Selçuk Candansayar: Şiddet, sırf maruz kalanları değil, tanık olanları da örseliyor

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Şiddet, gündelik hayatımızın bir parçası hâline geldi. Her gün onlarca şiddet vakası okuyor, sosyal medya aracılığıyla Türkiye’nin başka bir köşesinde yaşanan bir olaya canlı tanıklık ediyoruz. Şiddetin sıradanlaştığı, kadınların ve çocukların sürekli mağdur olduğu bir dönemde, toplumsal adalet hissi yaralanıyor, güven azalıyor.
Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Selçuk Candansayar ile toplumsal şiddetin yarattığı gerilimi konuştuk. Röportajın kimi yerleri Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” hikayesini hatırlattı. Bir toplumun refahı için feda edilen bir çocuğun sefaleti, Türkiye’nin farklı kesimlerinde yaşanan sessizliği düşündürüyor.
Prof. Dr. Candansayar, “vur abalıya” fikrinin öne çıktığı bir dönemden geçtiğimizi söylüyor ve ekliyor: “Acımasız şiddet, maruz kalanlarda yarattığı yıkım kadar tanık olanları da örseler. Acımasız zalimliğe tanık olanlar maruz kalanın yanında olmaktansa saldırganın yanında yer bulmaya çabalarlar.” Sahiden tepki veriyor muyuz? Ya da verdiğimiz tepkilerin karşılığı ne oluyor? Bu soruların peşinden gittik.
Son yıllarda Türkiye’ye hâkim olan şiddet iklimini, toplumun her kesiminden insanı etkileyen çatışma hâlini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke bu soruya yanıt verirken, evet şiddet iklimi Türkiye’ye son yıllarda egemen oldu diye başlayabilseydim. Türkiye ya da Mezopotomya’dan Balkanlar’a kadar genişleteceğimiz coğrafi alan, kadim tarihten bu yana şiddetle iç içe olan bir bölge. Adorno’nun bir sözü var: “Son tahlilde psikoloji, sosyoloji ve tarih herhangi birine indirgenemez.” Şiddet ve şiddet iklimini salt psikiyatrik, psikolojik kavramlarla ve yalnızca bugüne bakarak açıklayamayız.
Daha görünür oldu diyebilir miyiz?
Evet, günümüzde artan şiddet ikliminin önceki dönemlerden farklı olduğunu söyleyerek başlayayım. Bu farkı anlayabilmemizin yolu ise geçmişe bakmaktan geçiyor. Hitit Barışı, Roma Bizans Barışı, Osmanlı Barışı dediğimiz dönemler boyunca barış, hep kılıç zoruyla kurulmuş ve kılıçla sürdürülmüş. Kurtuluş Savaşı da bir kurtuluş ve kuruluş şiddeti dönemi. Hemen ardından gelen Kürt isyanları ve dinci isyanlar da, Dersim Katliamı da... Demokrat Parti döneminin 6-7 Eylül Pogromu ve sonrasında periyodik askerî darbeler, Maraş ve Çorum katliamları diye sürüp gidiyor bu şiddet. İçinde yaşadığımız coğrafyayı kadim zamanlardan bu yana belirleyen üç değişken var: İsyanlar, göçler ve savaşlar. Bugün de dört yanımızda ve içimizde yıllardır savaşlar var ve bu savaşların neden olduğu göç dalgalarını karşılıyoruz.
İçinde yaşadığımız dönemin şiddet ikliminin anası neoliberal düzense ebesi de 12 Eylül faşizmi. AKP dönemi, işte bu ebenin doğurduğu çocuk olarak kendinden önceki iktidarların şiddet kullanma ve üretme tarzlarını sadece “banalleştirdi”. Recep Tayyip Erdoğan, Baba Bush’un 11 Eylül Saldırısı sonrası söylediği “Ya bendensin ya da düşman” söylemini kendisine şiar edinerek iktidara geldi. İlk günden bu yana “işine yarayan ve sözünü dinleyeni” başka hiçbir özelliğine bakmadan kendinden saydı, diğerlerini ise yine başka hiçbir özelliğini önemsemeden “düşman” belledi. Ne kimse ile uzun süre dost kalabildi ne de kimseyi sürekli olarak düşman diye tanımladı. Yıllardır “Benden olduğun sürece sana her şey mübah ama bana karşı geldiğin anda sana cehennem azabından başka bir şey yok" yönetimi altında yaşıyor toplum.
Şiddet iklimi kavramına en tepede olandan başlamamın bir nedeni var. Sözel ya da fiziksel her türden “zor” eylemini, eylem güçlüden güçsüze doğru olduğunda şiddet olarak tanımlıyoruz. Zayıf olanın kendisinden güçlü olana yönelttiği zor eylemine ise “öz savunma” diyoruz. Özsavunma, hayatta kalabilmek için uygulanan zor eylemi, şiddet ise güçlü olanın boyun eğdirerek, şu ya da bu talebini dayatmak için zayıf olana uyguladığı zor.
Politik psikiyatrinin bize gösterdiği bir gerçek var. İster iki kişi arasında olsun, isterse bir grup ya da toplum düzeyinde olsun şiddet, yukarıdan aşağıya doğru ve tek ilkesi yukarıda olanın yararına olacak şekilde uygulandığında şiddete maruz kalanlar arasında da şiddet bir “iletişim” biçimi olarak yayılıyor. Örneğin bir şiddet ailesinde “baba” eş ve çocuklara şiddet uygularsa, şiddet eşten çocuklara ve çocuklar arasında birbirlerine doğru genişler.
Türkiye’nin son çeyrek yüzyılı yukarıdan aşağıya yönelik şiddetin “aşağıdakiler” arasında yayılıp genişlediği bir dönem olarak yaşandı. Ancak bu iklimin bir “kişi” yüzünden olduğunu söylemek de çok yanlış olur. O kişiyi orada tutanın neoliberal neo-muhafazakar dünya iklimi olduğunu, o iklimin 12 Eylül faşizmi ile soluduğumuz havayı kapladığını da unutmamak gerekir. İşin bu kısmı yani ekonomi politik bölümü ayrı bir tartışma olarak akılda tutulmalı.
‘Saldırganı haklı bularak korunabileceğimizi sanıyoruz’
Güvensizlikle sınanan bir atmosferde yaşıyoruz. Toplumsal olaylarda da bireysel vakalarda da adaletsizlikle karşılaşmak, hem kurumlara duyulan güveni yok etti hem de adaletin tesis edilmesi gereken durumlarda ne yapacağımıza ilişkin bir soru işareti yarattı. Adalet hissinin zedelenmesi nasıl bir soruna yol açar?
Sonuçtan başlayarak yanıtlamaya çalışayım. Adalet hissinin zedelenmesi, gücü yetenin gücü yettiğine kendi adaletini dayatması sonucunu verir. Ama daha önemli bir sonucu daha vardır. Birine gücünü yettirebilmek için daha güçlü olana giderek “en güçlü olana yanaşma eğilimine” neden olur.
Acımasız şiddet, maruz kalanlarda yarattığı yıkım kadar tanık olanları da örseler. Acımasız zalimliğe tanık olanlar maruz kalanın yanında olmaktansa saldırganın yanında yer bulmaya çabalarlar. Bu olağan insan zayıflığı ve şiddetin yol açtığı korkunun eseridir. Şiddete maruz kalanı savunmaya kalkmak aynı şiddete maruz kalma riski taşıdığından saldırganı haklı bularak kendini koruyabileceği yanılsamasıdır.
Çok yalın örnek, cinsel şiddete maruz kalan kadına, "O da öyle giyinmeseydi" diyen hemcinslerinin ruh hâlidir. "Öyle yapmasaydı maruz kalmazdı" derken ben öyle yapmıyorum demeye getirir insan. En çok da kendisine. Neden böyle? Çünkü acımasız şiddet, gerçekten ölüm korkusu hissine neden olur ve ölümden korkmak insanidir.
Yani korkmak ve tanık olmak bir yerde insanı zayıflatıyor da.
Terör eylemlerini ele alalım. Terör, dehşet demek. Maruz kalanlar ve tanıklarda dehşet hissine neden olan eylemlere terör eylemi diyoruz. Toplumda dehşete neden olan kitlesel politik şiddet dalgaları, maruz kalanlarla birlikte şiddete tanık olanlarda da edilgen boyun eğişe, sessizliğe, sinmeye neden olur. Zaten o amaçla da yapılır.
Dehşet hissine neden olan acımasız şiddet eylemlerinin mutlaka bedensel yaralanmalara yol açan silahlı, bombalı eylemler olması gerekmez. Örneğin Osman Kavala’ya uygulananlar acımasız şiddet eylemidir, hem de bir kerelik değil; ben bu yanıtları verirken Kavala, mahpusluğunun 2552. gününü dolduruyor. Yaklaşık 7 yıldır hiç bir somut yasal gerekçe olmadan, AİHM kararları dahil hiçbir karar uygulanmadan mahpus tutuluyor.
Kavala, demokrasi ve insan hakları savunucusu bir “sermaye sahibi”. Sermaye sınıfının önemli bir üyesi. Sermaye sınıfının Kavala’ya güçlü ve sürekli olarak sahip çıktığını görebiliyor muyuz? TÜSİAD’ın ve bazı başkanlarının bir iki cılız, uslu eleştirisi dışında sermaye sınıfı iktidarı açıkça, net ve sürekli olarak protesto edebiliyor mu?
İktidar, Kavala’ya uyguladığı “hukuksuz” şiddet ile diğer sermaye sahiplerine gözdağı veriyor. “Kavala’ya bunu yapan bana neler yapmaz” kaygısı bu. Gezi tutsaklarına yapılan da aynı şekilde şiddetin bir araç olarak kullanılması ve topluma “Bir daha öyle Gezi gibi toplanmaya, karşı çıkmaya kalkarsanız sonunuz böyle olur” mesajı.
Hem şiddetten hem de şiddetin sonuçlarından korkarak cesaretimizi kaybediyoruz yani.
Adaletsizlik hissinin yaydığı güvensizliği besleyen hem tarihsel hem de ekonomi politik bir zemin de var. İş güvencesinin olmadığı, sendikasızlaştırılmış, güvencesizleştirilmiş, barınma hakkını bile elde edip edemeyeceğinden emin olamayan insanların hissettiği gelecek belirsizliği, güçlü olana yanaşma ve güçten yana edilgenleşme eğilimini de güçlendiriyor. Bu neoliberal düzen, Türkiye insanın tarihsel ortak belleğinden, ortak benliğinden getirdiği özelliklerle güçlü bir sinerji yaratıyor.
Bugün iktidardan gelen acımasız şiddet karşısında toplumun hızla suskunlaşarak iktidara yanaşmasını anlayabilmemiz için Türkiye toplumunun “tarihsel ruhunu, kimliğini” de anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bence iktisatçı Sabri F. Ülgener’in Osmanlı ekonomik sisteminin “ruhunu” çözümlerken kullandığı “himaye sistemi” kavramı ile sosyolog Mübeccel Kıray’ın bu kavramdan yararlanarak kentleşme süreci çözümlemesinde geliştirdiği “tampon mekanizmalar” kavramları günümüzdeki şiddet iklimini anlayabilmek için yararlanabilecek kavramlar.
Osmanlı döneminden beri iktidarın gücüne boyun eğmekten başka çaresi kalmayan, her isyanı en acımasız yöntemlerle bastırılan bir toplum, neoliberal sistemde ciddi bir tarihsel gerileme yaşadı. Demeye de dilim varmıyor ama sanki Cumhuriyet öncesi benliğine döndü. Ancak güçlü olanın himayesine girerek sağ kalabilen, rantın ucundan tutabilen; eş, dost, akraba, hısım dernekleri aracılığıyla kente eklemlenebilen ve acımasız şiddete her tanık olduğunda saldırganla birlikte “vur abalıya” pozisyonuna geçebilen bir benlik hâli ve ahlaki çözülüş süreci yaşanıyor.
Cumhuriyet, hatasıyla sevabıyla bu benliği değiştirip, devletle bağı olmayan, devletten beslenmeyen birey ve örgütlenmelerin önünü açmaya çalışmıştı. 1960’lardan 12 Eylül Darbesi’ne kadarki dönemde bu Cumhuriyet bireyi toplumu yönlendirebilecek ve değiştirebilecek güce erişmiş gibiydi ki faşist askerî darbe geldi ve bu bireyi bir solkırımla darmadağın etti.
‘Incel’ hareketi erkekleri de kısıtlıyor
Kadın örgütleri, Türkiye’de kadın cinayetlerini “pandemi” olarak niteliyor. Kadınların, çocukların, hayvanların güvence altında olmamasının sonuçları ne olabilir?
Politik süreçleri tıbbi kavramlarla açıklamayı pek doğru bulmuyorum. Toplum fizyolojisi olan bir organizma değil. Toplumlar hastalanmazlar. Değişir, dönüşürler. Devletler de sürekli bir değişim, dönüşüm yaşarlar; bazıları çökerek kaybolur, bazıları dönüşerek devam eder. Toplumsal sorunları tıbbi kavramlarla açıklamaya çalıştığımızda toplumu, iyileştirilmesi gereken bir hasta gibi görmeye eğimlenebiliriz. Öyle olduğunda iyileştirme, bazen acı ilaç bazen de kesip atma (cerrahi), arındırma, eradikasyon (soykırım) metaforlarıyla tanımlanmaya müsait hâle geliyor. Bütün faşistler toplumu mikroplardan temizleyeceklerini söylemişler tarihte, ilginç değil mi?
Türkiye’deki kadın cinayetlerini kadına yönelik şiddetin en uç hâli olarak görmeliyiz. Türkiye’de (ve dünyada) kadın düşmanı bir politik hareket var. Bu düşmanlık sadece fiziksel şiddet, cinayet düzeyinde değil. Kadının toplumsal cinsiyet rolüne düşmanlık eden bir politik hareket bu. Baba, abi, eş şiddetinden patron, yönetici, flört, sevgili şiddetine doğru geniş bir yelpaze var. Kadınların eşit cinsiyet, eşit toplumsal cinsiyet hakkı mücadelelerine karşı iktidarlarca desteklenen bir kadın düşmanı politik hareketten söz ediyorum. Bir ucunda flört ederken ya da sevgili olunduğunda kendisinde her türlü yalanı söyleme hakkı bulan erkeklik rolü var, diğer ucunda ise sözünden dışarı çıkmaya kalktığında ekonomik şiddetten başlayıp, ruhsal şiddeti, fiziksel şiddeti ve en sonunda cinayet işlemeyi kendisine hak gören bir erkeklik rolü.
Incel’ler görünür oldu son dönemde artık.
Kadını, erkeğe haz verme ve çocuk doğurma işlevine indirgeyen bir araç olarak gören bir politik hareket diyebiliriz. Üzerine çok konuşulan Incel hareketinin temel motivasyonu ne? Kadınlar artık hangi erkekle beraber olacaklarına kendileri karar verebiliyor ve bu bazı erkeklerin “kadınsız” kalarak, haz alma haklarını ve çocuk doğurtarak soylarını sürdürme haklarını kullanmalarını kısıtlıyor! Dikkat edin, erkeğin haz alma ve soyunu sürdürme “hakkı” olarak tanımlıyorlar.
Bu hareketin bir yansıması da “tecavüz hakkı” (rape right) hareketidir. Hareket, erkeğin “biyolojik ihtiyaçlarını” karşılama hakkı olduğunu savunuyor. Bir eş bulamayan tecavüz edebilir diyor! Incel hareketi ile kadının yeri evi ve yuvasıdır, kadınların çalışma hayatında olması toplumsal barışı bozdu, erkeklerin iş bulma olanaklarını kısıtladı diye masum masum yakınanlar arasındaki fark niteliksel değil, nicelikseldir.
Bu politik hareket, erkekleri de sınıflıyor. “Alfa erkeklik” diye övülen güçlü, erkeklikleri her bir yanından fışkıranlar övülürken alfa olamayan erkeklerin ya kadın bulamayacakları ya da ellerindeki kadınların alfalar tarafından ayartılacağı mesajı veriliyor. Böylece katı, sert, şiddet eğilimli, güçlü erkeklik rolü kışkırtılıyor, destekleniyor. Avcı erkekler ve yuvayı bekleyip çocukları büyüten kadınlar imgesine “bilimsel, tarihsel, evrimsel” kanıtlar bulunmaya çalışılıyor.
Kadına yönelik şiddetle kürtajın yasaklanmaya çalışılması arasındaki bağı görmezsek bu politik hareketi anlamakta ve ona karşı bir politik hareket inşa etmekte başarılı olamayız. Benzer şekilde LGBT karşıtlığı ve homofobinin, LGBT’lere yönelik şiddetin de insanları erkek ve kadın olarak iki biyolojik forma indirgeme ve bu iki form arasındaki biyolojik farkları da bir üstünlük hiyerarşisinde sabitleme politikası olduğunu görmemiz gerekir.
Nereyi kazsak bir kadın, bir çocuk, bir hayvan bedeniyle karşılaşır olduk
Narin Güran vakası haftalarca televizyonda tartışıldı, birinci haber olarak gündemde kaldı. Türkiye’de daha önce de pek çok çocuk, korkunç hikayeleri olan şiddet olaylarında hayatını kaybetti. Buna rağmen çoğu gündem bile olamadı. Bu konuda nasıl bir toplumsal psikoloji devreye giriyor? Bazı vakaları gündeme taşıyan, bazı vakaları konuşmaya değer bulmayan durumu nasıl izah edebiliriz?
Çok zor bir soru. Çünkü hangi cinayetin sosyal medyanın ilgisini çekebileceğini kestirmek mümkün değil. Zaten asıl acı olan yan da bu. Bugün Türkiye’de yaklaşık 10 bin kayıp çocuk var. Dile kolay 10 bin! Geçenlerde televizyonda Van’da kaybolan Rojin Kabaiş’i arama çalışmalarını seyrediyorduk. Eşim, yüzünde acı bir ifadeyle "Rojin’i ararken daha önce katledilen bir kadın ya da çocuğu bulacaklar tesadüfen" dedi. Evet durum bu.
Türkiye için eskiden nereyi kazsan tarih fışkırıyor denirdi, şimdi nereyi kazsan bir kadın, çocuk ya da evcil hayvan bedeni fışkırıyor diyecek hâle geldik. Kayıplar bu denli çok ancak emniyet ve yargı sistemi işlemiyor. Şu ya da bu nedenle bir kayıp ancak gündem olabilirse, kamuoyu baskısı, o da her zaman değil, emniyeti harekete geçiriyor. Gündem olabilen ve sonuç alınabilen kayıpların politik kayıplar olmadığının da farkına varmamız gerekli. Ancak “adli vakalar” emniyeti, jandarmayı harekete geçirebiliyor.
Tekil vakalar ses getirse de toplumsal reaksiyona dönüşmüyor.
Sosyal medyadaki büyük hareketlerin gerçek dünyada toplumsal harekete dönüşememesinin önündeki en büyük engel, gerçek dünyada gerçek toplumsal örgütlenmelerin olmaması. Demokratik mücadele ancak örgütlü toplumlarda mümkün olabilir.
Bugün Türkiye toplumunda insanların kendi politik taleplerinin seslendirildiğini düşündükleri siyasi partilerle organik ilişkileri kısıtlı ve antidemokratik. İktidardaki partiler de ana muhalefeti üstlenen partiler de yurttaşlara “Sen oy ver, gerisini bana bırak” diyorlar. Toplum, cemaat ve tarikatların ekonomik kıskacı altında. Eğitim ve iş olanakları için bu tür yapılara dahil olmak ve sadece “söz dinlemek” gerekiyor. Görüşmenin başında söz ettiğim himaye sistemi işliyor. Sendikalar ya işlevsiz ve güçsüz ya da zaten sarı sendika yapısında. Gerçek anlamda katılımcı politik örgütlenmelerin ise önü yasal ya da yasal görünümlü kısıtlamalarla tıkanmış durumda.
Süreç şöyle işliyor: Sosyal medyada bir konu öne çıkıyor, emniyete, yargıya, iktidara çağrılar “trend topic” oluyor, “iktidar” suçluyu yakalıyor ve konu gündemden düşüyor. Halk şikayet ediyor devlet de çözüyor gibi bir hâle dönüştü. Sosyal medya isyanları yapısal nedenlere yönelik politik hareketlere dönüşmek yerine tüketici şikayeti forumları oldu. Toplum, siyasal alana dahil olmak yerine CİMER’e şikayet ederek sorun çözmeye çalışıyor.
Suçlular şiddetin tek çözüm olduğunu düşünen ‘normal’ insanlar
Büyük şiddet vakalarında önce katilin psikolojisi konuşuluyor. Suç, genellikle psikolojik bozukluklarla ya da madde bağımlılığıyla açıklanmaya çalışılıyor, yaşananları münferit vakalar olarak değerlendirme eğilimi ağır basıyor. Psikolojinin bu konudaki etkisi nedir, ne kadardır?
İlk söyleyeceğim şu; psikiyatrik bir hastalık nedeniyle ya da hastalık etkisiyle işlenen bireye yönelik suçlar, genel suçların yüzde biri ikisini geçmez, hatta çok daha azdır. Türkiye’de çok ciddi bir “uyuşturucu uyarıcı madde” sorunu var. Madde bağımlılarının ya da madde etkisi altında olanların işlediği suçlardan çok daha vahimi yasa dışı madde ticareti nedeniyle işleniyor. Madde ticareti ile kara para trafiği iç içe geçmiş durumda. Gün geçmiyor ki İstanbul sokaklarında çete savaşlarında patlayan silah görüntüleri olmasın. O çatışmalarda yaralanıp ölenlerin sayısı madde bağımlısı bir hastanın madde etkisi ya da yoksunluk krizi sırasında işlediği şiddet suçundan çok daha fazla değil mi?
Örneğin şu sorunun yanıtını keşke TÜİK ya da Emniyet açıklasa: Son bir yılda yasa dışı örgütlerin işlediği bireye yönelik şiddet suçlarının sayısı ile madde bağımlısı birinin madde etkisi altında işlediği suçların sayısı. İlkinin daha yüksek çıkacağını düşünüyorum ben. Ama hepimiz ikincisine odaklanıyoruz. İnsana ve diğer canlılara karşı şiddet uygulayanların tamamına yakını “ruh hastası” değil, şiddetin tek çözüm olduğunu düşünen “normal” insanlar. Psikiyatrik bir hastalığı olmayan normal insanlar. Bu insanlar istediklerinin olmasının tek yolunun şiddet uygulamak olduğuna ikna edilmiş durumdalar. Bu ikna sürecini önceki sorularda yanıtladığımı düşünüyorum.
Özür dilemeyi beceremiyoruz
Toplumun farklı kesimlerinde öfke ve çaresizlik hissi büyüyor. İnsanlar cezasızlık mekanizmaları karşısında bireysel önlemler almaya gayret ediyor. Rövanşizm eğilimi normalleşiyor. Bu parçalanmışlık, güvensizlik iklimi değişebilir mi? Ya da hangi koşullar altında iyileşir?
Türkiye, özellikle son çeyrek yüzyılda kimsenin kimseye güvenmediği ve dahası kimsenin kurumlara da güvenmediği bir ülke oldu. “Türkiye bir toplum mu” sorusuna “hayır” diyenlerin sayısındaki artış da bu hâlle ilgili. Alıcı satıcıya, ev sahibi kiracıya kiracı ev sahibine, hasta doktora doktor hastaya, öğretmen öğrenciye öğrenci ve veli öğretmene diye daha çok uzatabileceğimiz toplumsal karşılaşmalarda taraflar birbirine güvenmiyor.
ÖSYM ve KPSS soruları çalındı, yüzlerce insan hak etmeden sınav kazandı ve bu sınav sonuçları çoğunlukla geçerli sayılmış oldu. Ordunun belki de yarısı meğer başka bir emir-komuta zincirine bağlıymış! Say say bitmez. Köfteci Yusuf’la ilgili, hem de ürünlerde domuz eti bulundu diye devletin resmî kurumu açıklama yapıyor, iktidara oy verenler bile bu açıklamaya güvenmemekle kalmıyor, Yusuf’tan yana tavır alıyor, lokantaları destekleme kampanyaları yapılıyor.
Kimse enflasyon rakamına güvenmiyor, kimse yargı kararlarına güvenmiyor. Oy verdikleri siyasi partilerden bağımsız olarak toplumun çok büyük çoğunluğu, hakkını alamayacağı, bir haksızlığa maruz kalırsa yasa ve kurumların onu koruyamayacağı hissi yaşıyor. Bu kadar derin çaresizlik ve haksızlığa uğramışlık hissinin neden olacağı başat duygu hınçtır. “Madem maruz kaldığım ya da kaldığımı hissettiğim şiddetten beni koruyacak devlet kurumları ya da toplumsal kabuller yok, o zaman ben de fırsatını yakaladığım anda kendi öcümü kendim alırım inancı” yaygınlaşıyor.
Sosyal medyada sık görmeye başladığımız bir hâl var. Bir “güçsüze” şiddet uygulayan bir zalimin kendisinden “daha güçlü” biri/leri tarafından cezalandırıcı şiddete maruz bırakılması. Türkiye’ye de özgü değil. Örneğin, yolda yürüyen bir kadın kapkaça maruz kalıyor. O sırada oradan geçmekte olan biri arabasıyla kapkaççıyı eziyor! Kadına şiddet uygulayan birini çevredeki erkekler tekme tokat dövüyorlar, gibi.
Bu hâlin ne kadar tehlikeli olduğunu söylemeye gerek var mı? Evet, ilk bakışta güçsüz olan korunmuş gibi oluyor ve korunan o tekil kişi için çok değerli bu durum. Ama kimin kime hangi adaleti sağlayacağına kendisinin karar verdiği bir düzene toplum ya da devlet bile diyemeyeceğimiz açık değil mi? Bu süreç sadece daha çok güç isteği ve daha çok şiddetten başka bir şey üretmez. Mad Max filmini sinemada seyretmek ilginç ve heyecanlı olabilir ama Mad Max dünyasında yaşamayı kaç kişinin isteyeceğinden emin değilim.
Türkiye bir insan olsa, psikolojisi sizce ne olurdu?
“Türkiye’yi bir duyguyla tanımla” deseler benim önereceğim iki temel duygu olurdu: İlki yaralanmış bir özgüven derdim ve onu da belirleyen daha derinde yatan inkar edilmiş suçluluk duygusu. “Biz” diye bir ortak ruh varsa eğer, bu iki duygu, o “biz”i belirliyor olabilir.
Suçluluk duygusuyla yüzleşmeyi, suçumuzu kabullenebilmeyi, içten, gönülden özür dileyebilmeyi beceremiyoruz. Ama bu hâlimizin suçlusu da bizler değiliz. İşlenen tüm suçları biliyoruz aslında ve yapanları da biliyoruz ama susuyoruz. Suskunluğun suçluluğu, karşı çıkamamış olmanın özgüvensizliği. Bize ait olmayan bir suç karşısında bile suskun kalmamızın bir dizi nedeni olabilir.
İlkin gerçek suçluların hiçbir zaman cezalandırılmayacaklarını bilmemiz! Bizim hissetmekten korkup, inkar ettiğimiz suçluluk duygumuzun kaynağında gerçek suçlunun cezalandırılmaması da yatıyor. Gerçek suçlular cezalandırılmadıkça biz tanık olanlar kendimizi suç ortağı gibi hissediyoruz.
Hissettiğimiz suçluluk hissinin büyük bölümünü de susmak zorunda kalmış olmamız oluşturuyor. Susmamızın bir nedeninin kendi güvenliğimizi sağlamak olduğunu içten içe bilmemiz de suçluluk duygumuzu katmerliyor. Bu kadar ağır suçluluk hissiyle ancak özgüveni yüksek insanlar baş edebilir ki tersine derin bir özgüvensizlikle malul hâldeyiz.
Ana görsel: Agniya Tolstokulakova
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





