İstanbul'un en pis meyhanesi: Barba'nın yeri

Bazı mekânlar da pisliğiyle, kavgasıyla, düzensizliğiyle meşhurdu...
İstanbul'un en pis meyhanesi: Barba'nın yeri

Yunanca “moruk, yaşlı ve sevilen kişi” sözcüğünden gelen barba, İstanbul’da “meyhanenin sahibi” şeklinde farklı bir anlam kazanmış. Buradan da İstanbul’daki ilk meyhanecilerin yaşlı ve sevilen Rumlar olduğu sonucuna ulaşabilir miyiz?

Önceleri şarap ile başlayan, sonrasında rakıya evrilen, zengin mutfağı ile içki yanında birkaç mezenin serpiştirildiği Akdeniz sofralarına meyhane diyoruz. Çok az kişinin çalıştığı, aşçının mekânın sahibi olduğu her bir meyhaneden kendine has bir karakter beklenir. Duvardan sarkan hatıralardan masa ve sofra düzenine, garsonların sohbetinden barbanın tavrına meyhaneler hep bir karakter sahibi olmuştur.

İlginçtir, diğer tüm mekânlardan farklı olarak “meyhane”nin hep bir adabı olduğundan bahsedilir. Nedir bu adap, meyhane adabı? Bu adap barbadan gelir, barbanın belirlediği sınırlar içerisinde kafayı çekerler…

Büyükadalı meyhaneci Fıstık Ahmet Tanrıverdi, National Geographic Türkiye tarafından Kasım 2012’de yayımlanan yazıda barbayı şöyle anlatır: “Barba meyhanenin sahibidir. Çok kalender, olgun bir insandır. Rinddir (geçmiş İslam toplumlarında her tabaka arasında ortaya çıkabilen ve hakim tavırlardan farklı kendine özgü bir yaklaşım sahibi olan insan tipi). Felsefeyi çok iyi bilen adamdır. Çünkü her gelenin nabzını bilip, ona göre şerbetini verir, burayı çok iyi idare eden bir maestrodur. Barbanın özelliği budur.”

Aynı yazıda bir müdavim barbadan şöyle bahseder: “Herkes birbirini tanırdı, tek gitseniz bile hemen yan masadaki muhabbete dahil olurdunuz. Barbanın gözü ise her daim masa ve mezelerde olurdu. Müşteri istemeden, masaya garson gelir ve günün mezelerini tabağınıza tadımlık koyardı. Barba, müşterinin yüzü kızarmaya başladığında önce mezeyi, daha sonra kızarma devam ederse rakıyı keserdi. Müşteri mekana ilk defa gelmişse de barba onu denerdi. Doktordu onlar!”

Barba bu sebeplerle mekâna ismini verir. Bir yerden sonra burası, ismi her ne olursa olsun, “Barba’nın yeri” olarak anılır. İstanbul’un 1930’larında “Barba’nın yeri” olarak anılan birçok mekân vardır. “Barba’nın yeri” tiyatro oyunları ve romanlarda da birçok kez geçer. Ama içlerinde bir tanesi gerçekten de “Barba’nın Meyhanesi”dir. Burası Sirkeci tarafında bulunan belki de İstanbul’un en “leş”, en fazla kavganın çıktığı, en son kapılarını kapayan mekândır. 

“Fikret Muallâ, 1928 Türkiyesini anlatıyor” başlıklı makalede Barba’nın meyhanesi ile ilgili bir kısım da vardır. Büyük ressam Fikret Muallâ’nın kaleminden Barba’nın meyhanesi:

“Barba, bir nargile getir”, “Barba, bir kahve”. Gırrr gırr nargile içenler, masaların etrafında ciddi ciddi oturuyorlar. Akşamın sekizi burada pürodan başka herşey var. Herşey, kokain ve esrara kadar. Tavla ve damla oynanır. Dükkânın içi dumanlanmış. Gramafonda halk türküleri. “Vakti kerahat” diye sesleniyor içeriden. İçmek saati geldi demektir. Barba, rakının yanına mezeleri de çıkarır. Rakı, Türklerin milli içkisidir. Üzümden yapılır. Aslında dünyanın en güzel içkisi. “Napoli’yi gör ve sonra öl” demeleri saçma. Doğrusu “rakı iç ve sonra öl” diye değiştirilmeli. Ancak rakı midede, şişedeki gibi temiz ve güzel durmaz. Vakti kerahat çoğu zaman kavga ve bıçaklamalarla biter. Birden meyhanenin müdavimlerini iskemle ve bardaklarla kavga ederken görürsünüz. Kavganın sebebi ise çok basittir. Birinin sevdiği şarkıyı bir diğeri saçma bulmuştur. “Ne dedin? Sevdiğim şarkıyı mı beğenmiyorsun? Eşek herif! Benim beğendiğimi sen de beğenmek zorundasın!” “Öyle mi eşşeoğlu eşşek!?” “Bana eşşeoğlu eşşek mi dedin?” Ertesi gün sabah gazetelerinde bir meyhanede on yaralı olduğunu okursunuz. Bu da Barba’nın meyhanesinden başka bir yerde olamaz.    

Fikret Mualla'dan içkili bir mekân resmi. Kaynak:  Ankara Resim ve Heykel Müzesi / Editör Zeynep Yasa-Yaman, Fotoğraflar: Sıtkı Fırat, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2012


Sirkeci’de Barba Mihali’nin meyhanesi, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde de yerini bulur. “Dünyanın Mihveri Kadın mı, Para mı?” adlı romanda Barba Mihali’nin meyhanesinden şu şekilde bahseder:

‘‘Sigara dumanlarından tavana yükselen mavi bulut, ampullerin ışığını kör kandil derecesinde hüsufa uğratmış, manga manga oturmuş akşamcıların içinde lakırdısı nazik kimse yok. Her kafadan bir ses çıkıyor. Zaten tahta masaların, çatalların, tabakların, birçok hizmette kullanılan konserve kutularının pisliği, mezelerin adiliği, oraya buraya dökülmüş, bulaşmış şeyler, müşterilerin içinde temizlik merakı olan, midesine acıyan kimselerin bulunmadığını gösteriyor.

Barba'nın meyhanesinde mezelere düşen sineklerden de bahsedilir, birbirine yükselen erkeklerin gürültüsünden de:

‘‘Duvar dibi peykesine dizilmiş beş hamal fazla kızışmış kafalarının hararetiyle yarenleşiyorlar. Muhabbete şiddet vermek için masaya indirilen yumruklar şişeleri, tabakları şangır şungur zelzeleye uğratıyor.’’

Aynı romanda Barba’nın meyhanesi gibi düşük yerlerle sosyetenin takıldığı yerler birbiriyle kıyaslanır: 

‘‘O senin gittiğin şık birahaneler dışı kalaylı, içi kirli fahişelere benzerler. Yüksek fiyatlarla müşterilere yutturmadıkları pislik kalmaz. Süslü fantazya ile çok mundarlık örterler. Bu kapkacağın teneke, porselen olmasına gelince; bunda da bir hikmet vardır. İşte görüyorsun, buraya düşenler hep şehrin zadegan takımındandır. Rakıya bedava para vermezler. İsterler ki ispirto beyinlerini sarsın, damarlarını tutuştursun; tozu dumana katsınlar. Burası istimini alınca tenekeler havada şehab-ı takibler gibi uçuşurlar. Onun için buraya şişe takım yaramaz.’’

Barba'nın meyhanesi üzerine tanıklıklar çok az. Ancak başka hiçbir mekân kavgasıyla, sinekleriyle ve pisliğiyle böylesine bir ün kazanmamış. Bu kadar az tanıklık bile mekânın İstanbul'un en "leş" mekânı olduğunu anlamaya yetiyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1930'larda kavgasıyla, pisliğiyle nam salmış bir meyhane: Barba'nın yeri #59

barba, meyhane, Selahattin Giz, Rifat N. Bali, Fikret Mualla, Hüseyin Rahmi Gürpınar

10 Oca 2023

Tarihi belirsiz meyhane fotoğrafı

YAZARLAR

Oğul Doğa Gökşin

https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR