
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Evren M. Dinçer
Bu metni 6 Şubat 2023’te yaşanan felaketten önce kaleme almıştım. Bir depremzede olarak 1999 depremlerinden beri depremden hep korktum. Kendim, sevdiklerim ve ülkem için sürekli endişelendim. Ancak kaçamadık…
1992’den beri yılda bir Birleşmiş Milletler (BM) tarafından düzenlenen COP (Conference of the Parties) toplantıları (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları olarak da bilinir) son yıllarda 2021’de Glasgow İskoçya’da yapılan toplantıya kadar tepkiler ve sonuçları itibariyle görece rutin bir döngüye oturmuştu. Buna göre ülkeler konuyla ilgili delegelerini konferansa gönderiyor; delegeler gündemdeki konularda varsa müzakerelere katılıyor, sivil toplum temsilcileri, akademik ve diğer katılımcılar konuşmalar yapıyor; medyada ise genelde protestolar ve sonuç bildirgeleri tartışılıyordu. Protestolar genelde şirketleri (özellikle iklim konferansına özel uçakla gelip boy gösterenleri), bağlayıcı olmayan sözler verip tutmayan ülke ve siyasetçileri ya da BM’nin edilgenliği veya aczini hedef alıyordu.
2015’teki Paris Konferansı (COP21) haricinde (ki hedefleri o kadar büyüktü ki sonuçta Paris İklim Anlaşması ortaya çıktı) sıradan vatandaşların sonuçlarını yakından bileceği yakın dönemli bir COP toplantısı bulmak pek mümkün değil. Katowice’deki COP24 belki bir istisna olabilir, onu da muhtemelen Greta Thunberg’in COP toplantılarında yaptığı ilk konuşmadan hatırlıyoruz. Uzmanların yakından takip ettiği ancak kamusal ölçeği sınırlı olan toplantıların hemen hemen hepsinin neredeyse tek ortak noktası BM Genel Sekreteri Guterres’in etkileyici konuşmalar yapması ve her birinde fosil temelli yaşamı lanetlemesiydi.
Glasgow’daki COP 26 daha geniş ölçekli ilgi uyandırdı çünkü ısrarlı gündem maddelerinden biri kömürü aşamalı olarak terk etmekti (coal phase out). Medyanın müzakereleri gösterme biçiminin de bunda etkisi oldu ve kömürün geride bırakılması tartışmaları büyük bir sansasyon yarattı. Ancak sonuçta beklendiği kadar kapsayıcı bir anlaşmaya varılamadı. İhale de son anda kömür kullanımını tamamen terk etme sözü vermeyen Hindistan’a kaldı. Phase out yerine phase down.
Aşamalı olarak terk edilecek şeyin petrol değil de kömür olması zaten başlı başına bir sorundu. Timothy Mitchell bence hak ettiği geniş okur kitlesini bulamayan (sosyal bilimciler arasında iyi okunan bir kitap ancak çok daha geniş bir okur kitlesi olması gerektiğini düşünerek bunu söylüyorum) Karbon Demokrasi adlı kitabında kömürle petrol arasında yer altından çıkarılma biçimlerinden nakil yöntemlerine pek çok temel farka değinir ve bunların devletlerin, rejimlerin ve piyasaların oluşumunda ne kadar derin etkileri olduğunu gösterir.
Bir diğer önemli ayrım ise petrolün küresel ölçekteki dağılımının oldukça rasgele olması ve genelde birkaç ülkeye yoğunlaşması, buna karşın kömürün görece demokratik dağılmasıdır. Hindistan ya da başka hiçbir ülke petrolde bağımlı oldukları kadar kömürde bağımlı değiller. Bu nedenle ülke için kömür meselesi çok daha doğrudan sonuçları olan bir mesele ve bu tür bir söz vermek kolay değil. Konu aslında Hindistan’ın durumu görmemesi değil iklim adaletsizliği. En iyi göstergesi ise toplantıda kömür konusunda anlaşmaya varılamamasını eleştiren Joe Biden’ın ABD’ye döner dönmez petrol fiyatlarındaki artışı engellemek için bir dizi adım atmasıydı. Kömür gibi savunucusu çok olmayan bir alanda dahi bu kadar uzlaşmazlık COP toplantılarına dair zaten zayıf olan ilgiyi oldukça aşağı çekti.
Ancak geçen yıl Mısır’ın Şarm el Şeyh kentinde düzenlenen COP27’den ilginç bir sonuç çıktı: kayıp ve hasar fonu (loss and damage fund). Fikir olarak çok eskilere dayanan, ilk olarak Polonya’daki COP19’da ilkeleri ortaya konan, Paris Anlaşması'nda bahsi geçen bu fon fikri için çoğuna göre zaten geç kalınmıştı. Yine de şaşırtıcı olan bu kararı tetikleyen en önemli güncel olay 2022 yazında Pakistan’da gerçekleşen sel felaketiydi. Eriyen buzullar, muson mevsimi öncesinde görülmemiş sıcaklıklar ve ardından bitmeyen muson yağmurları devasa bir felakete neden oldu. Biz kendi yoğun gündemimizden ötürü belki unuttuk ancak tarihin belki de en büyük sel felaketi Pakistan’ın üçte birini (İngiltere kadar bir alan) sular altında bıraktı ve ülke hâlâ toparlanabilmiş değil. Pek çoklarına göre Pakistan’ın tam olarak kendine gelmesi yıllar alacak.
Kayıp ve hasar fonu bu ortamda gündemin merkezine oturdu ve oy birliğiyle kabul edildi. Genel Sekreter Guterres başarılı bulduğu bu toplantıya özel bir kapanış konuşmasında Pakistan’daki sele referansla atılan adımı savundu ve kutladı. Küresel ısınmanın nedeni gelişmekte ülkeler değil ama sonuçlarına onlar katlanıyor, bunu değiştirmek gerekir dedi. Bunlar aslında sosyal bilimcilerin ve iklim değişikliğine karşı mücadele edenlerin yıllardır savunageldiği şeyler. Fonun uygulanmasıyla ilgili detaylar fosil zengini Dubai’deki (Birleşik Arap Emirlikleri) COP28’de tartışılacak. Ne kadar etkili olacağını göreceğiz.

Şeyler, 1998
Peki neden Pakistan’daki sel felaketi bu kadar ilgi çekti? Sayısız benzer felaket varken bu adımı bu sayede nasıl attık? Seller ve kuraklıklar hasar fonlarının en çok kullanılacağı alanlar mı olacak? Gerçekten selin bir etkisi oldu mu yoksa sadece bu felaket toplantı tarihine en yakın tarihli felaket olduğundan kolay bir referans mıydı? En önemlisi, sel ve kuraklık felaketleri gerçekten iklim değişikliğinin sonucu mu?
Bu soruların hepsine birbiriyle taban tabana ters yanıtlar veren insanlar bulmak mümkün ancak bilimsel çalışmalar nedenler ve sonuç konusunda oldukça açık. Ben bu selin etkilerinin çok derin olduğuna inanıyorum. Alınan kararda da etkisi olduğuna. Sel mi kuraklık mı sorusunun cevabı ise açık olduğu kadar korkutucu da: her ikisi birden. Uzayan kuraklıklar sellerin yıkımını da artırıyor. Bitki örtüsü ve karmaşık yapısını kaybeden ve adeta betonlaşan toprak, sel sularını ememiyor. Bu durumda teknik ve potansiyel olarak yer altı sularını besleyerek kuraklığa çare olması gereken seller kuraklık nedeniyle bu işlevlerini yerine getiremiyor.
Sel sularının yer altı sularını besleyememesinin bir başka örneğini yakın zamanda 31 Ocak 2022’den 25 Ocak 2023’e kadar sellerle boğuşan Kaliforniya’da gördük. Aşırı yağışlar yer altındaki kuyuları doldurup su sorununu çözeceğine okyanuslara aktı. Bunun nedeni ise Kaliforniya’da yüz yılı aşkın süredir süregiden toprak kullanımı yöntemi. Artan tarımsal faaliyetler ve kentleşme suyun aktığı doğal setleri tamamen ortadan kaldırdığı için sular ya doğrudan kentlere giriyor ya da akıp gidiyor.
Bir diğer önemli konu risk yönetim sistemlerimizin – tabii eğer böyle mekanizmaları olan ülkelerde yaşıyorsanız—hep ölçek olarak mevcut deneyimlere ya da muhafazakâr öngörülere göre yapılıyor olması. Ancak iklim değişikliği ile yaşanan kuraklık ve sel felaketlerinin artan şiddeti bu tür mevcut hazırlıkları yetersiz kılıyor.
Sellerin ülke ülke görünümleri burada ele aldığımız örneklerden çok daha çeşitli. İki yaz önce Karadeniz’in tamamında etkili olan sellerde, nehir yataklarında yoğunlaşan yerleşim yoğunluğundan sıvılaşma denen olgulara pek çok etkenin rolü vardı. Yer altı sularının aşırı kullanımına bağlı Konya’dan sonra artık Ege’de de görülmeye başlanan çökme ve obruklarsa Türkiye’de kuraklığın en gözle görülür biçimleri. Ülkemizde giderek sürekli hâle gelen ve etkisi artan kuraklığın Konya gibi ülke tarımının en önemli merkezlerinden birinde ileride yaşanacak potansiyel yağışların sağaltıcı kalitesini etkilemesi kuvvetle muhtemel.
Alışageldiğimiz yağış örüntülerini değiştiren iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklık dalgalarıyla da yağan yağışların kalitesi etkileniyor. Hindistan’da sıklıkları iklim değişikliği nedeniyle otuz kat artan sıcak hava dalgalarının kalıcı kuraklık dalgalarına dönüşmesi kaçınılmaz. Hem aşırı yer altı suyu kullanımına neden olan hem de toprağı fakirleştirilerek sel sularının emilimini azaltan kuraklıklar yaşanan sorunları derinleştiriyor. Kaliforniya gibi kaynak zengini yerler dahi bir yandan Colorado Nehri’nin neredeyse kuruması diğer yandan yer altı su kaynaklarının büyük ölçüde tüketilmesi gibi süreçleri yönetemiyor. On yıllarda kurulan kentleşme örüntülerimizin su kaynaklarıyla toprak kalitesini yok eden yapılarını değiştirip dönüştürmek şart, aksi takdirde iklim değişikliği nedeniyle artan sıklık ve şiddetiyle sel ve kuraklıklarla mücadele etmemiz çok zor görünüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




