Onur Alp Yılmaz: 'Muhalefet birleşik bir hat oluşturmalı. Hedef, asgari müştereklerde demokratikleşme olmalı'

Uzun yıllardır CHP, siyasal iletişim, seçmen davranışları üzerine çalışan, aynı zamanda BUPAR Araştırma Genel Direktörü olan Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz'la 19 Mart’tan bu tarafa CHP’nin içinden geçtiği süreci konuştuk. Kritik bir eşiğe gelindiğini vurgulayan Yılmaz’a göre artık kimlik siyaseti üzerine inşa edilen kutuplaştırma politikası el değiştirmeli ve değerler kutuplaştırılmalı; “Liyakat mı mülakat mı?”, “Otoriterlik mi demokrasi mi?” soruları yaygınlaştırılmalı.
Onur Alp Yılmaz: 'Muhalefet birleşik bir hat oluşturmalı. Hedef, asgari müştereklerde demokratikleşme olmalı'

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz, uzun yıllardır CHP, siyasal iletişim, seçmen davranışları üzerine çalışan bir isim. Aynı zamanda BUPAR Araştırma Genel Direktörü olan Yılmaz’la 19 Mart’tan bu tarafa CHP’nin içinden geçtiği süreci konuştuk. 

Kritik bir eşiğe gelindiğini vurgulayan Yılmaz’a göre artık kimlik siyaseti üzerine inşa edilen kutuplaştırma politikası el değiştirmeli ve değerler kutuplaştırılmalı. “Liyakat mı mülakat mı?”, “Otoriterlik mi demokrasi mi?” sorularının yaygınlaştırılması gerektiğini ifade eden Yılmaz, siyasetin tabana yayılması gerektiğini söyleyip ekliyor: 

“Muhalefet tarafından bir birleşik hat oluşturulmalı, bu birleşik hat kendi dar kadrosunun çıkarları için hiçbir şekilde o bloktan ayrılıp iktidarla müzakere eder hâle gelmemeli.” 

Cumhuriyet Halk Partisi, 19 Mart’tan bu tarafa mevcut siyasi gündemi dışında bir gündem içinde ve Genel Başkan Özgür Özel’in tabiriyle “saldırı altında.” Gürsel Tekin’in mahkeme kararıyla CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanması da yeni bir sürecin ilk adımı oldu. Üstelik 15 Eylül’de gündeme gelecek bir de “mutlak butlan” konusu var. Süreci nasıl yorumlarsınız? 

Geldiğimiz nokta epey tehlikeli bir eşik. İktidar, kontrollü bir muhalefet inşa etmeye çalışıyor. 2024 seçimlerinde birinci parti olan kadroları tasfiye etme, bir başka deyişle karşısında kazanacağı bir muhalefet yaratma derdinde. Bugüne kadar AK Parti’nin temel hegemonyasını rakiplerini tanımlayacağı bir alan yaratarak kuruyordu. AK Parti anlatısına göre Saadet Partisi, “içinden çıktığı ülkeyi yönetecek vizyona sahip olmayan” partiydi; ittifaka katılmadan önce MHP, Türkiye’yi kucaklayamazdı; CHP, zaten "faşist" olduğu için iktidar olamazdı. 

2015 sonrasında HDP’ye karşı da benzer bir süreç yürütülmüştü. HDP’yi sistem dışına atmak ya da onu marjinal bir noktaya sürüklemek için Türkiyelileşme talebi olan ılımlı kadrolarını başta Demirtaş olmak üzere siyasetten attılar. 

O gün nasıl terörle mücadele bu işin kılıfı hâline geldi ise, bugün de yolsuzlukla mücadele bir kılıf hâline getirildi. 6 Haziran’dan bir gün önce HDP, makul bir aktördü; 8 Haziran’da HDP’nin terör örgütünün siyasi ayağı olduğunu iddia eden bir AKP ortaya çıktı. 

Ekrem İmamoğlu, Türkiye’de 2014’ten bu yana belediye başkanı. Ahmet Özer, yıllarca akademisyendi. Daha vahimi Hasan Akgün, 1994’den bu yana belediye başkanı. Bu insanlar bu kadar süre zarfında hiç yolsuzluk yapmamışlar, 2024’ten sonra yolsuzluk yapmaya karar vermişler. 

Aslında 2024 seçim sonuçları AKP açısından iyi tahlil edilmiş. Sürekli “Ne yaptıklarının farkında değiller” deniliyor ama ben bildiklerini düşünüyorum. Bilerek, isteyerek mevcut demokratik sınırlar içinde seçim kazanılan bir rejimdense, kendisine seçim kazandıran bir rejim inşa etmeye çalışıyor.  

AK Parti, küsen seçmeni geri almaya çalışıyor

Bu yöntemin izlenmesinin nedeni nedir? Kendi yöntemleri ve siyasetleri seçim kazandıramaz mı?

Seçmen davranışı bağlamında İsrail’le ticaret, AKP kemik kitlesinde bir kırılma yarattı. AK Parti seçmeninde ciddi bir Filistin hassasiyeti var. İsrail’in yaptığı soykırıma rağmen AKP onunla ticareti kesmedi. Bu sefer eleştiri de bizzat Fatih Erbakan’dan geldi. Hayal kırıklığından Yeniden Refah Partisi’ne yönelen bir seçmen vardı. 10 seçmenden 4’ü Yeniden Refah’a yöneldi, 4’ü sandığa gitmedi, 2’si de CHP’ye geldi. İlk hedef, bu kopan kitleyi kendisine çekmekti. Kamu harcamalarını artırabildikleri bir seçim süreci yaşamadıkları zaman mevcut kutuplaştırma zemini işe yaramıyor. 

CHP, kendi seçmenini konsolide etmekle kalmadı, bütün muhalelefeti de konsilide etti, her kesimden oy almayı başardı. Kimlik siyaseti noktasında uzlaşması mümkün olmayan DEM ve İYİ Parti seçmeni içinde de şehirli seküler seçmen CHP’ye yöneldi. 

AKP tam buradan hareketle bu yolsuzluk meselesini ortaya çıkardı. Orta sınıflar açısından yolsuzluk önemli bir meseledir. Başarılarını liyakatla elde ettikleri için haksız gelir ve makamı kabul edemezler. AK Parti şu anda “CHP size iddia ettiği gibi liyakatlı kadroları olan bir parti değil” demeye çalışıyor. 

Öbür yanda Cumhur İttifakı uzun zamandır çözüm bekleyen bir meseleyi hiç beklenmedik bir şekilde düzeltme çabasına girdi. 

DEM açısından Demirtaş gibi figürler yerine otoriter pazarlık yapabileceklerini düşündükleri Öcalan’ı işin içine katıyorlar. Küsen ve Yeniden Refah Partisi’ne giden seçmene yönelik İsrail’in saldırganlığı araçsallaştırılıyor ve şöyle deniliyor: “Ortadoğu’da İsrail tehdidi var, biz de buna karşı başkaldıran, meydan okuyan tek siyasi hareketiz. Dolayısıyla iç cephemizi güçlendirmeliyiz, hiç öyle sağa sola savrulmayın, İsrail’e karşı gelin bize oy verin.” 

Öcalan da iktidarın kurmaya çalıştığı otoriter ittifakın bir diğer bileşeni hâline getirilmeye ve bu vasıtayla da Kürtler arasında bir ayrışma yaratılmaya çalışılıyor. Muhalefet blokunda yer alan Kürt seçmenin iktidar saflarına katılması hedefleniyor. 

Burada Öcalan’la ilgili kurgulanan hikaye aslında Kürt seçmene değil, Türk seçmene yönelik. Bu süreci anlatmakta zorlandıkları Türk seçmene ittifakın sebebini yine İsrail üzerinden açıklıyor ve Öcalan’ın önemli bir rolü olabileceğini anlatmaya çalışıyorlar. 

Öte yandan CHP’ye ağırlıklı olarak orta sınıf ve şehirli seçmenler oy veriyor. Bu seçmenler açısından yolsuzluk meselesi hassas bir mesele. CHP’yi sürekli yolsuzlukla anıp orta sınıfla arasına bir güven bunalımı sokmaya ve aslında İYİ Parti ya da DEM Parti seçmeni olan ama pragmatik amaçlarla CHP’ye oy veren seçmeni oradan kopartmak istiyorlar. 

İkincisi de çok partizan olmayan, CHP’ye kerhen oy veren seçmeni de uzaklaştırmak istiyorlar. İktidar çok boyutlu bir stratejiyle 31 Mart seçimlerinin sonucunu değiştirmeye çalışıyor. 

İktidarın bu çabasının yanında, Gürsel Tekin “kayyum” yakıştırmasını görmezden gelmeyi, CHP İstanbul İl Binası’na polisle girmeyi göze alabiliyor ya da eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu “Butlan olurum/olmam” demiyor.

Her siyasi yapının içinde bir Gürsel Tekin, bir Kemal Kılıçdaroğlu bulursunuz. İktidarın centilmence bir rekabete yaslanmamasıyla bunlar ortaya çıkıyor. Kendisine karşı 25 yıldır seçimi kaybeden yönetime, yönetimi devretmeye çalışıyor. CHP tabanı, yönetimi, üyeleri, dik durdular aslında ama Türk toplumu, sonuç odaklı bir toplum.  

Bu kadar riskli ve kaygan bir zeminde hem partinin iç işlerini düzenlemek, hem etkin bir muhalefet yürütmek hem de Türkiye’deki mevcut gündeme cevap vermek nasıl mümkün olacak?

Türk toplumunun sonuç odaklı bir toplum olduğunun farkında iktidar. Şöyle örnek vereyim: Saadet Partisi, 2009 yerel seçimlerinde ciddi bir başarı kazanmıştı. O dönem partinin başında Numan Kurtulmuş vardı. Ardından Erbakan hareketiyle Kurtulmuş arasında bir gerilim yaşandı ve o zaman iktidar, tıpkı bugün yaptığı gibi yargı yoluyla Saadet Partisi’ni dizayn etti; Kurtulmuş sistem dışına atıldı. 

Bir benzer örnek de Erbakan’ın 28 Şubat’ta başına gelenler. 28 Şubat sonrasında Erbakan’ın oyu artmadı, düştü. Dolayısıyla burada mesele Türk toplumunun dik duran, kudretli görünen aktöre doğru yönelme arayışı. Hep mağduriyet hikayesinin işe yaradığı örneği üzerinden gidiliyor ya, bunun işe yarayan tek örneği Recep Tayyip Erdoğan. O da mağdur olduğu için değil, dik durduğu için aslında kendisine kazanç elde etti. Mağduriyet işe yarasaydı Numan Kurtulmuş, Has Parti’yi kurduğunda 2011 seçimlerinden çok yüksek bir oy almalıydı ama böyle olmadı, yüzde 1 bile oy alamadı. 

İktidarın çok büyük bir hoyratlığı var, CHP’nin işlerine yargı yoluyla karışıyor ve karıştırıyor ama diğer taraftan seçmenlere “Bunlar birbirlerini yemekten ülkeyi yönetemez” mesajını oturtmakta başarısız mı olur, emin değilim. Çünkü toplum, o siyasi iradenin kendisini yönetmeye kadir olup olmadığını ölçer. 

Farkındaysanız iktidar sürekli “Biz bu sürecin bir parçası değiliz ki, şikayet edenler de CHP’li, şikayetin muhatabı olanlar da CHP’li” diyor. Sanki kendileri bu sürecin hiç içinde yokmuş gibi... Bu algı toplum nezdinde bir karşılık bulur mu? Demir bir yumruk ortaya konulmazsa ben bunun çok da başarısız olacağını açıkçası düşünmüyorum. 

Böyle bir tablo içerisindeyken CHP nasıl uzun süre dayanabilir?  

Elbette bir direnç olduğunu söylemek mümkün. 19 Mart itibarıyla iktidar, CHP’yi topyekûn çökertme harekatına girişti, o yüzden 2015 seçimleri örneğiyle başladım. O süreçte ne yaşandıysa, o kadarını ve daha fazlasını beklemek zorundayız. İktidarın bu konuda dünyevi ya da uhrevi bir sınırı yok. Ahlaki bir norm yok, memlekette hukuk da olmadığı için. CHP’nin direncini mümkün olduğu kadar tabana yayması gerekiyor. Bu direnç sadece olay anında ya da olağanüstü bir gelişme yaşandığında değil; tüm zamanlara yayılan, iktidarı her anlamda rahatsız eden bir siyaset kurgulamaktan geçiyor. Ben bunu sıradan insanları siyaset sürecinin içine katmak olarak ifade ediyorum. 

Refah Partisi’nin ya da AK Parti’nin ilk yıllarında başörtülü insanların kamusal hayata girme arayışının sistematik olarak dışlanması sorunu vardı Türkiye’nin. O dönemin mevcut elitleri, kadınların bu arayışını insan haklarına da aykırı bir şekilde ellerinin tersiyle ittiler ve onları sürekli olarak sistemden dışladılar. İnsanlar sistematik olarak dışlanınca Refah Partisi ve sonrasında AK Parti dedi ki “Bu insanlara kamusal itibar verirsem onlar beni seçmene anlatacak ‘potansiyel militanlarım’ olabilir.” Hakikaten de öyle oldu.

Evet, AK Parti’nin kuruluşundaki kadın emeği yadsınamaz.

Ben muhafazakar bir yerde büyüdüm, ailem sosyal demokratlığıyla ünlü bir aileydi. Buna rağmen ısrarla o kadınlar anneme gelerek onunla bir temas kurma, iletişime geçme arayışındaydılar; “Nasılsa olmaz” gibi bir düşünceye sahip değillerdi. 

Bugün geldiğimiz noktada sıradan insanların içindeki grupları düşündüğümüzde AK Parti karşıtlığı, en çok ve cesaretle gençler arasında görülüyor. Burada cesur olma hâli de önemli. Gençler, zaten bu işin kaybedeni. Eğitimleri vasıtasıyla bir şey elde edemeyeceklerini, çünkü "dayıları" olmadığını düşünüyorlar. O yüzden bu çocukların sistemin içine katılması, yani CHP’nin kendisini topluma anlatma süreçlerinin içine katılması, son derece önemli. 

Komisyon meselesine çok itiraz edenlerdendim. Bunun birkaç sebebi vardı. Birincisi "cunta rejimi" olarak adlandırdığınız bir rejimle aynı masaya oturmamalısınız. Bir yandan gayrimeşru ilan ediyorsunuz, öbür taraftan masaya oturarak meşruiyet kazandırmış oluyorsunuz. 

İkincisi siyaset zeminini mevcut denklemde siz ne kadar siyasi elitler arası müzakereye indirgerseniz sıradan insanlarla kuracağınız ilişkiyi aynı oranda tahrip edebilirsiniz. Altılı Masa'da da aynı hata yapıldı. Siyasi elitler arasında yapılan müzakereyle iktidar değişmez, böyle bir dünya yok. Siz elinizdeki en büyük güçle ilişkinizi mümkün olduğu kadar artırıp alternatif örgütlenme modelleri üzerine düşünmelisiniz. 

Gençlerin çok aktif kullandığı sosyal medya ve dijital aktivizm bir yer tutmalı. Diğer taraftan iktidar ile muhalefet arasındaki asimetrik gücü dengelemek her ne kadar güç olsa da, iktidara nefes alacak alan bırakmayacak kadar muhalefet yapmalıyız, onu her alanda rahatsız etmeliyiz. 

Bunun için örneğin Şili iyi bir örnek. Çok uzun süren otoriter bir rejim vardı Şili’de ve muhalefet birleşik bir muhalefet hattı kurdu. Güç hiyerarşisi Türkiye’de de aşırı asimetrik. Muhalefetin elindeki imkanlar çok kısıtlı. Elindeki gücü birbirine harcamasından ziyade asgari müştereklerde Türkiye’nin yeniden bir hukuk devleti olması, gelir dağılımı adaletsizliğinin ortadan kaldırılması, yeniden bir sosyal devlet olması üzerine düşünmeli. 

Özellikle yapay zeka üzerinden dijitalleşmeyi konuştuğumuz, daha önceki modernleşme hikayelerinden epeyce farklılaşan ve otoriterlik üreten bu dönemde neyi nasıl üreteceğimiz, buradaki kaynakları ve burada üretim sonrasında ortaya çıkan rantı nasıl dağıtacağımız üzerinde ortaklaşan bir programa ihtiyacımız var. 

Sadece CHP’ye rol düşmüyor. İktidarın her yaptığını gayrimeşru ilan eden bir zemine ihtiyacımız var. Kürt meselesi de Türkiye’nin sorunlarından bağımsız bir mesele değil; siyaset zemininin merkezileşmesinden, Türkiye’de siyasi kültürün gitgide otoriter bir niteliğe bürünmesinden bağımsız değil. 

AKP karşısında konumlanan her bir siyasi hareket şunu bilmeli: Türkiye’nin önceliği AK Parti rejiminden kurtulmak ve asgari müşteriklerde demokratikleşmek. Türkiye’de demokrasi tesis edilmeden Kürt sorunu da dahil olmak üzere hiçbir sorunu çözmek mümkün değil. 

Toplumu değerler üzerinden kutuplaştırmalıyız

Mevcut hâliyle DEM üzerindeki baskılar da ortadan kalkmış değil. Kayyum, DEM Partili belediyeler için de halen en önemli sorunların başında geliyor. Dolayısıyla eşitler arası bir süreçten söz etmek mümkün görünmüyor.

Bugün Kürt toplumunda dahi Selahattin Demirtaş’tan daha az karşılığı olan bir insanla masaya oturmanın Türkiye’yi otoriterleştirmekten başka bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Orada bir demokratikleşme beklentisi olsaydı muhatap çok açık biçimde Selahattin Demirtaş olmalıydı. Çünkü Türk toplumu açısından da, Kürtler açısından da çok daha uzlaşılabilir, diğer taraftan demokrasiyi temsil eden bir yerde duruyor. Aslında bu bile meselenin özünü ortaya koyuyor. 

Muhalefet tarafından bir birleşik hat oluşturulmalı, bu birleşik hat kendi dar kadrosunun çıkarları için hiçbir şekilde o bloktan ayrılıp iktidarla müzakere eder hâle gelmemeli. En büyük öncelik bu. 

İktidarın yarattığı kutuplaştırma zemini kimlikler üzerinden şekillenen bir zemin. Seküler olma/muhafazakar olma, Sünni olma/Alevi olma gibi, her zaman çoğunluğu kendi yanında tutabilecek bir dizaynı var. Bu kimlikler üzerinden ilerlediğiniz zaman iktidar, her zaman konfor alanına sahip olacak. 

Ama bir de yapıcı kutuplaştırma dediğimiz bir şey var: Toplumu, değerler üzerinden kutuplaştırmak. İktidarın sıradan insanların hayatını nasıl etkilediğini ifade eden iyi bir iletişim dili benimsenmeli. Örneğin liyakat mi mülakat mi? Zenginlik mi yoksulluk mu? Demokrasi mi otoriterlik mi? Sosyal adalet mi Beşli Çete mi? Değerler üzerinden toplumu kutuplaştıracak bir yere götürmek büyük bir önem taşıyor. 

Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hakan Yılmaz'ın yıllardır yaptığı Türkiye’de siyasi spektrum araştırması var. O bize bir şey gösteriyor. Türk toplumuna dinle, kimliklerle alakalı bir soru sorduğunuzda insanlar daha milliyetçi ve muhafazakar bir yerde konumlanıyor ama sosyal adalet gibi değerler üzerinden bir soru sorduğunuzda sağ seçmen de sola yakın bir yerde konumlanıyor. 

Türkiye’de birbirini hiç duymayan iki tane yüzde 40'ımız var bizim. Burada Prof. Dr. Ali Çarkoğlu hocamızın da araştırmasını anmamız gerekir. Şuna bakar her seçim sonrasında: Türkiye’de siyasi partilere oy veren insanlar sağ ve sol skalada nerede konumlanıyorlar. 2018 seçimlerinden önceki araştırmaya göre, Türkiye’de seçmenin yüzde 25’i bloklar arasında oy geçişkenliği gösterebiliyordu. Ancak 2023 seçimlerinde şöyle vahim bir tablo ortaya çıktı, Türkiye’de blok değiştirebilecek seçmen oranı yarı yarıya eriyerek yüzde 13’e düştü. 

Az önce dedim ya birbirini hiç duymayan iki yüzde 40’ımız var. Çarkoğlu'nun araştırmasına göre, Türkiye’de iktidarın değişip değişmeyeceğini belirleyecek oy oranı yüzde 13. Haydi biz daha iyimser olalım, yüzde 20 diyelim buna. Sizin ağırlıkla o yüzde 20’lik ya da yüzde 13’lük kitleyi ikna edecek, o siyaset zemininin içine katacak bir alan açabilecek bir siyaset üzerine düşünmeniz gerekiyor. 

Bunun en iyi yollarından biri değerler kutuplaşmasıyken, bir diğeri özellikle CHP’nin zayıf olduğu taşra ya da kırsal bölgelerde oranın itibarlı figürlerini bu demokratikleşme hikayesinin içine katmak. Kastamonu bu örneklerden biri mesela. Hasan Baltacı’nın ve oradaki il başkanının örgütlenme çalışmasıyla CHP, hem 2018’de milletvekili çıkarmayı başardı hem belediyeyi kazandı, hem de şu an genel seçim dahi yapılsa birinci parti CHP görünüyor. 

Bu insanları hikayenin içine katmalı, Türkiye’nin ne kadar tehlikeli bir eşikte olduğunu insanlara anlatmalıyız. Günden güne tehdit edilen muhalif siyasi elitlerinin konfor alanlarını aştıkları—zaten o konfor alanı muhtemelen kalmayacak bir yerden sonra—yeni bir sürece ihtiyacımız var. Bunu daha uzun stratejilere bölmek önem taşıyor. 

Şili’de bu mücadele 15 sene sürdü. Kötümser olmak, umut tacirliği yapmaktan iyidir. Aksi “Paşam ordu yok” denildiğinde Atatürk’ün “Kötümserlik yapıyorsunuz” demesi gibi bir şey.

15 Eylül’den sonrasını nasıl yorumlarsınız? 

15’indeki davada aslında mutlak butlan bekliyordum ama bu son süreçle beraber belki 15’inde bu kararı almayabilirler. Ben eninde sonunda CHP’ye mutlak butlan getirileceğini düşünüyorum açıkçası. Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına getirip Özgür Özel’i tasfiye etmezlerse—ki böyle bir durum yaşanırsa Özgür Özel’e büyük bir ihtimalle siyasi yasak da gelecek—Özel’in dokunulmazlığını kaldırıp, onu Demirtaş gibi yargılayacakları bir formülü düşünecekler.  

Hakkında fezleke var zaten.

Şu ana kadar dört fezleke olduğunu biliyorum, fazlası da olabilir. CHP’yi birinci parti yapan kadroyu tasfiye edecekleri bir arayışın içindeler. Bu iktidarın yapmaya çalışacağı ve günün sonunda bu hedef için her şeyi yapabileceği bir amaç. Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan olarak getirilemeyeceği ortaya çıkarsa ya da Kılıçdaroğlu’ndan umudu keserlerse büyük bir ihtimalle alternatif yöntemlerle Özel’in dokunulmazlığını kaldırıp onu siyaset sisteminin bir şekilde dışına atmaya çalışacaklar. 

Bir taraftan da arka arkaya krizler yaşanıyor. Yenidoğan Çetesi, işsizlik, tarım alanlarının imara açılması, kadın cinayetleri, diploma skandalı… Sistem hata verirken CHP’nin siyaset dışına itildiği bir tabloda nasıl bir sistem kurulabilir? 

Bir süre sürdürülebilir. Zaten Erdoğan da büyük ölçüde kendisini ölene kadar iktidarda tutacak bir arayışın içerisinde. Muhalefet içinde iktidar olmak isteyenlerle adeta zimni bir koalisyon kurmak istiyor. Ben ölene kadar iktidarın başında, siz ölene kadar muhalefetin başında kalın, demokrasi oyunu oynamaya devam edelim diyor. 

Özel, iddialı bir muhalefet lideri olmasaydı bu yaşananlar yaşanmaz mıydı yani?

Yüzde yüz. Bunu tam olarak sizin sorduğunuz gibi ifade ediyorum. İmamoğlu anketlerde Erdoğan’ın önünde çıkmasaydı, acaba başına bunlar gelir miydi? Bu çok temel bir soru. 

Bu adam 2014’ten bu yana belediye başkanı, cumhurbaşkanı adayı olmaya karar verdiğinde yolsuzluk yaptığını fark ettiler. Daha önce fark ettilerse siz insanlara tuzak mı kuruyorsunuz? Belge mi topluyorsunuz 10 yıl boyunca? 

Özellikle dışarıda iktidar hiç olmadığı kadar güçlü. ABD’nin Ortadoğu'da yaratmaya çalıştığı yeni sistemin taşıyıcısı olma rolünü üstleniyor Erdoğan. Diğer taraftan Avrupa’nın özellikle Rusya üzerinden yaşadığı korkuya da Güney Kafkasya’da bir aktör olarak karşılık vermeye çalışıyor. O yüzden hem Avrupa açısından hem ABD açısından çok ideal bir partner. Bu da Türkiye’de iktidarın otoriterleşmesine ses çıkartılmamasına sebep oluyor. 

Son dönemde şirketlere el konulması sistemi finanse etmekten bağımsız mıdır, emin değilim. Diğer taraftan yine benzer biçimde Türkiye’nin güvenlik kuvvetlerini Batıya pazarlama meselesi de önemli. Şimdi sevmedikleri eski müttefikleri Soros yıllar önce “Türkiye’nin en büyük ihraç maddesi ordusudur” demişti. Dolayısıyla Ortadoğu’da ve Güney Kafkasya’da Türkiye’yi görmezden gelemezler. Onların paralelinde bir politika ortaya koyan ve Suriye’nin inşasında da rol oynamasını istedikleri Erdoğan’dan da kolay kolay vazgeçmezler. 

Üstelik Suriye’nin yeniden inşası, iktisadi olarak da ciddi katkı sağlayan bir şey. Daha şimdiden, ortada devlet yokken Türk şirketleri orada 20 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. Sadece Şam’ı ya da Halep’i inşa etmek, Türkiye’de rejimi finanse edebilir. Bu ne kadar sürdürülebilir? Muhalefetin uzun vadeli bir direnç ortaya koyması durumunda sürdürülemez. 

Eğer ki muhalefet, direnç ortaya koymaktan geri durursa o zaman tabii ki sürdürülebilir bir rejim ortaya çıkar. Topluma, kurumsal muhalefete, herkese görev düşüyor burada. Aslında umudu verecek olan gazeteciler, akademisyen, siyasi elitler olmaktan çok umudu toplumun ne yapacağından alacağız. Mücadele etmemiz gereken bir dönemdeyiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Ayça Örer

Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR