Şehrin Düşündürdükleri

“… Müşterek mekânları farklı bir kültürün ari ifadeleri olarak değil, içinde farklı bir geleceğin görüntülerinin anlık da olsa belirdiği süregelen melez kolektif çalışmalar olarak ele almak gerekir. …” *
Şehrin Düşündürdükleri

Bu ayın bülten yazısına başlamak genelde olduğundan biraz daha zor oldu. Ben de oturdum önceki bültenlerde yayınlanmış yazılarıma baktım. İnsan, yazdıkları yoluyla dışarıyla bağ kurmaya çalışırken kendiyle kurduğu bağı unutabiliyormuş, kendi adıma onu fark ettim. Geçtiğimiz mayıs ayında pandemi tam merkezimizdeyken şöyle bir paragraf dökülmüş benden;

“…Kendi adıma hem İstanbul’da hem Eindhoven’da sık gittiğim mekânların çalışanları sayesinde müziğe, kente dair pek çok ipucu edinmişimdir. Arkadaşlıklar, yalnızlıklar, listelere eklenen yeni şarkılar hatta bazen kitaplar ve yeni mekânlar... Yani müzik kadar, mekân… Pandemi en çok bunu elimizden aldı ve biz bu yoğun tempoyla açığı kapamaya çalışsak da işin performans kısmına daha çok odaklanıyoruz sanki. Ya da çevrim içi alan hep var olduğundan fiziksel mekânın bir paylaşım alanı ve sağlayıcı oluşuna duyarsızlaştık… Dolayısıyla, ‘mekân’ kavramı rastlantısal ve beklenmedik olanı içinde barındırdığından sanki çevrimiçine nazaran başka bir tekinlilik, tekinsizlik hâli barındırıyor. Çevrimiçlerinde her şeyin bizim kontrolümüzde olması, paylaşımın ve buluşmaların bu kontrol ve seçimlerle ilerlemesi biraz yorucu değil mi? Yakında pandemiden de yıllık izin isteyecek hâle gelmeyiz umarım. …”

Bu aralar Hollanda’da yeniden arttırılmaya mecbur kalınan önlemler, kısmi kapanmayla kültür-sanat mekanlarının 17:00’dan sonra açık olamayacak olması, bana yeniden böyle hissettiriyor. Tedbirli davranmakla, konser izleme özlemimin başını okşamak arasında sıkışıp kalmış hissediyorum. Öte yandan, yeniden iptal edilmeye başlayan konser ve etkinlikler, daha ileri tarihli performanslara bilet almakta şüpheler ve artık çevrimiçi mekânda pandemi hiç olmamış gibi denk geldiğim başka deneyimler…

* * *

Araya bir şarkı: Buralardan bir sesle, singer songwriter Marisenin yeni teklisi “Koude Lijf” i buraya kondurup devam edelim.

* * *

Kasım ayını biz Eindhovenlıların iştahla beklediği ışık festivali Glow ile açtık. Festival, geçen yıl tam kapanma hâlinden gerçekleştirilememiş, şehrin bazı evlerine ve noktalarına kondurulmuş birkaç ışıkla varlık göstermişti. Bu yıl kavuştuk, ancak son günü hükümet yeni kuralları açıklayınca festival yetkilileri tezgâhı toplamaya karar verdi. Hâliyle bir kısmımız için şehrin tanık olamadığı mahalleri içimizde ukde kaldı. Glow nedir, müziksel durumu nedir, diye soracak olursanız; en yalın hâliyle uluslararası birçok katılımcının içinde yer aldığı çok disiplinli bir sanat tasarım festivali diyebilirim. Bu çok disiplinli hikâye ve fikirlerin sergileniş biçimi, şehrin üstüne bir örtü gibi serilirken kendi adıma mekân kavramını tekrar ve tekrar düşünüyorum. Müziğin / sesin zaman zaman nesneleşerek sergilenmesi, zaman zaman arka plan öğesi olarak kullanılması, hiç kesilmeyen bir ses ağının içinden geçtikten hemen sonra ya tamamen ses öğesinden arındırılmış bir tasarım alanıyla ya da parçalanmış, distorsiyona uğratılmış seslerle kuşatılmış sergilerle şehrin mekân algısı zihinlerimizde kırılmaya uğrayıp yeniden inşa oluyor.

Fotoğraf: Tuğçe Hakarar

Işıkla kırılan bu algının, hepimizin ortak bir anla paylaştığı ancak farklı ilişkiler kurduğu, müzik eliyle yeniden inşasından bahsediyorum kısaca. Bu yıl sergilenen projelerde aklımda dönen bu detayı daha çok gözledim ve hissettim. Kullanılan ışık teknolojileri de ses ambalajları da özellikle pandemi sonrası mekânlarla kurduğumuz ve kurabileceğimiz ilişkiyi farklı konsept ve çağrışımlarla yeniden hatırlatmak ister gibiydi. Bu hafıza yoklama, oluşturma işi mekânın tarihsel bağlamını teknolojiyle birleştirerek, durağan ve akışkan etkinlik anlarıyla sağlanmıştı. Şehrin kanal girişine konumlandırılmış ikinci dünya savaşından kalma teknolojiyle tasarlanmış büyük bir ışık kaynağı, kanalı boydan boya aydınlatıyordu. Sergi malzemesi bu teknoloji ve ışık kaynağı olduğu kadar kanal boyu uzanan hûzmeydi de. Bu hûzme, kanalın diğer ucundan ona doğru yürünmeye başladığında uzaktan gelenlerle tersine yürüyenlere o savaş ortamını hissettirmeyi başarıyordu. En azından sisli ve soğuk şehir ortamı bana bu hissi vermekle, ışığın ana noktasında duran izleyici ve katılımcıların sessizliği, hûzmeyi fotoğraflama hevesinin yanında, bu aletten çıkan sesle de ilgilendiklerini düşündürttü. Ses öğelerinin festival boyunca sergi alanını ve anını yaşatacak kadar bir alana yayılmış olması da bana bunu düşündürtmüş olabilir tabii… Başka örneklerle; boş-eski bir fabrikaya yansıtılmış görsel tasarımlarla kutsal bir mekân kurgusunu, duymadığımızı sanabileceğimiz bir müzikle sergilemek, akan suyla ışığın buluşma anlarını sintisayzır ile sesli bir anlatıma dönüştürmek bana bütün bu mekânsal kırılmayı ve yeniden inşaları düşündürten detaylardı.

Fotoğraf: Tuğçe Hakarar

Maalesef kendim için bu festivalden video çekmedim, ama eşim Barış kendi vlogu için birlikte gezdiğimiz sırada buralarda görüntüler aldı. Kafanızda canlanması için onun vloguna buradan bakabilir ya da Glow Eindhoven’ın internet sitesinden projelere dair okumalar yapabilirsiniz.

Eindhoven dışarıdan izlendiğinde, sokaklarında yüründüğünde gözler önünde olmayan ve şehri yaşamak için binaların içine girmeniz gereken bir yer. Glow ile de hem pandemi arasında (?) sakinlerini buluşturdu hem de birkaç günlüğüne katmanlarını farklı katmanlara teslim ederek, başka bir şehir gibi ayakta durdu. Bana göre, sanat ve teknoloji bize bir şeyler düşündürttüğü, başka yerlere bakma ihtiyacı doğurduğu zaman gücünü kullanmış oluyor. Bu yıl Glow kapsamında sesi de ses nesneleri ve tasarımlarını da farklı işlevlerde kullanan sergiler / sunumlar gördüğüme mutlu, ancak kısıtlamalar açıklanınca etkinliklerin bitirilmesine üzgünüm. Maalesef, virüs buralarda kendini yeniden hatırlatırken müziğin mekânsallığı ile kurduğumuz ilişki de yeniden budandı gibi hissediyorum.

Bu his ve düşüncelerle yeniden belli kavramlara dönüp dolanmak, müzikle kurduğumuz bağlar ve müzikal zevkimizin temelleri ile dinleme alışkanlıklarımız üzerine düşünmek okuduklarımı da etkiliyor tabii. Stravos Stavrides- Müşterek Mekân, Gaston Bachelard- Mekânın Poetikası ve Roland Barthes’ın Görüntünün Retoriği, Sanat ve Müzik kitapları sık sık kütüphaneden çıkıyorlar. Bir de bu aralar beklediğim, bence yeni sayılan Nolan Gasser’ın Why You Like It: The Science and Culture of Musical Taste kitabını burada geçirmiş olayım. Denk gelirsek, mail ya da başka yollarla paylaşabilirsek birlikte düşünebilmek dileği ile.

*(Stravos Stavrides – Müşterek Mekân, Müşterekler Olarak Şehir, Çev: Cenk Saraçoğlu, Sel Yayınları)

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Şehirlerin Kasım Hâli

Kentlerin 'Ses'li Yüzleri

28 Kas 2021

Tugce Hakarar

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR