Retrospektif 2022

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Nüfus
Güncel tartışmalarda çok bahsi geçmese de gelecekte 2022’yle birlikte anılacak olayların başında dünya nüfusunun 8 milyarı geçmesi yer alacak muhtemelen. Üstelik dünya nüfusunun artış hızı 1950’den sonraki en düşük seviyesinde, 2020’de %1’in altına düşmüş durumda. Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre 2020’de 8,5 milyara, 2030’da 9,7 milyara ulaşacak popülasyonun 2080’lerde 10,4 milyara ulaşması ve yüzyıl sonuna kadar o seviyelerde kalması bekleniyor. “Koca Yaşlı Deli Dünya” başlıklı bu senenin ilk yazılarından birinde “nüfus sorununu” gündeme getirmiştik. 19. yüzyıldan bu yana nüfus ve kaynaklar arasında büyüyerek devam edecek farkın yaratacağı kıtlık ve felaketler etrafında şekillenen Malthuscu düşünme biçiminin yanlışlanmasına rağmen nasıl bugün hâlâ dünyada popülerliğini koruduğunu tartışmıştık. Nüfus artışıyla ilgili korkularımızı bir yana bırakıp “nasıl bir nüfus?” sorusuna yoğunlaşmayı önermiştik:
Esas meseleyi nüfus artışı ya da fazla nüfus sorunu olarak koymak önümüzü görmemizi engelliyor. Nüfus sorununa, demografik ve mekânsal dengeyi merkeze alarak, kaynakların adil paylaşımı konusunu unutmadan yaklaşmanın insana, doğaya, yeryüzüne çok daha faydalı olacağı açık. … İlla bir şeyden korkacaksak, Malthus’un önerdiği gibi nüfustan korkmak yerine, üretme ve dağıtma biçimlerimizin ve ilişkilerimizin kabul edegeldiğimiz halinden ve onların yol açtığı nüfusun ve kaynakların mekânsal, coğrafi ve yapısal dengesiz dağılımlarından korkalım.
Yaşlanan nüfusuyla Avrupa ve Kuzey Amerika ile daha çok gençlerin yaşadığı Afrika ülkeleri arasında açılan demografik makas, artan şehirleşme, nüfus oburu megaşehirler, başını gençlerin çektiği kitlesel göç hareketleri, bu göç hareketlerini tetikleyen ekonomik/siyasi krizler (Türkiye, Arjantin, Suriye, vs.), savaşlar, iklim krizi yazılarımızda sıkça bahsettiğimiz meseleler arasındaydı. “Nasıl bir nüfus” sorusu çerçevesinde demografik meseleler 2023’te de Zappa Zamanlar’ın ana temalarından birisini oluşturmaya devam edecek gibi duruyor…

Enerji
Sürdürülebilirlik ve yeşil enerjiye geçiş tartışmaları uzun zamandır dünyanın gündemindeydi. 2022’de bu enerji meselesinin aciliyeti daha da arttı:
Ukrayna'daki savaşla birlikte enerji meselesi tüm hararetiyle ekonomi, siyaset ve jeopolitika alanındaki tartışmaların tam merkezine oturdu. Bu durum yakın zamanda da değişmeyecek; çünkü enerji alanı dünyadaki siyasi ve ekonomik dengeleri değiştirme potansiyeli olan çok farklı gerilimlerin etkisi altında. Fosil yakıtların geleceği, sürdürülebilirlik tartışmaları, çevre dostu teknolojiler ve buna bağlı enerji kaynaklarının küresel dağılımı gibi meseleler önümüzdeki dönemin enerji bağlamında çok girift süreçler barındırdığını gösteriyor. Öyle ya da böyle yarının dünyasında bugün adını çok duymadığımız madenlerden daha sık bahsediyor olacağız.
2022’de enerji sık sık bizim de gündemimize geldi. Kobalt gibi “yeşil metal” madenciliği etrafında şekillenen yeni hegemonya savaşları, okyanusun altındaki maden yataklarının geleceği, hava ve iklim değişikliği faaliyetlerinin büyüyen bir yatırım alanı hâline gelmesi enerji alanında değindiğimiz başlıklar arasındaydı.

Sürdürülebilirlik
Modern insanın doğayı araçsallaştırmasının, şeyleştirmesinin yarattığı tahribat kadar bu zararlardan nasıl geri dönebileceğimiz sorusunu da Zappa Zamanlar’a taşımaya çalıştık. Sürdürülebilirlik teması etrafında gruplayabileceğimiz konular arasında dünyada palmiye yağı üretimi ve plantasyon tarımı, Türkiye’de koruyucu tarım faaliyetlerinin karşılaştığı zorluklar, Afrika’da soğuk zincir problemi, Fransa’nın 2002 yazındaki hardal kıtlığı ve 21. yüzyılda plastik tüketiminin kırdığı rekorlar vardı.
Beslenme konusu sürdürülebilirlik tartışmalarının önemli temalarından birisini oluşturdu ve oluşturmaya devam edecek. Biz de bu tema etrafında Türkiye’nin ilk beslenme uzmanlarından Osman Nuri Koçtürk’ün çalışmalarına odaklanan bir sayı yayınladık. O bültenden bizim özellikle aklımızda kalan paragraflardan birisini tekrar sizinle paylaşmak istiyoruz:
Koçtürk yiyeceklere baktığında yağlardan, kalorilerden ve glütenden çok daha fazlasını görür. Gördükleri arasında yoksulluk da vardır, küresel eşitsizlikler de, sınıf yaraları da... Sadece besinleri tartışmaz, tohumuyla, tarlasıyla, politikalarıyla besinlerin üretim ve ticaret koşullarını da gündeme getirir. Böylesi bütünsel bir yaklaşımın, bir lokmanın farklı anlamlar arasında parçalandığı çağımızda özellikle faydalı olduğunun altını çizmeli. Meselenin sadece tüketim değil; aynı zamanda üretim meselesi olduğunu anlamak, yemekle kurduğumuz tek boyutlu ilişkilerin yoksuluyla zenginiyle herkesi olumsuz etkilediğini görmek değişime giden yolda en önemli adımlardan. Çevre tahribatından tarımsal üretim koşullarına, kadın haklarından bölgesel eşitsizliklere, obeziteden anoreksiyaya, tokluktan açlığa varıncaya kadar birçok mesele iyi beslenme konusuyla doğrudan alakalı. Kısacası, sağlıklı yemek aynı zamanda adil üretim ve adil tüketim de demek.

Eşitsizlik
“Biz sosyal bilimciler genelde baktığımız yerde eşitsizlik görürüz, mesleki deformasyon belki de” demeyi çok isterdik. Ama maalesef öyle değil. Başta sınıf ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinde olmak üzere eşitsizliklerin ulaştığı devasa düzeyler sadece kendini solcu ve ilerici olarak tanımlayan düşünürlerin, yazarların çalışmalarında karşımıza çıkmıyor. Son yıllardaki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında, Birleşmiş Milletler Kalkınma Hedefleri’nde, dünya burjuvazisinin takip ettiği yayınlarda, birçok farklı alanda çalışan bilim insanlarının yazdıklarında da ekonomik eşitsizlikler ve artan yoksulluk yoğun bir şekilde konuşuluyor. Biz de bu sorunların özellikle eğitim, sağlık, istihdam, barınma, bölgeler arası dengesizlikler gibi bugün yaşayan herkesin ve gelecek kuşakların yaşamını doğrudan etkileyen alanlardaki sonuçlarını sık sık Zappa Zamanlar sayfalarına taşıdık. Oğuz Işık ve Mike Savage’in yeni kitaplarıyla Türkiye’de ve dünyada eşitsizlik tartışmaları, yakın tarihte ve günümüzde Güney Amerika’dan Afrika’ya, Asya’ya birçok yerde “ekmek ayaklanmaları” ve Türkiye’de derinleşen yoksulluk bu minvalde ilk aklımıza gelen örnekler arasında. Daha önce de yazdığımız gibi bu konulardaki tartışmaların aklımıza getirdiği en can alıcı sorulardan birisi şu:
Niye Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda bir araya gelen süper zenginler 2012’den beri aşırı gelir dağılımı bozukluğunu bir küresel risk olarak tanımlıyorlar; buna karşılık Amerika’dan Hindistan’a Donald Trump ve Narendra Modi gibi daha kültürel öğe ve değerlere vurgu yapanlar seçimleri kazanıyor. Yani eşitsizliğin sonuçlarını çok ağır şekilde yaşayanlar vatan, millet, bayrak dertleriyle oyalanırken, eşitsizlikten en çok yararlananlar bu işi kendilerine dert ediyorlar.
Bu soru da bizi 2022’de Zappa Zamanlar’ın belki de en öne çıkan leitmotiv’ine bağlıyor: modernliğin krizi…

Modernlik
21. yüzyılda sosyal ilişkilerin aldığı yeni biçimler ve modernliğin açmazları yazılarımızda kendini en sık gösteren temalardandı. İlerlemeden eşitliğe, liyakatten vatandaşlığa modernliği tanımlayan birçok değerin aşındığı, insanların modernliğin temel kurumlarına duyduğu güvenin ciddi şekilde sarsıldığı bir dönemden geçiyoruz. Biz de W. Streeck’le ihtiyaç ekonomisinden arzu ekonomisine geçiş, tüketimin hayatımızdaki ağırlığı ve müşterileşen vatandaşlık (“tüketicilikle vatandaşlık yarışa zorlanırsa vatandaşlık kaybeder”), P. Bourdieu ve R. Chetty’le sosyal sermayenin iş ve eğitim hayatında artan önemi (“bugünün sorusu ‘kimsin, kimlerdensin?’ değil ‘kimler seni tanıyor?’”), E. Morozov’la yeni feodalizm tartışmaları (“Google’la, Facebook’la feodalizme geri mi dönüyoruz yoksa artan kapitalistleşme mi?”) ve J. Lepore’la Elon Musk ve dünya dışı kapitalizm çağı (“Musk yeni Trump olur mu?”) yazılarımızda modernliğin krizini farklı boyutlarıyla tartışmaya çalıştık.
Toparlayacak olursak “mutlu olmak zorunda mıyız?” diye başlamışız ve “insan sonrası dünya” tartışmalarıyla bitirmişiz. Aslında başlarken de bitirirken de bu dünyanın sorunlarıyla birlikte bize sunduğu imkânları, yeni gelecek tahayyüllerini de yazılarımızda dile getirmeye çalıştığımız bir yıl olmuş. Aklın karamsarlığıyla gönlün iyimserliğini bir arada düşünüp harmanlamaya çalıştığımız bir yıl. İlk yazımızda da dediğimiz gibi,
Sadece kalplerin birleşmesinin samanlığı seyran edemediği bir dünyadayız ve bu dünyada sağlık, barınma, eğitim gibi maddi koşulların yoksunluğunun mutsuzluğa giden yolda çok önemli bir rol oynadığını gayet iyi biliyoruz. … Kapitalist pazar dinamikleri ve söylemi içinde kalan bir perspektif mutluluğu hayal ederken, kurgularken, anlamaya, tanımlamaya çalışırken haz-tüketim-tatmin-yeni haz arayışı döngüsü içinde dönüp durmamıza yol açıyor. … Bu döngüden çıkmanın bir yolu daha sakin, daha kalıcı, daha gündelik hayatın içinde ve pazarın dışında bir hâli hayal etmeye başlayarak mutluluktan vazgeçmek olabilir mi?
Bu soruyu sorarken de kelimelerin ve kavramların gücünü görmenin öneminin altınız çizmişiz. Sıradan mutluluk arayışlarının ötesine geçmek için öncelikle dünyayı görme, düşünme, anlamlandırma biçimlerimizde radikal kopuşlara ihtiyacımız var. Tüketime/maddiyata dayalı hazza sınır çeken bir varoluş ve buradan duyulabilecek bir memnuniyet/gönül tokluğu hâli ancak yeni kavramlarla, ifade biçimleriyle mümkün olabilir. Bu ihtimal sadece kişisel düzlemde ve özel hayatlarımız için geçerli değil bizce. Ölçeği bireyden çok daha öteye taşan toplumsal sorunlara çare ararken de benzer yaklaşımlara, ciddi paradigma değişikliklerine ihtiyacımız var belki de. Anti-hümanist ve transhümanist eksenler üzerinden bildiğimiz hâliyle insan sonrası gelecek tartışmalarına odaklandığımız son yazımızda bu iki birbirine zıt değerlendirme arasındaki şu paralelliklere dikkat çekmişiz:
… [A]nti-hümanistler ve transhümanistlerin insanın evrendeki yeri konusunda birleştikleri söylenebilir. Şimdiye kadar insanı hep doğanın ayrıcalıklı bir parçası olarak konumlandırdık. İmtiyazlı bir varlık olarak gördük kendimizi. Teolojik yaklaşımlar yaradılış hikâyelerinde insana ayrıcalıklı bir yer verdiler: Tanrı dünyayı yarattı, en son da insanı. Aydınlanma sonrası aklın üstünlüğü nü benimseyen bilimsel yaklaşımlarda da insan, insan-dışı canlılardan hem farklı hem de üstündü. Doğayı anlayabilme, onun işleyiş kurallarını çözerek ona hükmedebilme gücüne sahip olan insan doğanın içinde hep ayrıcalıklı bir yere sahip oldu.

Alanah Sarginson
İnsanı doğanın merkezine koyan, onu doğadan ayrı tanımlayan düşünce sistemlerinin çatırdadığı bir dönemden geçiyoruz. Birbirinden farklı ve ayrı gibi görünen, ama bir yandan da yakından bakıldığında birbirini etkilediği, dönüştürdüğü çok açık süreçlere, oluşlara birbirleriyle ilişkileri içerisinde yaklaşmamıza, anlamamıza, yorumlamamıza yardım edecek yeni kavramlara, çok yönlü düşünme biçimlerine ihtiyacımız var. Başta da belirttiğimiz gibi son zamanlarda çokça kullanılan “çoklu kriz” (polycrisis) kavramına dikkatinizi çekerek bu retrospektif yazımızı bitirmek istiyoruz. Muhtemelen bu kavram önümüzdeki yıllarda da karşımıza sıkça çıkmaya devam edecek ve biz de bu kavramı yazılarımızda sık sık kullanacağız.
Şimdilik çok kısaca bu kavramın kısa tarihi hakkında şu kadarını not edelim: Çoklu kriz ilk olarak Edgar Morin ve Anne Brigitte’in 1999’da yazdıkları Kern Homeland Earth: A Manifesto for a New Millennium (Anavatan Dünya: Yeni bir Binyıl için Manifesto) başlıklı kitapta karşımıza çıkıyor. 2000’li yıllarda birçok sosyal bilimcinin çalışmalarında geliştirdiği bu kavramın popülerliği, 2018’de Avrupa Komisyonu’nun o zamanki başkanı Jean-Claude Juncker’in bir konuşmasında kullanmasıyla artıyor. Biz de Adam Tooze, Kate Mackenzie gibi araştırmacıların bu kavram hakkında yazdıklarından etkilendik.
Çoklu kriz kavramı, farklı ekonomik ve toplumsal alanlarda birbiriyle ilişki içinde çoğalan risklerle boğuşan dünyamızdaki “krizi bol” gidişata işaret ediyor. 2022’ye COVID salgınının hafiflemesine sevinerek girmiştik, daha bir iki ay geçmeden Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla hevesimiz kursağımızda kaldı. Sonrasında artan gıda fiyatları, enerji piyasalarındaki alt üst oluşlar, nükleer savaş ihtimali derken bir krizden diğerine savrulduğumuz bir yıl oldu. Çevre ve iklim krizini, dünyada iyiden iyiye bozulan ekonomik ve siyasi dengeleri ve bunların yarattığı sosyal problemleri de bu hesabın içerisine katacak olursak durumun vahameti iyiden iyiye kendini gösteriyor. Bunların her birisi tek tek zaten çok önemli, insanların hayatını doğrudan ilgilendiren sorun alanları… Yan yana geldikleri zaman şiddetleri daha da artıyor, artmaya devam ediyor.
Çoklu kriz kavramı bu alanlarda derinleşen ve geleceğimizi tehdit eden sorunların birbirleriyle nasıl ilintili olduklarını düşünmeye imkân verdiği için önemli. Bizi bugünkü sorunlara taşıyan önemli izleklerden biri ekonomik, sosyal ve siyasi alanların birbirinden ayrı ve kopuk ele alınmasıysa şimdi en azından bu alanlarda ortaya çıkan krizlerin bizi çoklu düşünmeye itmesi olumlu bir gelişme. Sosyolojik tahayyül ilişkisellikleri tespit ederek kendimizi, işimizi, evimizi, yaşadığımız hayatı daha iyi görmemizi sağlar. Bu yeni yılda bu tahayyülü kullanarak birbirinden ayrıymış gibi düşünmek üzere eğitildiğimiz alanlar arasında bağlar kurmaya çalışan yazılarda sizlerle buluşmaya devam etmek istiyoruz. 2023’ün çoklu da olsa krizlerin üstesinden gelmeye yönelik sağlam adımlar atmaya başladığımız bir yıl olmasını diliyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
NEREDE YAYIMLANDI?
2022'ye; ekonominin, çevrenin, modern yaşam biçimlerinin krizlerine bir bakış.
01 Oca 2023

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR


