Neden vegan oldum?

Mutlu inek yoktur (ve diğer önemli şeyler)...
Neden vegan oldum?

Başlangıç 🌱

Ortaokulda, bir öğle yemeği sırasında bir köftenin içinin pembe olduğunu görüp vejetaryen olduğumda 13 yaşındaydım. O güne kadar sadece bir vejetaryenle daha tanışmıştım: Kaliforniya’da yaşayan, benden üç yaş büyük kuzenim. O hayatımda olmasaydı et yememenin bir seçenek olduğunu düşünür müydüm bilmiyorum.

13 yaşımda önce kırmızı etten, sonra tavuk ve deniz ürünlerinden uzaklaştığım birkaç ayda bilmediğim bir diğer şey, hayatımın geri kalanı boyunca bu kararın tartışmaya açık görüleceğiydi. Çoğunlukla sofrada, karşımda oturan kişinin eti, tavuğu, balığı gelmeden hemen önce gelen “Nasıl vejetaryen oldun?” sorusunun cevabını, uzun yıllar herkesin yemeği bittikten sonra, sıra tatlıya geldiğinde verdim. Benim için bu sorunun cevabı hiç zor değil: Pişmemiş etle karşılaştığım ilk anda onun kendi kolum ya da bacağından hiçbir farkı olmadığını anladım ve ölü bir canlıyı yiyor olmak, bunun “normal” olması beni dehşete düşürdü. Bu senelerdir sorgulamadan yediğim şeyin aslında bana çok benzeyen bir canlı olduğu ayrımına vardıktan sonra “Neyse” deyip başladığım yere dönemedim, zaten dönmek de istemedim. Türkiye’de büyüyen pek çok çocuk gibi, bu süreçte ilk aklıma gelen asla görmemem—dolayısıyla aslında asla yaşanmaması gereken Kurban Bayramı sahneleri oldu. Mesela, yeşil bir alanda koyun kesen erkekler, toprakta bir çukura bırakılmış, üzerinden buhar çıkan, kara sineklerin konduğu sakatatlar ve kan kokusu.

Et yiyenler için yazının burasında durmak çok kolay. Ama görmek istemediğimiz şeyler aslında olmaması gereken şeyler ve biz bakmadığımızda da olmaya devam ediyor. Bir canlının hayatına dair detayların—örneğin yavrusuyla arasındaki ilişki, bir insanın tabağında burger olarak belirmeden önce iki ya da dört ayağı olduğu, seçim yapma şansı olsa öldürülmeyi değil özgürce yaşamayı seçeceği gibi—resimden çıkarılıp sanki bunlar hiç yokmuş gibi davranılması, et ve süt endüstrisinin varlığını sürdürmeye ve kâr etmeye devam etmesini sağlıyor. Çok az hepçilin hâkim olduğu birkaç bilgi: Süpermarketteki etlere karbonmonoksit enjekte edilmese rengi alışılmış pembe ya da kırmızı değil, yeşil ya da gri olurdu. Yumurta için üretilen ve kullanılan tavukların çoğu, hayatlarını A4 kağıdı kadar bir alanda geçiriyor, bu kadar ufak bir alanda kendilerine ve birbirlerine “zarar vermemeleri” için gagaları kesiliyor. Yoğurt, peynir, süt ve hatta çikolata reklamlarından alışık olduğumuz “mutlu” inekler, hayat döngüleri boyunca tecavüzle hamile bırakılıp yavrularından zorla ayrılıyor. Bunlara ek olarak, bazılarımız diş fırçasını, pipetini, sürekli yanında taşıdığı termosunu düşünedursun, okyanuslardaki plastik atıkların %75’i balıkçılık endüstrisine ait.

Ve biz, kendisini iyi kalpli ve “etik” kutularına koyanlarımız dahi, tüketimimizle bu düzeni var etmeye devam ediyoruz. Bu yazıyı rakam ve istatistiklere boğmayacağım, ama bu parantezi kapatmadan önce iki ufak bilgiden daha bahsetmekte fayda görüyorum. Hayvansal tarım, küresel ısınmanın ikinci en büyük sebebi, ayrıca doğrudan su ve toprak kirliliği, biyoçeşitlilik kaybı ve ormansızlaşmaya neden oluyor. Suyun gittikçe daha az ve değerli olduğu (ve olacağı) bir dünyada, bir kilo etin üretimine yaklaşık 15 bin litre su harcanırken, hâlâ “normal” sayılan beslenme biçiminin hepçil olması tamamen kültürel.

Vejeteryanlıktan veganlığa

Vejetaryen oluşumla kararlı ve tam zamanlı bir veganlığı seçmem arasında tam 23 yıl var. Aradan geçen zamanda dünyada vejetaryenlik yerini veganlığa bıraktı, ürünlerin çeşitliliği ve ulaşılabilirliği baştan sona değişti. Yazarken yüzüme gülümseme getiren bir cümle: Ben üniversitedeyken Beyoğlu’nda üç tane vejetaryen restoranı vardı: Zencefil, hemen yanındaki (“köfte”lerini özlediğim) Parsifal ve Büyük Parmakkapı Sokak’taki Nature and Peace (benim gibi bu üçlüde tatlı hatıralarınız varsa let’s get you to bed.) Aynı dönemde bildiğim kadarıyla İstanbul’da falafel sadece 360 ve bugün hâlâ açık olan Talimhane'deki Falafel House’ta yapılıyordu. Bunun dışında burger yemek istediğimizde evde yeşil mercimek ya da pancarla bazen tutan, bazen tutmayan bir köfte yapıyorduk.

Bugün daha çok insanın vegan olmasında internetle beraber bilgi, literatür ve komünitelerin erişilebilir olmasının da büyük payı var. Bununla bağlantılı olarak vegan beslenen kişilerin sayısı arttıkça et ve sütün yerini tutan ürünlerin (ki aslında bunlara erişmek elzem değil) hem fiyatı düşüyor hem de erişilebilirliği artıyor.

Peki, her birimizin farklı bir internete baktığı gerçeğini bir kenara bırakırsak, 2024’te insanlar nasıl hepçil beslenmeyi ısrarla tercih edebiliyor? Bazıları için çocukluktan başlayarak çok açık görünen bir seçim, bir cinayetin azmettiricisi olmak ya da olmamak, bazı diğerlerine neden bu kadar açık görünmüyor? Benim iyi niyetli bakış açıma göre, film teorisinde “inanmazlığın askıya alınması” (willful suspension of disbelief) dediğimiz şeyin yardımıyla. İçine doğduğumuz ve büyüdüğümüz sistemler, mezbahada öldürülen ya da süt üretimi için zorla insemine edilen büyükbaş hayvanları sadece orada çalışanların göreceği şekilde duvarlar arkasına kapatırken, aynı hayvanları zeki ve duyguları olan birer canlı değil sadece bir “ürün” olarak gösteriyor. Tavuk göğsü, wagyu beef burger, Adana kebap, tabağa vücudundan bir parça giden hayvan hiç yaşamamış da, sanki var olduğu andan itibaren bir yiyecekmiş gibi gösteriliyor. Tabağınızdaki “şey”in aslında kadavra olduğunu unutmak isteyince, düşünmeyince onu yemek daha kolay oluyor. Özetle, bu yazıya gelecek yorumlarda söyleneceğinin aksine, şu anda et yiyen insanlar bir hafta mezbahada çalışsa çok azı et yemeye devam edebilir.

Politik taraftan bakıldığındaysa, hayvansal ürünleri kendi “hakkı” gibi görmek ve çok düşünmeden tüketmeye devam etmek, muktedir olmanın ve kendini üstün görmenin bir yolu. Bu duruşun köklerini gerek semavi dinlerin, “tüm bitki ve hayvanlar insan için yaratılmıştır” argümanında, gerek dünyadaki tüm güçlülerin “kimin haklı, kimin suçlu olduğuna, dolayısıyla kimin yaşamaya, kimin ölmeye değer olduğuna biz karar veririz” yaklaşımında görmek son derece mümkün. Aynı lensten baktığımda, Türkiye politik anlamda kendi tarihinin en çürümüş dönemlerinden birinden geçerken ülkenin kapak yüzünün ölü hayvan bedeni tokatlayan Nusret olması beni şaşırtmıyor. Veganlığın kuir feminizm ve punk gibi etik arayışına sahip hareket ve altkültürlerle sıklıkla yan yana durması da elbette tesadüf değil. 

Peynirle Natürmort, Floris Claezs van Dijck, 1615'ler. Rijksmuseum'un izniyle. 

“Normal”in Gücü

Son yıllarda vejeteryanlıktan veganlığa geçerken—ki bu birkaç farklı deneme gerektirdi—başkalarının nasıl hâlâ et yiyebildiğini ilk defa anladığımı düşündüm. Bundan beş-altı yıl önce, benim gibi çocukluğundan beri vejetaryen olan bir iş arkadaşım “Ee, ne zaman vegan oluyoruz?” dediğinde ilk cevabım “Şimdi değil” olmuştu. Yoğun çalıştığım bir dönemdi, alışageldiğim beslenme düzenini bile zor devam ettirebiliyordum, beslenme şeklimi değiştirmek gözümde büyümüştü. Ayrıca her nasılsa süt ve yumurta üretimi için hayvanların işkence gördüğünü, hatta sadece işkence görecekleri acılı bir hayata doğup sonunda benim adıma öldürüleceklerini henüz bilmiyordum. Zira süt ve yumurta “elde edilen” hayvanların ölmediği üzerine iki kere bile düşünmediğimiz bir bilgi. Hepçil beslenenlerin ezici bir çoğunluk olduğu ve “normal”i belirlediği gerçeği buna eklenince, vejetaryen ya da vegan olma fikri bazen aklından geçen, ama geçiş süreci gözünde büyüyen insanlar olduğunu tahmin ediyorum.

Bununla beraber, Instagram’da elinde çiğ tavuk tutan influencerlar gördüğümde, bunun nasıl olabildiğine hâlâ inanamıyorum. Kimse biri karşısına geçip kendisine parmak salladığı için vegan olmuyor, ama içinde bulunduğumuz çağda hâlâ et yiyorsanız, bir de bu etin fotoğrafını çekip paylaşıyor ya da onunla binlerce kişiye yemek tarifi veriyorsanız birilerinin sizin yerinize utandığını bilmenizi isterim. Türkiye’de hayvan haklarını savunan, senelerdir yeni bir yasa çıkması için çalışan çok sayıda aktivist, onları destekleyen bilinçli bir kamuoyu var. Uykularımızı kaçıran hayvanlara işkence haberleriyle et, süt ve yumurta üretmeleri için “yetiştirilen” hayvanların yaşadıkları arasındaysa aslında çok az fark var. Sadece ilk resimde bireyler ve kedi-köpek gibi daha çok empati kurabildiğimiz hayvanlar, ikincisinde toplumun normalleştirdiği tüketim alışkanlıkları, marketin ve sistemin koruduğu kurumlar olduğundan bahsedebiliriz. (Türkiye’de devlet, hayvanlara işkence eden kişileri de cezasız bıraktığı için aslında maalesef onlar da kurumlar ve hatta toplumun bir kesimi tarafından korunuyor.) 

Elinde tavuk tutan influencer’ın yarattığı hissin bir benzeriniyse İstanbul’da metroya bindiğimde yaşıyorum. Metrodaki ekranlarda kırmızı, pişmemiş etler ya da iştahımı açması beklenen yağlı burger fotoğraflarını gördüğümde midem bulanıyor ve kendimi başka bir gezegenden oraya düşmüş kadar yabancı hissediyorum. “Et lobisi”nin sözde akademik araştırmaları fonlaması ve türlü alavere dalavereleri başka bir yazının konusu olacak kadar geniş bir dosya ama buralardan bir iyi haber: Geçen yıl Hollanda’da, aralarında Amsterdam, Groningen ve Utrecht’in de olduğu şehirler, billboard ve benzeri dış mekan panolarında et ve süt ürünlerinin reklamının yapılmasını yasakladı. Bu yasak, et ve süt üretimi ve tüketiminin iklim krizine olan etkisiyle birebir bağlantılı, aynı yasak kapsamında havayolları da artık bu şehirlerde reklam yapamıyor.

Tofu kavgası

Ben vicdanımın sesini artık bastıramadığım ve bastırmak istemediğim noktada, çok defa ailecek oturulmuş bir kahvaltıda yumurta yemek zorunda kalıp pişman olduktan sonra vegan oldum. Ve bu kararın beni ne kadar hafiflettiğini anlatmama imkan yok.

Yazarken utanıyorum, ama paylaşmanın önemli olduğunu düşünüyorum: Bu kararı uzun süre alamamamdaki en büyük sebeplerden biri ailemin vegan beslenmeye sürekli ve sesli bir şekilde karşı çıkmasıydı. Şu anda olduğum yerden bakınca komik geliyor çünkü 36 yaşındayım, annem ve babamla aynı ülkede yaşamıyorum, evden taşınalı çok oluyor, bir de üstüne kendi çocuğum var; yani pek çok sebeple “çocuk” değilim (ki bence çocukların da konuştuklarında dinlenmesi gerekiyor.) Prensipteki güçler ayrılığına rağmen bu kararı verip kavgasını göze alacak cesareti toplamam uzun yıllar sürdü. Bizden önceki kuşakların verdiği tüm kavgaları düşününce, benim payıma düşenin “tofu kavgası” olması biraz sinirimi bozuyor.

“Çocuk” demişken ve bitirmeden önce, Türkiye medyasında veganlık sıklıkla çocuklar üzerinden ve olabilecek en “magazinsel” bağlamda gündeme getiriliyor. Çocukların vegan olduğu için öldüğü iddiaları yersiz, her birinin yalan olduğunu gayet iyi açıklayan onlarca video var. Ayrıca daha da önemlisi, kendi çocuğum doğduktan sonra, sevinç ve hayretler içinde bulduğum, Sağlık Bakanlığı’nın bastırdığı, herkesin erişimine açık, vejeteryan ve vegan çocuklarla hepçil beslenen çocuklar arasında büyüme konusunda hiçbir fark olmadığının altını çizen bir vejetaryen beslenme kitapçığı da var. Bence çocuklar ve veganlık konuşulacaksa ilk konuşmamız gereken çok sayıda çocuğun bebekliğinden itibaren et ya da balık; bazen benim gibi yumurta yemeyi, süt içmeyi kendiliklerinden reddettiklerinde karşılaştıkları “yiyeceksin, içeceksin” baskısı. Aynı et yemek gibi, insanların kendi anne-babasından böyle görüp hiç sorgulamadan tekrar ettiği bu davranış değişebilir mi? Umarım.  

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

Neden Vegan Oldum? 🦕

Mutlu inek yoktur (ve diğer önemli şeyler)...

28 Oca 2024

İyi Doldurulmuş Mutfak (Arka planda İsa Marta ve Meryem'in Evinde), Joachim Bueckelaer, 1566. Rijksmuseum'un izniyle.

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR