Pop-up Hayatlar: Kazananlar, Kaybedenler...

Pop-up’lar sadece sanal dünyada gezinirken ekranın bir köşesinden fırlayıp karşımıza çıkmıyor, neredeyse hayatımızın her alanında bizimle birlikte: Kent meydanında, alışveriş merkezinin çeperinde ya da parkın bir köşesinde geçici bir süre için kurulmuş prefabrik “mağazalarda”, parkta, bahçede, sokakta bir ürünü, bir markayı tanıtmak için karşımıza çıkıveren pazarlama/reklam insanlarında, onların dağıttığı ilanlarda, eşantiyon ürünlerde ya da sabit bir restoran yerine geçici bir süreliğine hayalet bir mutfak çatısı altında çalışan şeflerin yaptıkları yemeklerde... Bu yöndeki gelişmeleri önce ve daha sıklıkla Avrupa’dan, Amerika’dan gelen haberlerde okuduk; son yıllarda İstanbul’da da bu tarz örnekler çoğalıyor.
Sanattan eğlenceye, tatil pratiklerinden eğitime birçok sektörde pop-up’lara rastlıyoruz. Açık hava sineması, performans, festival gibi örnekler, farklı formlardan, farklı tarihlerle geliyor olsalar da pop-up kültürünün toplumun hemen her kesiminin hayatına girmesinde önemli rol oynuyor. Bir yandan da mekana pop-up müdahaleler birçok büyük markanın pazarlama repertuvarının bir parçası olmuş durumda.

Bunların ortak özellikleri geçicilikleri, bir anda ortaya çıkıverip daha sonra yok oluvermeleri, kısa süreyle de olsa ilişkiye geçtikleri yerlerde neredeyse hiç iz bırakmamaları... Böyle de olsa, pop-up’ların müdahalede bulundukları toplumsal alanı ve mekanı dönüştürme potansiyelleri üstüne düşünülebilir.
Tabii bütün bunları daha da geniş anlamıyla 21. Yüzyılda zaman mekan algımızdaki değişikliklerle, mekanlarla kurduğumuz ilişkilerdeki dönüşümlerle birlikte ele almalıyız. Giderek hızlanan ve dijitalleşen dünyamızda, özel ve kamusal alan sınırlarının giderek aşındığı, müşterek alanların özelleştiği ve ticarileştiği, mekânsal bölünmelerin ve şehrin sunduğu sosyal ve kültürel olanaklara erişimde eşitsizliklerin arttığı bir dönemden geçiyoruz ne de olsa...
Londra’da Birkbeck Üniversitesi’nde Coğrafya Profesörü Ella Harris Rebranding Precarity: Pop-up Culture as the Seductive New Normal kitabında özellikle 2008 Krizi’nden sonra Londra, Berlin, New York gibi Küresel Kuzey’in belli başlı şehirlerinde büyüyen pop-up kültürünü ve bu kültürün toplumsal etkilerini değerlendiriyor. Bir yandan kentlerin atıl ama gayrimenkul açısından değerlenme potansiyeli olan yerlerinde sanat, girişimcilik, sosyal hizmetler gibi alanlarda ortaya çıkan pop-up etkinlikler ve yerleştirmeler, mekanların alternatif ve yaratıcı kullanımlarına zemin hazırlıyor. Geçici bir süreyle de olsa bu tür yerler hem ekonomik hem de sosyal olarak canlanıyor, renkleniyor. Ama öte yandan hem mekan hem emek kullanımı açısından bu müdahalelerin uzun dönemli ve kalıcı etkileri toplumun bütün kesimleri için olumlu olmayabilir, Harris’e göre.

Pop-up mekanlar aracılığıyla günümüz kapitalizminin iki temel özelliği, güvencesizlik (prekarite) ve esneklik, daha tüketici dostu bir şekilde dolaşıma girmiş oluyor hem kurumsal hem de söylemsel anlamda. Kurumsal anlamda çünkü sözleşmeler, yapılan işler kısa süreli oluyor, geçici oluyor, sosyal güvenceden yoksun oluyor; söylemsel anlamda çünkü geçici de olsa “mekânsal, ekonomik, sosyal, sanatsal fayda yarattık olmayacak yerlerde” denebilir hale geliyor. Böylelikle pop-up kültürü, 21. yüzyıl kapitalizminin doğasına uygun, sermayenin, ticaretin dolaşımına elverişli yeni mekânsal dönüşümlere zemin hazırlıyor: Emek güvencesizliğinin azalmayıp belki de arttığı, riskin bireyselleştiği, ortak alanların ticarileştiği, kent mekanlarına adil erişimin daha da azaldığı bu kültürde alternatif mekânsal tahayyüllere de kapılar büyük ölçüde kapanmış oluyor. Pop-up mekanlardaki arafta olma hali, alternatif mekan kullanımlarına ilham olabilecekken salt ticari ve sınırlı erişimi olan projeler, marjinal mekanların alternatif kullanımlarını geciktiriyor ve belki de tümden boşa düşürüyor. Sözün özü, pop-up kültürünün kalıcılaşması ve yaygınlaşmasına kazananlar ve kaybedenler açısından baktığımızda maalesef daha adil bir dünya düzenine giden yolda yeni bir şeyler gördüğümüzü söylemek çok zor.
Harris’in Re-branding Precarity ile ortaya koyduğu bu yaklaşım bana özellikle iki noktayı düşündürdü.
Birincisi, pop-up kültürünün yaygınlaşması ve mutenalaşma süreçleri arasındaki paralellikler. Mutenalaşma, Arnavutköy, Galata, Cihangir ve yakın zamanda Karaköy gibi mahallelerden hatırladığımız çok tanıdık bir hikaye çoğumuz için: şehir merkezine yakın, ama daha çok yoksulların yaşadığı ya da düşük hacimli ticaret sahası olan bir mahalleye kiralar uygun olduğu için önce sanatçılar, marjinaller gider; onlarla beraber canlanan kültürel ve sosyal yaşam daha yüksek gelirli grupları buraya çeker; sonunda yükselen kiralar, emlak fiyatları, artan yatırımlar mahallenin yoksullarını da, sanatçılarını da dışarıya püskürtür; böylece mutenalaşma süreci tamamlanmış olur. Mutenalaşmanın pop-up kültürüne yakınsadığı en belirgin sonuçları arasında hafızasız, yerelden kopuk, kültürel boş gösterenlerle malul yerlerin üretilmesi geliyor. Böylelikle pop-up kültürü büyüdükçe girişimcilik, yaratıcılık ve yenilikçilik örtüsü altında mutenalaşmanın yeni eşitsizlikler ve alt üst oluşlar üreten dinamikleri şehrin birçok köşesine yayılma fırsatı buluyor.
İkincisi, Türkiye gibi kayıt dışılığın toplumsal hayatın oldum olası büyük bir bölümünü kapladığı ülkelerde bugünün pop-up kültürünü oluşturan pratikler çok uzun zamandır insanların hayatında. Vapurlarda bir anda beliriverip kalem, leke çıkarıcı, limon sıkacağı satanlardan tutun da köşe başı kokoreççilerine, pilavcılarına varıncaya kadar birçokları şehirlerin ticaret hayatının ayrılmaz bir parçası oldu. Keza kentlerde kayıt dışılığın ana damarlarından birini oluşturan seyyar satıcılık, pop-up kültürünün birçok anlamda öncüllerinden sayılabilir. Orhan Pamuk, Türkiye’nin şehirleşme ve toplumsal dönüşüm hikayesini, İstanbul sokaklarında bozacılık yapan Mevlüt üzerinden anlattı.

Bir türlü kayıt altına alınamayan/giremeyen hayatlar, hep güvencesizliğin, kısa erimliliğin, gelip geçiciliğin, uçuculuğun sembolü oldular. Buradan bakıldığında bugün pop-up kültürlerin yaygınlaşması kayıt dışılığa içkin eğretiliklerin ve kırılganlıkların genele yayılması olarak da okunabilir. Dahası Covid-19’la birlikte içine girdiğimiz dönemin önümüze çıkardığı yeni zorluklar ve sorunlar, artan işsizlikle ve kapanan iş yerleriyle birlikte, pop-up eğilimleri daha da güçlendirebilir.
Benim Ella Harris’in kitabını duymam, çok uzun zamandır büyük bir hayranlıkla ve merakla takip ettiğim ve sayesinde çok şey öğrendiğim Laurie Taylor’ın “Thinking Allowed” podcast serisinin “Çalışmanın Anlamı” başlıklı bölümü sayesinde oldu. Thinking Allowed, BBC Radio 4 üretimi programlardan biri. Programı hazırlayan ve sunan Laurie Taylor, University of York’dan emekli bir Sosyoloji Profesörü ve 1998’den beri bu programı hazırlayıp sunuyor. Programın formatı çok basit: her bölümde gündemde olan konularla, olaylarla ilgili genellikle iki sosyal bilimci yazarla kitapları ve araştırmaları hakkında röportaj yapıyor.

Bu program sayesinde bir yandan dünyada olup bitenler hakkında taze bilgilere ve bakış açılarına ulaşmış, diğer yandan da yeni çıkan kitaplar ve içeriklerini çok genel hatlarıyla da olsa öğrenmiş oluyorum. Kimi zaman dinlediğim tartışmalar bugün için ciddi sonuçları olan daha tarihsel konularla ilgili de olabiliyor. Son günlerde dinleyip de etkilendiğim bölümler arasında çayın tarihi, moda ve VIP partiler, elitizm düşmanlığı ve medya, komplo teorilerinin çıkışı ve evrimi’ni sayabilirim.
Tarihe, sosyolojiye, antropolojiye, kültürel çalışmalara ilginiz varsa Thinking Allowed’ı hararetle tavsiye ederim.
Bir sonraki sayıda yeni podcast ve kitaplarla tekrar buluşmak üzere, sağlıcakla kalın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Geçici ve kırılgan mı? Yaratıcı ve yenilikçi mi?
18 Oca 2021

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR


