Savaşta değil, barışta: Mekke Anlaşması’nda neye odaklanmalı?

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Anlaşması’nın en çok tartışılan kısmı, bir ülkeye yönelik saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngören kolektif savunma hükmü. Ancak geçmiş örnekler, bu hükümlerin kriz anlarında nadiren ortak askerî yanıt ürettiğini gösteriyor. Anlaşmanın asıl etkisi savunma sanayii, teknoloji, eğitim ve tedarik zincirinde kurulacak işbirliğinde ortaya çıkabilir.
Savaşta değil, barışta: Mekke Anlaşması’nda neye odaklanmalı?

7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, özellikle içerdiği kolektif savunma hükmü ile hızla tartışmaya açıldı. Tartışma büyük ölçüde “Bu hüküm bir kriz anında gerçekten işleyecek mi?” sorusu üzerine yoğunlaşıyor. 

Yaygın görüşe göre cevap kurumsallaşmaya bağlı. Ortak tehdit değerlendirmesi, ortak planlama, komuta-kontrol uyumu sağlanırsa anlaşma bir mekanizmaya dönüşebilir. Bölgesel savunma paktlarını tarihsel olarak ele alan bir başka yorum çizgisi ise daha karamsar. Bu görüşe göre, NATO’nun sahip olduğu entegre yapıdan yoksun olan ittifaklar ilan aşamasında kalıyor. 

İki okuma da kurumsallaşmanın hükmün işletilmesini sağladığı argümanını paylaşıyor. Ancak Soğuk Savaş sonrası kolektif savunma hükmünün kullanımı bunu doğrulamıyor.  

Hüküm kaç kez işledi?  

Bir ülkeye yönelik silahlı saldırının tüm ülkelere yapılmış sayılması şeklindeki aynı çekirdek hükmü içeren güncel düzenlemelerin başlıcaları: NATO’nun 5. maddesi, Amerika kıtası devletlerinin 1947 tarihli savunma paktı olan Rio Paktı’nın 3. maddesi, Arap Ligi Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması’nın 2. maddesi, Rusya öncülüğündeki eski Sovyet ülkelerini biraraya getiren Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) 4. maddesi, Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) Ortak Savunma Anlaşması’nın 2. maddesi ve Eylül 2025’teki Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması ile onu takip eden Mekke Anlaşması. 

  • Bunlardan dördü 1990’dan bu yana toplam altı kez resmen işletildi.  

NATO’nun 5. maddesi 52 yıl sonra ilk kez, 11 Eylül saldırılarının ardından çağrıldı. Saldırılara yanıt olarak oluşturulan sekiz önlemin ikisi askerî adımdı. AWACS uçakları Amerikan hava sahasında devriyeye çıktı, ittifak gemileri Akdeniz’de gemi trafiğini izledi. Afganistan harekatı ise ittifak çerçevesinin dışında gönüllüler koalisyonuyla yürütüldü. 

  • Kolektif savunma tartışmalarında bu vakaya sıklıkla atıf yapılıyor, ama çağrının ortak savunmadan çok dayanışma ürettiği gözden kaçıyor.

Rio Paktı iki kez işletildi. 2001’de 11 Eylül sonrasında kabul edilen karar, faillerin kovuşturulması ve iadesi için iş birliği taahhüdü getirdi. 2019’da ise gerekçe Venezuela'daki krizdi ve ortaya çıkan karar Maduro hükümetiyle bağlantılı kişilerin mal varlıklarının dondurulmasıydı. İki vakada da ortak askerî eylem gündeme gelmedi. 

CSTO’nun tek fiilî konuşlandırması Ocak 2022’de bir iç ayaklanmaya karşı Kazakistan’da yapıldı ve bir hafta sürdü. Aynı yılın Eylül ayında Ermenistan, Azerbaycan ile yaşanan çatışmaların ardından 4. maddeyi işletti. Sonuç bir inceleme heyeti kararı oldu ve daha sonra Ermenistan’ın örgütten ayrılma süreci başladı.  

Eylül 2025’te İsrail, Doha’yı vurduğunda GCC savunma paktı aktive edildi ve sembolik bir dayanışma ifadesiyle sonuçlandı. Sekiz gün sonra ise Suudi Arabistan ile Pakistan yeni bir ikili anlaşma imzaladı. 

Geriye kalan üç düzenleme hiç kullanılmadı. Bunlardan ikisi yeni imzalandığı için henüz sınanma fırsatı olmadı. 

Arap Ligi (1950) ise bu açıdan ilginç bir örnek. Kolektif savunma hükmü NATO’nun 5. maddesini yansıtıyor, hatta 1964 yılında aynı karargah yapısı örnek alınarak Birleşik Arap Komutanlığı kurulmuştu. 76 yıldır yürürlükte ve hükümleri hiç uygulanmadı. 1945 sonrası devletlerarası çatışmanın en yoğun yaşandığı bölgelerden birinde iki ayrı köklü kolektif savunma düzenlemesi (Arap Ligi ve GCC) olsa da ikisi de bugüne kadar kolektif bir askerî yanıt üretmedi. Mekke, Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasından sonra bu listeye eklenen dördüncüsü.  

Caydırıcılık açıklaması yeterli mi? 

Bu tabloya bakarak kolektif savunma hükmünün değerini sınanmamışlığın belirlediği söylenebilir. Belirsizlik caydırıcılığı besliyor, hükmü devreye sokmak ise zayıflatıyor.  

Hükümlerin caydırıcılığına yönelik kanıtlar çok güçlü değil. Suudi Arabistan hem 2000 tarihli GCC düzenlemesine hem Eylül 2025’te Pakistan ile imzaladığı anlaşmaya rağmen 2026 savaşı boyunca füze ve insansız hava aracı saldırılarına uğradı. Bu düzenlemeler ortak bir askerî yanıt üretmediği gibi, aktive edilmeleri her devletin kendi siyasi kararına bağlı kaldı.  

Dahası devletler belirsizliği koruyacak şekilde hareket etmiyor. Burada NATO’nun iki maddesini ayırmak gerekir. 5. madde müttefikleri yardıma çağırır ve reddedilebilirken 4. madde istişare talebidir ve reddedilemez. Türkiye 4. maddeyi 2003’ten 2020’ye kadar beş kez alenen işletti. İttifak tarihindeki dokuz 4. madde başvurusunun beşi Türkiye’den geldi. Yani saldırıya uğrayan taraf sessiz kalmak yerine daha düşük eşikli maddeye başvurdu.  

  • Bir diğer açıdan kolektif savunma hükmünü çağırmak, terk edilme ihtimalini kamusal ve geri döndürülemez biçimde sınamak demek. 4. madde ise aidiyeti teyit ederken sınanma riskini taşımıyor.  

Mekke Anlaşması’na geri dönersek tarafların dili de bu yorumu destekliyor. Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud imzanın üç ülke arasındaki kardeşçe ve stratejik ilişkilerin derinliğini teyit ettiğini söyledi. Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ise anlaşmanın hiçbir ülkeye yönelik olmadığını ve mevcut ikili ya da çok taraflı anlaşmaların yerine geçmediğini vurguladı. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, böyle bir ittifaka girmenin “dışarıya mesaj vermekten ziyade” imzacıların birbirinin güvenliğine tehdit olmayacaklarını taahhüt etmesi anlamına geldiğini, meselenin “dışarıdaki bir aktöre karşı değil, içeride” kurulan bir dayanışma olduğunu söyledi. Ortak tehdit sorulduğunda verdiği yanıt ise dikkat çekici: “Yazıya çiziye bağlanmış, üstüne altına imza attığımız ortak tehdit diye bir husus yok.” Özetle tarafların söylemlerinde ilişkilerin derinliği, kardeşlik ve karşılıklı güvence öne çıkıyor. 

Asıl bağ nerede kuruluyor? 

Uluslararası ilişkiler literatüründe ittifak taahhütlerinin ne sıklıkla yerine getirildiği uzun süredir tartışılıyor. Leeds, Long ve Mitchell’in çalışması (2000) savaşta taahhütlerin yaklaşık dörtte üç oranında yerine getirildiğini bulmuştu. Berkemeier ve Fuhrmann (2018) veriyi güncellediğinde oran yarıya indi. 1945 öncesinde yüzde 66 olan uyum oranı, 1945-2003 arasında yüzde 22’ye geriliyor. Savunma paktlarına bakıldığında oran yüzde 41. Ancak bu literatürün genellikle savaş anına ve yerine getirme kararına odaklandığını eklemek gerekir. 

  • Hükmün hiç gündeme getirilmemesi aynı yoğunlukta ele alınan bir konu değil. Belki de devletler taahhütlerini ihlal etmiyor, bunun yerine taahhütlerini gündeme getirmiyor.  

Brandon Kinne’in çalışmaları, savunma işbirliğinin resmî ittifaklara odaklanmasının artık gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Devletler nadiren yeni ittifak imzalıyor ve küresel ittifak yapısı onlarca yıldır durağan. 11 Eylül’den bu yana ortaya çıkan yeni ittifak sayısı yaklaşık bir düzine. Buna karşın 1980’lerden bu yana imzalanan yaklaşık 2 bin savunma işbirliği anlaşması küresel bir ağ kurdu. 

  • Bu anlaşmalar bugün kurumsallaşmış savunma işbirliğinin en yaygın biçimi hâline gelirken politika koordinasyonunu, ortak Ar-Ge'yi, silah üretimini ve ticaretini, ortak tatbikatları, eğitimi ve bilgi paylaşımını düzenliyor. 

Dahası bu anlaşmalar bir kriz anını beklemiyor. Ortak üretim hattı kurulduğunda, teknoloji aktarıldığında, personel eğitildiğinde taahhüt zaten yerine getirilmiş oluyor. Kolektif savunma hükmü ise sadece kriz anında kanıtlanabiliyor ve kanıtlanması genellikle onu tüketiyor.  

Mekke Anlaşması’nın manşet olan kısmı kolektif savunma hükmü oldu. Metnin işleyecek kısmı ise savunma sanayiinde ortak teknoloji geliştirilmesi, eğitim, tedarik zinciri ve deniz ticaret yollarının güvenliği. Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan, imza gününde liderler arasında en çok konuşulan konunun savunma sanayii alanındaki işbirliği ve ülkelerin birbirinin teknolojisinden yararlanması olduğunu belirtti. 

Bu kısmı daha yakından izlemekte fayda var. Kolektif savunma hükmü büyük ihtimalle çağrılmayacak. Sınanmayan taahhüt, tarafların birbirine ve üçüncü taraflara aynı güvenlik dünyasına ait olduklarını söylemesinin aracı. Türkiye artık iki ayrı kolektif savunma taahhüdüne taraf ve ikisinde de sınamaktan kaçınmasını ve aidiyeti teyit eden bir araç olarak kullanmasını beklemek makul. Bu sebeple anlaşmayı savaş çıkarsa ne olur çerçevesi yerine, çıkmasa bile ne üretir çerçevesinden değerlendirmeli.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Adviye Damla Ünlü Bektaş

Akademisyen. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde görev yapıyor. Avrupa bütünleşmesi, toplumsal cinsiyet ve barış çalışmaları üzerine çalışıyor. "Avrupa Birliği'nde Kadın, Barış ve Güvenlik" konulu Jean Monnet Modülü'nü yürütüyor.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR