‘NATO başka, ABD başka’ retoriği gerçeği yansıtıyor mu?

ABD, NATO üyesi bir ülkeyi tehdit ediyor, hem de güvenlik gerekçesiyle. Beyaz Saray, Grönland’ı kontrol etmezlerse bölgenin "Çin ve Rusya’nın etkisi altına gireceğini" öne sürerek kağıt üzerindeki müttefiğinden toprak talep ediyor. Peki tüm bu süreç, ABD-NATO ilişkilerinde gerçek bir ayrışmaya işaret ediyor mu?
‘NATO başka, ABD başka’ retoriği gerçeği yansıtıyor mu?

Ocak ayının başında petrol kaynaklarını kontrol etmek üzere Venezuela’ya saldırıp ülkenin Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçıran ABD, gözünü yeni hedeflere dikti. ABD Başkanı Donald Trump açık bir şekilde sırada Küba ve Danimarka'nın kontrolündeki Grönland’ın olduğunu söylüyor. 

Tam 68 yıldır ABD ambargosuyla çevrelenen Küba, uzun zamandır Washington’ın menzilindeydi. Ancak şimdi ABD, bir NATO üyesi ülkeyi de tehdit ediyor, hem de güvenlik gerekçesiyle. Beyaz Saray, Grönland’ı kontrol etmezlerse bölgenin "Çin ve Rusya’nın etkisi altına gireceğini" öne sürerek kağıt üzerindeki müttefiğinden toprak talep ediyor.

‘Güçlü ABD, güçlü NATO demektir’

Bu durum ilginç tartışmalara sebep oldu. NATO’dan yana ancak Trump’ın politikasına muhalif sesler, askerî ittifakın önemini vurguladı. Hatta Grönland’da Epstein dosyalarında adı geçen Trump’ı kastederek asılan “NATO’ya evet, pedofile hayır” posterleri bu görüşü özetler nitelikteydi.

Bu posterin de altını çizdiği şekilde aslında ABD ile Avrupa arasında kökten bir anlaşmazlık yok. İran, Suriye, Gazze, Venezuela ya da Küba’ya yönelik saldırgan siyasette ABD-Avrupa arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunmuyor. Avrupa liderlerinin Trump’ın yayılmacı siyasetine yönelik düşük desibelli muhalefeti sadece Grönland istikametine dönük. 

  • Davos’ta yaptığı konuşmasında Grönland’ı satın almak istediklerini söyleyen Trump, "Grönland'ın ABD'ye geçmesinin NATO'ya zarar vermeyeceğini aksine daha da güçlendireceğini" savundu “Güçlü ve güvenli bir ABD aynı zamanda güçlü bir NATO demektir” dedi. 

Bu sözler özü itibarıyla ABD’nin NATO’daki asli ve mutlak egemen güç olduğundan bahsediyor. Avrupa’dan yükselen kimi sesler bu eşitsiz ilişkiden hoşlanmayarak "eşitler arası bir savunma ittifakı" olarak NATO’yu savunma telaşına girse de bu ancak bir temenni sayılabilir. Çünkü NATO, askerî, mali, tarihî, idari, siyasi, her açıdan tartışmasız bir şekilde ABD’nin kontrolünde kurulan bir savaş aygıtı. 

NATO’nun varlık sebebi

Önce NATO’nun varoluş nedenini ele alalım. 1949'da kurulan NATO'nun başlangıçta üç temel amacı vardı: Birincisi, komünizm tehdidinin Batı Avrupa'ya yayılmasını engellemek; ikincisi diğer emperyalist güçlerin askerî olarak ABD'ye boyun eğmesini sağlamak ve üçüncüsü, sosyalist bloku çevreleyip nihayetinde devirmek için bir askerî blok oluşturmak. 

  • ABD, Avrupa elitini bu projeye bağlamak için ekonomik entegrasyon (Marshall Planı) ve siyasi bağımlılık (Bilderberg Toplantıları gibi kurumlar) araçlarını kullandı.

İttifakın bugüne kadar değişmeyen idari kurgusu da patronun kim olduğunu belirtir nitelikte. Mesela NATO’nun merkezinde yer alan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı (SHAPE) gibi kritik önemdeki stratejik komutanlığın başına her zaman ABD ordusundan bir asker atanır. Diğer komutanlıkların da büyük bir çoğunluğu ya geleneksel olarak ABD’li general ve amirallerce yönetilir ya da onların yol verdiği isimler başa getirilir. Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı’nın (SACEUR) hemen hemen her zaman ABD’li askerlerce temsil edilişi, komuta düzenindeki hiyerarşik yapıyı özetliyor. 

Askerî harcamalarda aslan payı ABD’de

Görünürde NATO içerisinde oy birliği kuralı olsa da fiilen ABD’nin askerî, ekonomik ve istihbarat ağırlığı belirleyici oluyor. Bu da Washington’a fiili veto hakkı sunuyor. NATO içerisindeki küçük bir Baltık ülkesiyle ABD’nin verdiği oy bu sebeple eşit değil. Hatta terazinin bir tarafına ABD, öbür yanına NATO’nun diğer 31 üye ülkesini koyduğumuzda bile eşitlik sağlanmıyor. 

Bunu daha iyi anlamak için NATO içerisindeki askerî harcamaların miktarını inceleyebiliriz. Aslında sadece ABD’nin tek başına NATO’nun toplam askerî harcamalarının yaklaşık %70’ini karşıladığını söylemek yeterli olacaktır. Örneğin 2023 yılında 860 milyar dolarlık harcamayla toplam rakamın %68’ine ulaşır. Geçen yıl bu rakam 845 milyar dolara gerilese de diğer tüm NATO ülkelerinin toplam harcamalarının sadece 545 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde genel manzaranın değişmediğini görüyoruz. 

Diğer NATO ülkelerinin yaptıkları harcamalarının önemli bir çoğunluğunun ABD’den satın alınan teçhizat-mühimmat olduğunu hesaba kattığımızda bağlılık ilişkisi görünen rakamlardan da öteye geçiyor. 

NATO ve diğer şekillerle dünyadaki askerî harcamaların yaklaşık %75’ini kontrol eden ABD’nin bu alanda ulaştığı rakam 2 trilyon doların üzerine denk geliyor. Diğer ülkelerle kıyaslanamayacak sayıda askerî üsse ve askerî yığınağa sahip Washington, bizzat bu varlıkla da NATO içerisinde zaten sağlam konumunu iyice tartışmasız hâle getiriyor: Böylece NATO içerisinde ABD, küresel üsler ağı, uydu istihbaratı, lojistik bağlantılar ve hava kuvvetleri kapasitesinin büyük kısmını paylaşır. Tüm bunlar olmadan diğer NATO güçlerinin büyük ölçekli bir operasyonu yönetebilmesi mümkün değil. 

Nükleer şemsiyenin stratejik kumandası

ABD, nükleer cephanelerinin bir bölümünü kendi kontrolünde olmak kaydıyla Türkiye'nin de dahil olduğu NATO ülkelerinde konuşlandırır. Zaten bu yüzden geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa’nın kendi başına hareket edemeyeceğini nükleer silahların varlığıyla gerekçelendirdi. Tek başına hareket ettikleri takdirde "özgürlük güvencesi" olarak nitelendirdiği ABD’nin nükleer şemsiyesini de kaybedeceklerini hatırlattı. 

Ekonomik-stratejik yoğunlaşmanın siyasi dönütü de farklı değil: NATO’nun bugüne kadar yapılan müdahalelerin hepsi ABD planlamasıyla gerçekleşti. Diğer ülkelerin de bu müdahalelerde yer yer ortak çıkarlarının bulunmuş olması, kumandanın ABD’nin elinde olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 

Bu hiyerarşinin "ABD ve diğerleri" gibi basit bir şekilde özetlenemez. Çünkü ABD, en değerli istihbarat bilgilerini NATO’dan önce "Five Eyes" adı verilen 4 Anglosakson kökenli ülkeyle (İngiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda) paylaşır. 

‘ABD yoksa kendimizi savunamayız’

ABD’nin neden NATO içerisindeki yegane karar mercii olduğunu daha pek çok farklı örnekle açıklayabiliriz. Bu sebeple “NATO ayrı, ABD ayrı” şeklinde bir hattın gerçekte var olmadığını, NATO ülkelerinin özellikle askerî açıdan ABD’ye tabi olduğunu berrak bir şekilde görebiliyoruz. Bugün yer yer Avrupalı güçlerden işittiğimiz "özerk askerî güç merkezi arayışı" yönündeki seslerin bu açıdan son kertede pek ciddiye alınır bir tarafı yok. 

O hâlde Avrupa’da Rusya’yı işaret ederek ısrarla yinelenen “Düşman kapıda!” retoriği kimin işine geliyor? Ne de olsa ABD olmadan "kendilerini savunamayacakları" ardından "kızıl düşmanların işgale geleceği" düşüncesi Avrupa’da Washington yanlısı siyasi hattın on yıllardır pompaladığı bir dış politika algısıdır. 

Fakat düşmanı dışarıda aramak yerine asıl sorgulanması gereken özgürlük güvencesini "nükleer silahlarda" görüp, dünyanın dört bir yanındaki savaşlarda bilfiil rol oynayan İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupa’nın lokomotif güçlerinin kendi siyasi çıkarları değil midir? Aksi takdirde birtakım "öcüler" daima ABD’ye olan siyasi, askerî ve ekonomik bağlılığı güçlendirmekten başka ne işe yarayacak? 

Dolayısıyla bu ilişkileri bir müttefiklik hukuku dahilinde ele almak yanıltıcı olabilir. Eşitsiz denklem bize rollerin daha farklı olduğunu hatırlatıyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Kavel Alpaslan

1995'te İzmir'de doğdu. İzmir Saint Joseph Fransız Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimi gördü. 2014 yılından beri çeşitli mecralarda yazı ve haberleri yayımlandı.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR