. Krizin siyasî aktörlerinin nihaî hedefi konusunda rivayet muhtelif olsa da açık olan husus, bu krizin bir anayasa değişikliği için fırsat olarak değerlendirileceği. İktidarın anayasa değişikliği konusundaki temel ihtiyacının mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesine olanak tanımak ve mümkünse seçim için salt çoğunluk koşulunu ortadan kaldırmak olduğu biliniyor. Bu talebinin kabulü karşılığında AYM’nin yetkilerinin kısıtlanmasına razı olması da mümkün. İktidarın küçük ortağı temel taleplerinin AYM’nin tamamen ortadan kaldırılması ya da yeniden yapılandırılması olduğunu TBMM kürsüsünde tekrarladı. Adalet Bakanı da AYM’nin yetkilerini kısıtlayan Anayasal veya yasal değişiklikler yapılabileceğini açıkladı. Böyle bir değişikliğin birey haklarını tamamen korumasız bırakmak suretiyle, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkması ya da çıkarılması sonucu doğuracağını öngörmek zor değil.
Arkasında yattığı iddia edilen siyasî gruplar veya cemaatler arasındaki çekişme iddiaları ve yargıya ilişkin ortaya çıkan yolsuzluk ve yozlaşma söylentileri ile birlikte değerlendirildiğinde, bu görünürdeki yargı krizi yargı bağımsızlığının tamamen ortadan kalktığını ve yargının hukuku ve Anayasayı değil de siyasî iradeyi takip ettiğini göstermesi bakımından derin bir hukuk devleti krizine işaret ediyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Özgür Özel CHP’nin Yeni Genel Başkanı Oldu, Hukuk Devleti’nin Krizi, Kentsel Dönüşüm Yasası Değişiklikleri Mülkiyet Haklarını Tehdit Etmektedir.
20 Kas 2023

YAZARLAR

Ali Rıza Çoban
Anayasa hukuku doçentidir. Doktorasını temel haklar alanında İngiltere'de Leeds üniversitesinde yapmıştır. İnsan hakları hukuku, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, anayasa yapımı, karşılaştırmalı anayasa yargısı alanlarında çalışmaktadır. Kendi uzmanlık alanlarında sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürütmektedir.

Özgürlük Gündemi
Özgürlük Araştırmaları Derneği'nin hazırladığı Özgürlük Gündemi, Türkiye’nin hukuk devleti, ekonomi, siyaset ve sivil toplum gündemine ilişkin vakıaların değerlendirildiği, iki haftada bir pazartesi günü yayımlanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR



