Kadıköy’ün tepesi ile deresi: Fikirtepe’den Kurbağalıdere’ye

Eski İstanbul’da en ilginç yer adlandırmalarından biri de “tepe” nitelendirmeleridir. Öyle ki, “tepe” adını içeren pek çok yer gerçekte coğrafi anlamda tepe, “dağ” adını içeren pek çok yer de gerçekte dağ değildir. Sözgelimi Çamlıca tepesinin 19. yy. ve öncesindeki yaygın adı Bulgurlu Dağı’dır. Keza yine 20. yy.’a kadar olan anlatılarda (hatta bazı 20. yy. metinlerinde) Boğaziçi’nin “dağlarla çevrili olduğu” yazılıdır. (En bilinen örneği belki, Yahya Kemal’in Kanlıca körfezi için yazdığı şiirinin bir mısraı: “Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde”)

Ben bu durumu uzun yıllar şehrin yatay mimarisi ile ilişkilendirmiştim. Evler az katlı olunca, tepe ve dağın “ölçütü” düşüyor olmalıydı. Fakat sonradan, özellikle tepe nitelemesinin bölgenin yerden yükselti durumuyla ve de “yukarıdan bir noktaya bakılabilme” niteliği ile alakalı olduğunu gözlemledim. Bunun en meşhur örneği, Kadıköy’ü uzaktan ve yüksek bir yerden izleyen Gözcü Baba’nın adını Göztepe’ye vermesiydi. Hâl böyle olunca, şehrin topoğrafik kültüründe, bir yeri yukarıdan gözlemeye elverişli her yükselti tepe olabiliyordu ve daha büyük yükseltiler de artık dağdı. Bu nedenle de şehirde tarih boyunca tepeler -özellikle güvenlik nedeniyle- çok daha makbul yerler olmuştur. Kadıköy’de de ilk yaşam bulguları için Fikirtepe adres gösterilir. Bu çok da tesadüf olmasa gerektir. Zira Fikirtepe, limana (görece) yakındır ve hafif bir meyille inişi (dolayısıyla aynı meyil sayesinde çıkışı) kolay bir mevkide yer alır. (Limana görece yakın bir başka tepe olan Acıbadem tepesi için bunu söyleyemeyiz mesela.)

Fikirtepe’ye dair neler elimizde bugün o çok eski tarihlerden? İnsan ve hayvan iskeletleri, vazo kırıkları, taştan çekiç, öküz heykelleri, kandiller ve pişirilmiş balçıktan bir sakallı erkek başı heykeli, vs... M.Ö. 3000’lere uzanan bu geçmişte insanlar burada çapı dört metreyi bulan yuvarlak evlerde yaşamışlar. Evlerin duvarları ahşap, dal veya saz parçalarındanmış. Tek göz olarak tasarlanmışlar. Tabanları dışa göre hafifçe çukurmuş. Evin tabanında ise mezar yer alırmış. Gidenin ruhu evin içinde yaşamaya devam etsin diye belki. Sonraki süreçlerde Fikirtepe’nin uzun yıllar boş kalması ise, ölümü yaşamın içinde tutmaya çalışırken, yaşamın buradan tümden elden çıkması sonucuna aralanmış. Fikirtepe adına ilk defa 1786’da Kauffer’e çizdirilen bir haritada rastlanıyor, ama meskûn bir bölge olması itibariyle değil, burada yaşamış Fikir Baba adlı erenin varlığı dolayısıyla. Bununla beraber işin ilginç yanı, Fikir Baba diye bir erene başka hiçbir kaynakta rastlanmamış oluşu. Acaba Fakir Baba adlı erenin adından bozulma olabilir mi bu ad?  18 ve 19. yy’larda ise Fikirtepe, Kuşdili ve Kurbağalıdere sayfiyelerini uzaktan izlemeyi tercih edenlerin mekânı bir yer. Yani bir tür uzlet düşkünlerinin, izole yaşayanların, yalnızların tepesi. Sultan V. Murad’ın av köşkü ile Şükrü ve Fahri Biraderlerin süt ticarethanesini saymazsak, neredeyse 1960-70’lere kadar boş bir alan. Bir de Vecihi Hürkuş’un hikâyesi var tabii. Kendi ürettiği uçağını bir kamyonla Fikirtepe’ye götüren, bir gün buradan Kalamış’a doğru uçuş denemesi yapan, Horoz adlı kotranın direğine çarparak Kurbağalıdere’ye çakılan, ama uçuş tarihimizde yeri çok ayrı, ideallerinin adamı Vecihi Hürkuş.

Vecihi Hürkuş'un ürettiği ilk Türk uçağı olan “Vecihi K-6”

Vecihi Hürkuş'un ürettiği ilk Türk uçağı olan “Vecihi K-6”

Kurbağalıdere, Kayışdağı eteklerinden doğan, ancak özellikle Küçük Çamlıca tepesi sularıyla beslenip genişleyen bir deredir. Dereye adını veren, o kadar çok sayıdaki kurbağadır ki, kuşbazlar kuşlarını buraya getirip, kurbağa sesleriyle “kurbağa makarası” diye tabir olunan ötüşü edinebilmeleri için talim ederler. Yalnız dereye komşu Kuşdili çayırı da hâlihazırda bir kuş cennetidir. Çayır, saka, iskete ve florya sesleriyle çınlar. Derenin kenarları ve çayır, 19. yy.’ın ikinci yarısı, ağaçlıklı, sakin bir bölge iken; 20. başı ile birlikte birden canlılık kazanır: Çayır şerbetçileri, sucular, muhallebiciler, dondurmacılar (ki vişneli ve kaymaklısı en meşhurudur). Cizreli Bedirhani Ali Şamil Paşa, Üsküdar Komutanı olduğu yıllarda erkekleri derenin Kuşdili, kadınları ise Yoğurtçu tarafına toplamaya kalkmışsa da, dinletememiş, halk bu harici sese kulak asmamıştır. Öte yandan İp Cambazı Ali’nin dere kenarında, tel üstüne çıkıp kurban kesmişliği vardır. Bundan başka, derenin şehir belleğine bıraktıkları arasında “Kuşdili Tiyatrosu”, “Arnavud’un Kır Kahvesi”, kara kaşlı, kara bıyıklı, iri kıyım “Kavuncu Güzeli”, renk renk boyanıp giyinen “Kanarya” lakaplı geçkin ve sapkınca kadın, “yazıyor, yazıyor, cayır cayır yazıyor!” seslenişi ile ünlü gazete satıcısı Akbaba Suat ve Gazinocu Hamdi vardır. Kadıköy’e henüz elektriğin gelmediği günlerde şarjlı jeneratörü ile geceleri ışıklara boğduğu gazinosuyla mutlu ve mağrur Gazinocu Hamdi. Ağırlıklı olarak Ermeni musikişinaslardan oluşan kadrosuyla alaturka müzik yapardı gazinosunda. Sonra, nedense, burayı cazlı-danslı bir mekâna çevirmeye kalkmıştı. Halk, bunu tutmadı. Yeniden fasla dönmeye kalktıysa da, bir gece yağan şiddetli yağmur gazinoyu çamur deryasına çevirdi, bu da yetmezmiş gibi jeneratörü de çalıştırmayı başaramadı. Ellerini göğe kaldırıp “uğraşma benimle” diye haykırdığı işitildi. Ertesi sabah onu bir ağacın dalında, boynunda bir ip, sallanır halde bulacaklardı…

Tamer Kütükçü

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Kurbağalıdere’de bir pelikan olmak #31

Uçanlar kaçanlar, salıncakta sallananlar

24 May 2022

https://www.arter.org.tr/en/ayse_erkmen_whitish

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR