İki dünya arasında bir eğlence!

1929’daki panayırda olduğu gibi 1931 yılındaki panayıra da ciddi bir rağbet olmuştu. Rumların çeşitli eğlenceler ve gezintiler tertip ettiği bu günde Yedikule’nın dışı ve Balıklı civarı adeta omuz omuzu sökmeyecek derecede kalabalıktı. Havanın güzel olması da bunda etkiliydi. Kalabalık nedeniyle jandarma ve polis asayişi zor sağlamıştı. Birkaç tane münferit olay dışında herhangi bir hadise yaşanmayan panayırda tramvay şirketi normal seferinden dört katı fazla sefer yapmak zorunda kalmıştı. 3 Mayıs 1935’teki Balıklı Panayır’ına hava yağmurlu ve yollar çamurlu olduğu için katılım çok az oldu, bu yüzden de panayır yapılamadı.

Yüzyıllardır devam eden panayır 1938’de en düşük katılımlardan birine sahne oldu. Atlıkarıncalar, kayık salıncaklar bomboştu. Birkaç masada 8-10 kişi rakı içiyor, birkaç yaşlı kadın emekleyerek dolaşıyor ve tek bir masada üç dört plaklı bir gramofon çalıyordu. Her yıl panayırda avuç dolusu para kazanan kahveci şaşkındı:
“Hayret, bilmem ne oldu! Belki pazara gelirler.”
Arkadaşı cevap verdi:
“Şimdi eğlence yeri çok. Buraya kadar kimse gelmez artık.”

Fotoğraf çekmek için şehrin farklı semtlerinden gelen 15 kadar seyyar fotoğrafçı da üzgündü. Daha önce bu kadar az kişinin olduğu bir panayıra şahit olmayan ihtiyarlardan birine göre insanlar artık iştahını plajlara saklıyordu.

1939’daki  panayır vesilesiyle bir yazı kaleme alan Osman Cemal Kaygılı eski panayır kutlamalarını anlatır. Panayır hem cuma günü (kendisi yazıyı çarşamba günü yazmış) hem de pazar günü yapılacaktır. Ancak cuma günkü bambaşka olur, asıl cümbüş o gün yaşanırdı. Eskiden Hıdırellez eğlencelerinde Kağıthane neyse Balıklı Panayırı da o demekti. Daha günler öncesinden salıncaklar, atlıkarıncalar, hokkabaz, cambaz ve seyyar tiyatro çadırları, aşçı tezgâhları ve kahveci ocakları kurulurdu. Cuma günü sabahtan itibaren halk akın akın panayıra gelir, öğleye doğru Yedikule’nin dışı ve Edirnekapı yolu hıncahınç dolardı. Ancak eğlencenin asıl merkezi dört tarafı duvarla çevrili olan büyük mezarlıktı. İster Hristiyan ister Müslüman olsun kimi İstanbullularda bu şekilde mezarlıkta eğlenmek bir âdet haline gelmişti. Binlerce kişi grup grup mezarlar arasına, üstüne yayılır, çilingir sofraları kurulur, vur patlasın çal oynasın eğlenilirdi. Bu gruplar arasında en göze çarpanları şunlardı:

  • Aralarında tek tük Müslümanlara da rast gelinen Ortodoks Arnavutlar. Bunların çalgıları bir klarnet, bir keman ve iki lavtadan ibaretti. Sabahtan akşama kadar durmaksızın Arnavut havaları çalar, oynarlardı.
  • İkinci grup yine aralarında az da olsa Müslüman görülen Karadeniz Hristiyanlarıydı. Onlar da bir ya da iki kemençeyle bütün gün Hopa, Sürmene, Trabzon, Rize havaları oynardı. Bunlar arasındaki Atinalı ve Hemşinli Türkçe bilmeyen, Lazca konuşanlar etraflarını çeviren kadınların kahkahaları arasında kendi türkülerini söyleyip oynardı.
  • Şebinkarahisar, Su, Kemah, Refahiye ve Zara şehrinden olanlar. Aralarında da yine birkaç tane Müslüman görülüyordu. Davul zurna eşliğinde Türkçe türküler söyler, yerel oyunlarını oynarlardı. Bunlar hemen hemen hepsi Galata ve Beyoğlu’ndaki hanların, apartmanların ve mağazaların bekçisi ve kapıcısıydı.
  • Makedonyalı Rumlar. Bunlar da Arnavutlar gibi kendi çalgılarıyla oynar, bazen fazladan  armonika da eklenirdi.
  • Sakızlılar, Midillililer, Sisamlılar, Limnililer, Bozcaadalılar, Şarköylüler ve Mürefteliler. Bunları oyunları ve çalgıları bakımından birbirinden ayırmak güçse de bazen siyah ve kısa kalpaklı, uzun şalvarlı Sakızlı ve Midilliler diğerlerinden ayrılıyordu. 
  • İstanbullular. Bunlar çeşit çeşitti: Bir kısmı yarı külhanbeyi, bir kısmı tam külhanbeyiydi. Klarnet, zurna, çifte nağra ile eğlenirdi. Bir kısmı da Rum havaları çalar söylerdi. Sadece laterna ile eğlenenleri içinde polka, vals, mazurka ve kadril dansı yapanlar da vardı. 
  • Karamanlı, Nevşehirli, Ürgüplü, Kayserili Rumlar. Bunlar da üçüncü gruptakiler gibi yalnızca davul zurna ile Türkçe söyleyerek eğlenirdi. İstanbul’da seyyar pilavcılık, gazcılık, zeytinyağcılık yapanlar çoğunluğunu oluştururdu. Siyah saltalı ve şalvarlı, mavi kuşaklı bu tipler “Osman Paşa dayım olsa.” isimli bir türküyü söylerdi. 
  • Efendi ve ağırbaşlı geçinenler. Bunlar genelde alaturka incesaz veya İstanbullu Rumların mandolini ile Rumca şarkılarla eğlenirdi. 

Tüm bunlardan başka daha neler çalınmaz, söylenmez, oynanmazdı ki! Mesela Sulukule’den gelen kerizci kadınlar şurada burada göbek atar, dış kısımdaki seyyar tiyatrolar ve cambazlar iki tane sarı boru ve bir trampetle marşlar ve ayak havaları çalardı. 

“İşte Balıklı’nın eski panayırlarından küçük ve enstantane bir manzara…”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Ölüsü de dirisi de bu panayırda! #25

Bu hafta 1933'ün sıcak bir bahar günündeyiz. Mezarlığın içine kadar taşan bir panayıra uzanıyoruz.

12 Nis 2022

Balıklı Rum Kilisesi

YAZARLAR

Göktuğ İpek

https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR