Plaza dili ve edebiyatı: Durmadan 'sağlıyoruz', bu defa 'sollayalım'

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Çağrı merkezi görevlileri, telefonla aradıklarında garip bir kurguyla tercüme edilmiş, Türkçe sözcüklerin özensizce serpiştirildiği tuhaf cümlelerle konuşuyorlar:
“Size … kurumundan arama sağlıyorum. Onay verirseniz taahhüdünüzü yeniliyor olacağım. Kontrollerimi sağlıyorum, ekranlarımın yanıt vermesini bekliyorum, işlemlerime devam ediyorum, devam edemiyorum, sağlayamıyorum, hem devam edemiyor hem de sağlayamıyorum, sizi beklemeye alıyorum, ne yapabilirize bakacağız, size geri dönüş yapıyor olacağız. Sizlere hizmet etmekten gurur duyuyoruz, sizlerin bir sorusu varsa cevaplandırmaya hazırım. İyi günler.”
Çağrı merkezi çalışanının muhatap olduğu müşteri sayısı tek iken sanki bir gruba hitap ediyormuş gibi çoğul konuşması, dinleyiciye daha da tuhaf geliyor.
Son yıllarda özellikle konuşma dilinde sözcükleri ya yanlış anlamda kullanıyoruz ya da belirtilecek kavram için en uygun sözcüğü seçmekte özenli davranmayıp çağrıştıran başka bir sözcüğü tercih ediyoruz. Konuşma dilinde karşılaştığımız bu özensizliklere, İngilizce zaman kalıplarıyla düşünülüp Türkçe söylenmiş sözlerin, medya diline bir virüs gibi yerleşmesini de ekleyebiliriz:
“Yapıyor olacağım!” “Konuşuyor olacağız.” “Miting alanına giriş yapıyor olacak.” “Biz de gelişmeleri anbean aktarıyor olacağız.”
Fazladan bir ikinci fiil ekleme modasını da bu özensizlikler arasına katabiliriz. “Olmak”, “gerçekleştirmek” ve “sağlamak” fiillerinin asıl fiilin yanına gereksizce eklenmesi, medyada da eğitim düzeyi yetersiz olan genç gazeteciler arasında kaygı verici biçimde kabul görüyor.
Özellikle cümle sonlarını “sağlıyorum” eylemi ile bitirme saplantısıyla söze dökülen bir anlatım biçimi yaygınlaştırıldı. “Yaygınlaştırıldı” diyorum, çünkü bu eğreti ve yamalı bohça dil, bilinçli olarak yerleştirilmeye çalışılıyor.
“Kontrollerimi sağlıyorum, ulaşım sağlıyorum, alış sağlıyorum, giriş sağlıyorum, çıkış sağlıyorum, yatış sağlıyorum, katılım sağlıyorum, iletişim sağlıyorum, arama sağlıyorum, katkı sağlıyorum, açıklama sağlıyorum, erişim sağlıyorum, görüşme sağlıyorum, işlem sağlıyorum, vb.”
“Sağlıyorum” eyleminin günümüzde rastladığımız bu gereksiz kullanımlarından önce yıllarca medyada yanlış anlam ve görevlerde kullanıldığına da tanık olmuştuk. Oysa “sağlamak” fiilinin anlamları sözlükte şöyle sıralanmıştır:
1. Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak; temin etmek.
2. Elde etmek, sahip olmak.
3. (matematik) Bir işlemin doğruluğunu ortaya koymak.
4. Öndeki aracın sağından ilerleyerek önüne geçmek.
Dil bilimci Necmiye Alpay “sağlamak” fiilinin—ironi amacı dışında—yalnızca “olumlu sonuç veren” durumlar için kullanılması gerektiğini, olumsuz sonuç veren durumlar için, “neden olmak” vb. tercih edilebileceğini vurgulamıştır.
Yazar Feyza Hepçilingirler de medyada rastladığı, “Yaptığınız bütün o konuşmalar size saygı duyulmamasını sağlıyor.” cümlesi üzerine, "sağlamak" sözcüğünün, yalnız olumlu anlamlar için kullanılması gerektiğini vurgulayarak nedenini şöyle açıklamıştır:
“Sağlamak, ‘sağ’ duruma, iyi bir duruma getirmek demek; oysa birine saygı duyulmaması, olumsuz bir durumdur; bu yüzden ‘sağlamak’ yerine, ‘neden olmak’, ‘sebep olmak’ kullanılmalı. Sağlamak sözcüğü anlam inceliği taşıyan bir sözcüktür. Birinin, mutlu olmasını sağlayabilirsiniz; ama mutsuz olmasını sağlayamazsınız, mutsuzluğuna ‘neden olabilir’, ‘yol açabilirsiniz’. Bir arkadaşınıza bir armağan vererek sevinmesini ‘sağlayabilirsiniz’; ama kötü bir haber vererek üzülmesine neden olabilirsiniz.”
Dil bilimci Ömer Asım Aksoy gazetelerden derlediği şu örneklerde sağlamak fiilinin yanlış kullanımına dikkat çekmiştir: “…ekonomik hareket serbestisinin kaybolmasını sağladı.”, “Anayasanın süs gibi rafa kaldırılmasını sağlar.”, “…ekonomik yönden dışa bağımlılığını sağladı.”, “…hastaya fayda yerine zarar sağlamaktadır.”, “…kazanç değil kayıp sağladığını ortaya koymaktadır.”, “…hizmet yerine laf üreterek istenmeyen bu sonucu sağlamışlardır.”, “yarardan çok zarar sağlayacağını düşünmüş.”
“Sağlamak, elde edilmesi istenen şeyi olumlu bir sonuca ulaştırmaktır.” diyen Aksoy, şu açıklamayı yapmıştır:
“Bu örneklerde ise istenmeyen sonuçların meydana çıktığından ya da çıkacağından söz edilmektedir. İstenmeyen sonuç için ‘sağlamak’ kullanılamayacağından, yukarıdaki ‘sağladı’, ‘sağlar’ yerine ‘şu sonucu doğurdu’, ‘şöyle bir sonuç verir’ gibi bir anlatım seçilmeli idi. ‘Zarar sağlamakta’nın Türkçesi ‘zarar vermektedir.”
2000’li yıllarla birlikte dilimize farklı yazı türleri ve ifade biçimleri girmeye başladı. Yeni sözler ve eski sözlerin yeni biçimlere dönüştüğü ifadeler hayatımızda yerlerini aldı. Dil bilimcilerin yaptığı ayrıma göre “plaza dili”, “tiki (tikky) kültürü”, “lümpen dili” ve “dizüstü edebiyatı” en fazla öne çıkan türler oldu. Bu dilleri kullanan ve savunanlar, bu tercihlerinin kendi oluşturdukları ve toplumun diğer kesimlerinden ayrı olan bir kimlik göstergesi olduğunu dile getirirken geleneksel dil savunucusu çevreler bu eğilimleri kültürel yozlaşmanın dildeki yansımaları olarak görüyorlar. Dr. Metin Yurtbaşı’nın “Türkiye’de 2000-2017 Döneminde Oluşan veya Yaygınlaşan Yeni Sözler (Neolojizmler)” başlıklı makalesinde yaptığı dil türleri ve tanımlamalara göre:
“Plaza dili, Türkçedeki birtakım sözcüklerin çoğu zaman İngilizce, çok az da olsa bazen Fransızca, sözcüklerle birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir dildir. Bu dili kurumsal şirketlerde ve plazalarda çalışan ve beyaz yakalı olarak tabir edilen bireyler kullanmaktadır.”
- “Plaza Türkçesi” nitelemesini reddettiğim için bu yazıda “Plaza Dili” diye kullanacağım. Türkçenin lehçe, şive veya yöresel ağızları sınıflandırmaları arasında “Plaza Türkçesi”ne rastlanmamaktadır.
Plaza dilinde yaygın olarak İngilizcedeki gelecekteki sürekli veya gelecekteki şimdiki zaman biçimi Türkçeye aktarmaya çalışılarak “gönderiyor olacağım”, “yapıyor olacaksın”, “konuşuyor olacağız” ifadeleri kullanılıyor. Yine doğru Türkçede, “Raporlar yarına yetişmezse ne yapabiliriz bunu konuşalım.” denmesi gerekirken plaza dilinde “Raporlar yarına yetişmezse ne yapabiliriz’i konuşalım.” gibi alışılmadık bir cümle yapısı ve garip bir üslup tercih edilerek dilimizin yapı taşları zorlanmaktadır. Türkçedeki birtakım sözcüklerin İngilizce sözcüklerle birleştirilmesi sonucu üretilen “Plaza Dili” şu yapılarda karşımıza çıkmaktadır:
- İngilizce bir sözcükle başlayan ve Türkçe et-, ol-, kal-, kur-, ver-, yarat-, topla-, bekle- değiştir-, hazırla-, oluştur-, ilerle-, yap- gibi sözcüklerle biten yarı Türkçe yarı İngilizce sözcüklerden oluşan ifadeler: aktive etmek, down olmak, entegre etmek, meeting set etmek, research etmek.
- İngilizce bir sözcüğe Türkçe yapım eki getirilerek kullanılan ifadeler: editlemek, ataçlamak, briflemek, tweetlemek, forwardlamak, cc’lemek.
- İngilizce bir sözcüğe Türkçe çekim eki getirilerek kullanılan ifadeler: projenin briefini göndermek, perspektifini almak, server’ları açmak, mobbinge uğramak.
- İngilizce bir sözcüğün değiştirilmeden kullanılmasıyla oluşan ifadeler: deadline, level, pilot, performans, parametre, off day, lansman, full, data.
Dr. Metin Yurtbaşı’nın makalesinde tiki (tikky) kültürü olarak ele aldığı kültürü içselleştiren gençler, akranları arasında huzursuzluk yaratan, yüksek derecede estetik kaygısı olan ve marka düşkünü kişiler olarak görülüyor. Tiki kültürüne özgü bu dil, Türkçeden farklı olarak yumuşak “r”, uzun “a, e, o” harflerini de içeren bir dildir. Tiki dilinden birkaç örnek verelim: “oldo gözlerim doldoo”, “oha falan oldum, kal felan gel de yane”, “o ha falan etmeyin adamı ulan” “ay inaaaanmıyoraaaaam!”, “iyvrençsaan arrtaa hayvansaan”, “question mark oldum yane”, “hayvanlarca iyvrençsiiaaann”, “ay inanmıyorrooooom..”, ”ne bu yaa, süper bişiii.”, “tam bizlik deeeerrmişiiimmm...”, “dönceem ben sana”, “gelcen miiii?”, “mirabaaa”
Plaza ve tiki dilinden farklı olarak bir de lümpen dilinden bahsedebiliriz. Lümpen (lumpen) dili, argodan apayrı bir dildir. (Sözcüğün Almanca kökeni “lumpen” olup Türkçe sözlüklerimizde “lümpen” olarak geçmektedir.)
Lumpen Sözlüğü kitabının yazarı olan tiyatro sanatçısı Levent Tülek’e göre, argonun köklü ve yerleşik bir edebi değeri varken, yerleşik olmayan bir kültürün var ettiği lümpen dili, görünmez bir ağ gibi çevremizi sarmıştır. Son yıllarda doruğa çıkan umutsuz, politikasız, geçmişsiz ve geleceksiz kitlenin, günü yaşayan, köşeyi dönmek isteyen, kırsalla kent arasına sıkışıp kalmış insanların kodladığı bir dildir bu. Bu dil yalnızca varoşa ait değil, iletişim araçlarının çoğalmasıyla medyanın her tarafında mantar gibi türeyen sanatçı, magazinci, politikacı, vatandaş, mafya, zengin, gariban tiplemelerinin topluma hediye ettikleri bir dildir. Lümpen kültürü adına bir patlama yaşanıyor ülkemizde. Ekonomik, kültürel ve sosyal çürüme, bu konuda daha da zenginleşeceğimizin göstergesi. Levent Tülek’in Lumpen Sözlüğü'nden birkaç örneğe yer verelim:
“abarmak, alemlere akmak, artistlik yapmak, aşkito, atarlı, babalara gelmek, baymak, bi ince, bittin sen, büyük götürmek, concon, çemkirmek, dalağını yarmak, dermişim, diş çekmek, ne emmeye, ne gömmeye gelmek, filmi koparmak, gider yapmak, güzellik yapmak, herıld yani, her yola gelmek, ay inanmıyorum, kastırmak, karizmayı çizdirmek, kıllık yapmak, kestaneyi çizdirmek, lagaluga, lavuk, mal, mermi manyağı yapmak, neyin peşindesin, oha olmak, on numara beş yıldız, ortamlara girmek, panpa, pişti olmak, salağa yatmak, sert yapmak, şekil yapmak, ters yapmak, tırsmak, trip yapmak, yamuk yapmak, yarılmak, yumoş.”
Türkçenin çarpıtılmasına ek olarak bir de dizüstü edebiyatından bahsedebiliriz. “Dizüstü edebiyatı” aslında internetteki blogların kitaplaştırılmasına yaslanan popüler bir eğilim. Bu türün kahramanları genelde blogları olan takma isimli yazarlar. Sosyal medya mecraları, edebiyatı yazarın dizüstünden doğrudan okuyucuya sunduğu yeni bir akım yarattı. Yazarlar, kendi yaşadıklarından, arkadaş ilişkilerinden, gözlemlediklerinden bir kurgu oluşturup, bunları kendi dilleri ve üsluplarıyla, yaşıtlarıyla paylaşıyorlar. Yazılardaki doğal üslup, içtenlik, açıklık, cesaret ve gerçeklik, dosdoğru ve dümdüz olan anlatım, okurlarına çok eğlenceli geliyor. Gençlerin kendi aralarında kullanmaya alıştıkları argo ile zenginleştirilmiş olan bu gündelik dil, önemli bir söz kaynağı da oluşturuyor. Bu dile dair Dr. Metin Yurtbaşı’nın verdiği örneklere bakalım:
“ihihihi yapmak” “vıdıvıdı konuşmalar” “pıt pıt pıt koşuşmalar”, “artık höh getirdi bana”, “hoppidi hoppidi eğlendik”,“kendimi az rahat bıraksam “aaahhhrrrttttt” diye bir gürleme çıkacak benden”, “hobaa gençlik, ne yapıyorsunuz?”, “puhahahhahahaha zuhahahahahaaha”, “sen beni çok darlıyorsun” “emmeli gömmeli muhabbetler”, “neredesin diye carladım”, “böyle kavramlar çok tırı vırı”, “şimdi yeniden başa sar”, “iç sesimle debeleniyorum”, “öyle yaralı ceylan modunda bir gün geçirdik”, “panik yaşadım” “hep kafa açık”, “hayallerine he gülüm yapıyoruz”, “mıçmıç döneminin ortasında kaldık”, “bu dallamanın zekasına alkış tutsunlar”, “oldu canım”, “kalkın çılgın atın biraz, içiniz mi çürüdü?” “çocuktan yana göt oluşu”, “s…sin götler”, “evliliğin bokunu çıkardı”, “aklıma sıçayım, keşke hukuk okusaydım”, “göt kalkıklığımın haddi hesabı yok”, “ille de orada çalışacağım diye götümü yırtıyorum”, “be ahizene ettiğimin jeton beyinlisi”.
Bir dil öncelikle konuşma dili olarak doğar, daha sonra yazı diline dönüşür. Küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği hızlı iletişim ortamı ve sosyal medya kanallarıyla birlikte yukarıda sözünü ettiğimiz diller türetildi.
Her kuşak kendinden genç olan kuşakların ürettikleri yeni dili soğuk karşılar. Geçmişte de aydınlar, kendi yaşadıkları çağın yeni dilini acımasızca eleştirmişlerdi. Kimi aydınlar günümüzde bu yeni üretilen sözlerin dili yozlaştıracağı endişesini taşırken, azınlıkta kalan bir grup dil bilimci ise yeni öneriler sunmanın dili zenginleştireceğini savunuyor. Kimi dil bilimcilerin “dil yozlaşması” olarak tanımladıkları bu durumun kültürel bir yozlaşmaya neden olacağı endişelerine hak vermekle birlikte dijital medya kanallarındaki bu dili engelleme ya da yasaklamanın boşuna çabalar olacağı görüşündeyim. Kendi adıma bu dillere ait sözleri kullanmasam da bu şekilde konuşulmasından hazzetmesem de dilimizi yozlaştırıp zarar vereceğini düşünmüyorum. Çünkü Türkçenin bu kadar kırılgan olduğu görüşünde değilim.
Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dilin” ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması hatta yok sayılması, o sözleri dillerden silmez, tersine daha da yaygınlaştırır ve meşrulaştırır. Yüzlerce yıldır değişmeyen sağlam temeller üzerine oturmuş olan Türkçe, yabancı diller ve kültürlerle olan etkileşimine ve onlardan sözcük alıp vermesine rağmen kök ve eklerle yeni sözcük üretimi esaslarını değiştirmemiştir. Dolayısıyla bu yeni nesil dillerden korkmanın pek de bir anlamı yoktur.
Dil bilimcilerin sokaktaki bu sözleri “yeni söz önerileri” olarak derleyip incelemeleri, söz varlığını geliştirme yolunda önemli bir çalışma olacaktır. Bu yeni nesil diller üzerine birkaç akademik makale ve tez çalışması yayımlandı bile.
- Örneğin düne kadar toplum içinde “ayıp” karşılanan ve konuşma dilinde “bi tık” diye geçen söz, güncellenen TDK Sözlüğü’nün “tık” maddesinde “bir tık” olarak geçen örnek cümle ile yerini almıştır.
Bu yeni nesil dillere ait sözlerin ömürleri, yani tutunup tutunamayacakları zaten zaman içinde belli olacaktır. Kabul görmezse unutulur giderler, kabul görürse yerleşir kalırlar. Sonuçta bu sözleri, beğenen kullanır, beğenmeyen kullanmaz. Sözcükler halkın dilinde ya tutunamaz ölürler ya da sonsuza dek yaşarlar. Dil bilimciler bir dilin yok olmasına neden olan en büyük tehlikenin “başka dillerin gramer yapılarının ödünç alınması” olduğu konusunda ortak görüşe sahiptir. Yeryüzünde birçok dil yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Dil bilimciler tehlike altındaki bu dilleri, gramer yapılarını koruyarak ve söz dağarcıklarının zenginliğini gelecek kuşaklara aktarabilmek için kayıt altına alarak korumaya çabalıyor. Biz de dilin canlı olduğunu, değişerek geliştiğini ve yeniden işlenmeyen dillerin öldüklerini unutmadan Türkçemizi yaşatmaya devam edelim.
Bir öğrencimin, “bugün dersinize katılım sağlayamadım” diye mesaj göndermesini örnek vererek sosyal medyada bu ifadeyi eleştirmiştim. Bir takipçim de bunun üzerine, “durmadan sağlama yapıyorlar” diye tatlı bir yorum yapmıştı.
Evet, durmadan “sağlıyoruz”, haydi bu defa “sollayalım”.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Suha Çalkıvik
Seslendirme sanatçısı, öğretim görevlisi ve İTÜ Radyosu'nun Yayın Koordinatörü. Uzun yıllar TRT’de dublaj sanatçısı olarak çalışan Çalkıvik, NTV haber kanalının kuruluşundan itibaren tanıtımlarını seslendirdi. 1992'den beri İTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışıyor; #tarih dergisinin Türkçe köşesini yazıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR


