1931 Karnavalının Azraili
1931 yılındaki Karnaval’ın Ramazan Bayramı’na denk gelmesi şehirdeki canlılığı arttırır, Beyoğlu, Taksim, Harbiye caddelerinde gece yarılarına kadar maskeli topluluklara rastlanır. Yenigün gazetesine göre aslında Karnaval uzun zamandır durgun geçmektedir. Fakat bu sene Karnaval'ın son haftası (18 Mart haftası) olmasına rağmen Beyoğlu’nun hemen hemen her yeri ikişerli üçerli düzineler halinde maskara gruplarıyla dolup taşmıştır. Ancak eskiden yediden yetmişe maskara olanlar varken artık sadece genç kızlarla erkekler göze çarpmaktadır.

Beyoğlu’nun çeşitli yerlerinde eğlenen üç maskara grubu
Karnaval mevsiminde çocuklar için “kostümlü ve pare” karnaval matinesi düzenlendiği görülüyor. Örneğin 22 Şubat 1931’de saat 16-19 arası dönemin meşhur mekânı Turkuaz’da böyle bir etkinlik yapılmış. Ancak bu etkinliğin kimin tarafından mı düzenlediğine dair bir bilgi yok.
1931’deki Karnaval'ı takip edenlerden biri de gazeteci Hikmet Feridun’dur. Kendisi Karnaval’ın son gününde düzenlenen Kurtuluş (Tatavla) panayırına katılmak için Kurtuluş tramvayıyla semte gider. Kalabalığı taşıyan tramvayın çevresinde 30-35 atlı: Üzerlerinde “kırmızı elbiseli, beyaz kalpaklı, uzun çizmeli Kazaklar, bir eliyle atının dizginini tutan, öbür eliyle kitara çalan geniş şapkalı İtalyanlar, uzun favorili boğa güreşçileri, mukavvadan zırhlar takmış kurun-u vustâ (Orta Çağ) şövalyeleri” göze çarpar. Atlar da süvarileri gibi maskara haline sokulmuş. Kimisine gözlük takılmış, kimisine bir nevi bonjur giydirilmiş. Zaman zaman tramvayın yanından allı, yeşilli, morlu kurdelelerle süslenmiş talika arabaları geçmektedir. Zaman zaman laterna ve kitara ile karışık eski bir şarkı duyulur:
“Koroçeri trava
Napane sta tatavla
Oooooh travaaa!”
Nihayet tramvay Sinemköy’de durur. Ancak kabalıktan ilerlemek mümkün değildir. Akın halinde Kurtuluş tepesinin yamacında bulunan dere kenarındaki mavi boyalı küçük ayazmaya doğru gidilir. Kırmızı, yeşil, mavi, eflatun dominolu maskaralar şapkalarını ve külahlarını çıkararak ayazmaya girer. Bu küçük mabedin kapısından kafanızı uzatıp bakarsanız eli yüzü boyalı, rengarenk insanların ibadet edişini görmek insanın epey tuhafına gidecektir. Dua ettikten sonra kendilerini dışarı attıklarında ise birdenbire çılgınlaşırlar. Danslar, hora tepmeler, şarkılar, naralar…
Malum, karnavalda farklı farklı ilgi çekici kostümler giyilmektedir. Bu kostümlerden biri görenleri kendisine hayran bırakır, bir yarışma düzenlense açık ara birinci olacak derecededir. İskelet kıyafetli, elinde orak tutan bir kişi düşünün. Zaman zaman halka orağıyla saldırır gibi yapıyor, bazen de kalabalığa sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde ise arkasında “Terkos” yazısı okunuyor. Burada şehrin su ihtiyacını karşılayan dönemin Terkos Su Şirketi’ne mizahi ve eleştirel bir gönderme yapılmış. Bu da bize karnavalın içerdiği pek çok anlamın yanında bir protesto aracı olarak da kullanılabildiğini gösteriyor.

Sırtında “Terkos” yazılı kostümüyle maskara
Gündüzki kutlamaların gecesinde ise "maskara elbisesi giymiş körkütük sarhoş" birkaç kişi caddenin ortasında gelene geçene sarkıntılık ederek dolaşınca semtin polislerinden İhsan Efendi kendilerini yakalamak ister. Bunun üzerine grup kaçmaya başlar, polis onları durdurmak için arkalarından ateş eder, kurşun yanlışlıkla oradan geçmekte olan başka birini yaralar.
“Neşe, dans, kahkaha”
Hikmet Feridun ertesi sene Karnaval'a yine değinir. Ancak bu sefer katılmak yerine bir yolculuk esnasında şahit olduklarıyla yetiniyor. Bir sabah Tepebaşı'ndan tramvaya binip matbaaya giderken maskaralarla karşılaşır. Hatta tramvayda kendisi ve biletçiden başka maskara olmayan yoktur. En şıkları İstanbul'da oturup Karnaval için Beyoğlu'na geçen bu maskaralar gülüp eğlenip mütemadiyen konuşmaktadır. İçlerinde öyle giyinmiş olanlar vardır ki ikinci mevkii tramvaya pek yakışmamaktadır. İşte geniş bir şapka giymiş bir İspanyol asilzadesi. Durmadan biletçiye "10 para! 10 parayı unutmayalım!" diye seslenmekte. Asilzadenin yanında ise bir kontes oturmaktadır. Kontes "Ooooff! Amma da ayaklarımı sıktı, çarşı kapıyadak dayanamayacağım!" diyerek iskanpinlerini çıkarınca uykusundan uyanan asilzade "görüyorum ki ayağındaki on parmağın canı sıkılmıştır. Ziram ki on parmah çorapta kendileri için on pencere açmıştır." der. Ve Hikmet Feridun Sirkeci'de tramvaydan inerken maskaralar güle oynaya yola devam eder.

1932’deki Karnaval dolayısıyla yazılmış bir şiir
"Maskara senin babandır!"
1933'teki Karnaval'ın sondan bir önceki günü bir grup maskara geceden sabaha kadar Beyoğlu’nda gitar ve mandolin eşliğinde şarkılar söyleyerek, hafif tertip nara atarak sokak sokak gezer. Birkaç saat sızdıktan sonraysa Karnaval’ın son günü için Kurtuluş’un yolunu tutarlar.
Sabahın erken saatlerinden başlayarak insanlar tramvay ve otomobillerle Kurtuluş ve civarına gelir. Taksim’den Kurtuluş tramvayına binmek ise mümkün değildir. Pangaltı’dan sonra yollarda çeşit çeşit kostümler giymiş maskaralar görülür. Feriköy’ü geçince ise bu kalabalık adeta bir bayram yerine döner. Tramvayın Kurtuluş Caddesi’nde ilerlemesi kalabalıktan mümkün olmaz, yarı yolda kalır. Evlerin pencereleri, balkonları insanla doludur. Açık havada masalar, sofralar kurulmuştur. Bir masada meşhur Paskal’ın yumuk gözlü, kıvrık bıyıklı gitar ve mandolinleri, iki ahbap çavuşlar, mızıka çalmaktadır. Bir masada yüzleri örtülü kadınlar zurna eşliğinde çiftetelli oynamaktadır.
“Aşadan yavrum, aşadan!”
“Haydi happatis, happatis!”
“Trava, trava!”
Caddede beyaz jokey kostümlü, yüzü kapalı bir kadın ata binmiş bağırmaktadır:
“Vire sekilin, iste ben mis dünya. Geliyor kralise!”
Sabahtan itibaren Dolapdere'den Kurtuluş'a geçen maskara alaylarını izleyen Madam Katina ise bir ara karşı kaldırımdaki komşusuna bağırır:
"Gız şuraya bak şuraya! Vıy ocağı batasıcalar! Gördün mü asıl maskarayı? Aha bunlar maskaranın kibari. Soyhalar eşşeklere de ters binmişler!"
Gerçekten de biri yüzünü çivitle maviye, diğeri kömürle siyaha boyayan iki maskara birer eşeğe ters binmiş, etraflarında bir sürü çocukla geçmektedir. Madam Katina dayanamaz:
“Eşşekleri de boyayaydınız daha iyi olmaz mıydı?”
Maskaralardan biri sorar:
“Nasıl boyayazayiz eşşekleri?”
“Kendi yüzünüzü nasıl boyadınızsa!”
Bunun üzerine etraflarında biriken seyircilerin alayları eşliğinde maskaralar yakındaki nalburdan çocuklara boya aldırarak eşekleri de boyamaya başlar.

Kurtuluş’taki kutlamalar, 1933
Öğlen saat ikiden sonra Dolapdere, Yenişehir’den Kurtuluş’a çıkan dik yokuş hıncahınç dolmuştu. Beyoğlu’nun yarısı ise Kurtuluş’taydı. Sulukule ve Ayvansaray’da çalgıcı bulmak kabil değildi. Çünkü hepsi buradaydı. Özellikle kadın maskaralar çalgılarla gezer. At ve arabaları kullananlar ise yukarı taraftaki Hamam ve Tepeüstü yoluyla tramvay caddesinden gelmektedir.
1933’teki maskaraların hemen hemen hiçbirisinde o eski maskelerden yoktu. Kibar erkekler ve kadınlar yüzlerine yalnızca küçük birer peçe örtmüş, “ayak takımı” ve “cavalacoz alayı” ise yüzlerini tebeşir, kömür tozu, kahve telvesi ve çivitle boyamıştı. Hatta bunlardan bir tanesi yüzüne sürekli yoğurt sürüyor, yanındaki de durmadan onun yüzünü yalıyordu.
Kış nedeniyle çoktandır iş yapamayan seyyar çalgıcılar, bahçeli kahvehaneler ve meyhaneler havanın da güzel olmasıyla dolup taşar, bir hayli iş yapar. Seyyar satıcılar da maskara kılığına girerek yolunu bulmanın peşindedir. Ancak asıl işi basamaklarına kadar yolcuyla dolu olan tramvay kumpanyası yapmış olsa gerektir.

Karnaval Kalabalığı, 1933 Kurtuluş
Akşam karanlığı basarken hâlâ Papaz köprüsü ve Feriköy taraflarından akın akın insanlar gelmeye devam etmekte, panayırdan şarkı sesleri duyulmaktadır:
“Esmerim, güzelim…”
“Recebim, sana para vereceğim…”
“Trava, trava…”
1933 yılındaki kutlamalarda da bir olay yaşanır. Karnaval'ın son gününde maskara kıyafetleri giyerek kutlamalara katılan Cihangir sakini İsmail isimli bir genç İstiklal Caddesi'nde gezerken kendisi görenlerden biri "Aaa maskaraya bak!" deyince sinirlenir ve "Maskara senin babandır!" şeklinde karşılık verir. Olaylar büyür, maskara kıyafetini çıkaran İsmail kendisine laf atan kişiyi ve bu kişinin arkadaşını döver.
Maskaralık suç mu?
1934’ten itibaren gazetelerde sık sık Tayyare Cemiyeti’nin düzenlediği maskeli/maskesiz balo şeklindeki karnaval etkinliği haberlerini görülmeye başlanır. Belki de Rumların bu çok eski karnavalına bir alternatif yaratma çabası söz konusu olabilir.

1934-937 arasında Karnaval ile ilgili daha ziyade kısa haberler görüyoruz. Çok ayrıntı verilmese de “garip” kıyafetler giyen birçok maskaranın yiyip içip bütün gün eğlendiği belirtilmiş. Gazetelerde Karnaval ile ilgili haber olmaması ya da az olması Karnaval'ın sönük geçtiği anlamına gelmeyebilir.

1937 yılındaki Karnaval’a dair asıl haber ise maskara kıyafetli üç Rum kızının tutuklanmasıdır. Marika, Eleni ve Antuvanet isimli üç kız dönemin ünlü film aktrislerine özenerek bu aktristlerin filmlerinde giydikleri kıyafetleri giyip İstiklal Caddesi’nde dolaşırlar. Ancak asker olmayanların asker kıyafeti giymesi suç olduğu için nezaret altına alınırlar. Kendileri her ne kadar bu kanunu bilmediklerini ve sadece aktrislerini örnek aldıklarını söyleseler de kâr etmez.
“Bütün İstanbul Kurtuluş’a taşınıyor”
1938 yılındaki Karnaval’ın son günü Mayıs ayında bile görülmeyecek derecede çiçek kokularıyla dolu ılık bir havada gerçekleşir. Kurtuluş’a gitmek isteyip otobüslere ve tramvaylara sığamayanlar ortaklaşa taksi tutup gitmeye çalışmaktadır. Sirkeci’de panayıra gitmenin yollarını ararken bir arkadaşına Apukurya’nın ne olduğunu, perhiz döneminde rakı gibi içkiler içilse de sadece bakla ezmesi, soğan ve zeytin gibi şeyler yenildiğini anlatanlar vardır.

1930’ların sonlarına gelindiğinde panayırın o eski şaşaasından eser kalmamıştır. Kalabalığın çoğunluğunu eğlenmeye gelenleri seyredenler oluşturur. Sofra kurup yemek yiyen, oynayan o kadar çok değilse de bisikletle dolaşanlar, eşeğe binenler, uçurtma uçuranlar, dans edenler de yok değildir. Bir tarafta kasap havası ve çiftetelli oynayanlar, öte yanda dönemin meşhur ismi Tino Rossi’den şarkılar söyleyenler ve vals yapanlar. Laternaların yerini gramofonlar almış, Rum kızların yanık aşk şarkıları aşık Çingenenin elinde inleyen keman sesine karışmakta.

1939 yılında artık İstanbul’da dolaşan maskaraların sayısı gitgide azalır, eğlenceler daha sönük geçer. 1941 yılında sonra ise Karnaval -en azından 2000’lere kadar- sadece anılarda kutlanır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
baklahorani, tatavla, karnaval, apukurya, 1930lar
15 Mar 2022

YAZARLAR

Göktuğ İpek
https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR



