
Sevgili Büşra,
Geçtiğimiz yaz bu zamanlarda babamın YouTube’da Amsterdam ve New York sokaklarında yürüyerek çekilmiş sokak videolarını izlediğini fark ettim. İzlediği şehirler dizi ve filmlerden bildiklerimizle, hatıramızda kalandan çok çok farklıydı. Oldukça tenha gözüken yollarda hızlı ve titrek adımlarla dolaşan, kameramanla tereddütle göz göze gelen ve uzaklaşan maskeli hayalet-insanlar, arabasız bulvarlar… Hepimiz yaşadığımız mahallelerin benzer görüntülerini kaydetmiştik belleğimize. Nefes almak için çıktığım, daima kalabalık bildiğim İstiklal Caddesi'nde ben de hızlı adımlarla ilerlemiştim. Temassız ve tedirgin bir ruh haliyle geçen günlerde markete çıkıp, Beyoğlu'nda bir tur atabilirken babamın hem yaşından ötürü hem de İzmir'in nispeten daha az insan kalabalığı olan bir semtinde oturduklarından dışarının özlemiyle dolup taştığını hissedebiliyordum. Babam bu videoları izleyerek seyahat kısıtlamasından ötürü gidemediği şehirlerin yasını tutuyordu belki de. Ve sanırım bu videoları izleyen başka kişiler de onun gibi sokaklarda dolaşmayı, başka insanlara temas etmeyi, farklı kokuların çağrıştırdığı anılarda dolaşmayı, rotalarından çıkıp ara sokaklarda sıra dışı şeyler keşfetmeyi ve aylak aylak insanlara bakmayı özlüyor olmalılardı. Gezmeye, aylaklık yapmaya duyduğumuz özlem, kaybettiğimiz hürriyetimiz, bilinmeyen ve öngörülemeyen bir yeni düzenin içine karışarak bizi bir çeşit yasla buluşturdu.
Eskişehir'deki OMM - Odunpazarı Modern Müze’de geçtiğimiz sene açılan “Günün Sonunda” sergisi için seninle hazırladığımız podcastte de farklı bir yerden bakarak yas mevzusundan bahsetmiştik. Çizgiselliğe özenen bir zaman içerisinde ilerleyeceksem seninle bu yayını kaydeden ben, YouTube’daki videolara dalan babamı izleyen ben’den farklı evrelerde, herhalde bir-iki ay daha sonrasında var oluyordu. Kasım 2021’e kadar müzede görülebilecek yerleştirmem Evler Odalardı, Unuttum... üzerinden konuştuğumuz yas; daha kişisel, aile sınırlarında kalmış, bir mekânla özdeşleştirilmiş fakat beslediği ve büyüttüğü hisler (ve çimler) üzerinden esasında her biricik ruhun yaşamış ya da yaşayacak olduğu durumlar üzerine bir meditasyon idi. Bu iş fiziksel olarak var olmadan önce bir rüya gibi (ya da serap diyebiliriz) belirmişti bana.
Yakın zamanda kaybettiğim aile büyüklerimin yatak odası, büyürken oyun oynayarak dünyayı şekillendirdiğim bir yerdi. Onların öteki hayata göçünün getirdiği boşlukların, tıpkı mezarlarından çıkan çeşitli bitkiler gibi (radyolog dedem için aloe vera, neşeli babaannem için farklı renklerde çiçekler) yaşamın döngüselliğinin bir metaforu olarak başka canlılarla kaplandığını hayal etmiştim. Hatıralarımda bıraktıkları izleri ile bedensel hafızamı da kullanarak odayı tekrar tekrar yarattığımda, toprağı karıp tohumları yerleştirdiğimde, üçüncü kez gerçekleştirdiğim bu yas ritüeli içinde gelecek hayallerini ve olası yaşamları da içeren, umut besleyen performatif bir eyleme dönüşmüştü. Yas içinde bir umut barındırabilir miydi?
Evlerden bahsetmişken… İçe dönük kimselerin evden çıkar çıkmaz eve dönme hasreti içinde olduklarını bilirsin. Peki ya döndüğün ev, eskisi gibi değilse? Ya da içinde yaşadığın ev dönüşüp evriliyorsa, farklılaşıyorsa? Bugünlerde sıklıkla düşündüğüm öteki ev, dört duvardan oluşan bir hane değil; bedenimiz, çevremiz, üzerinde yaşadığımız dünya olan ev. İnsan eliyle şekillenen, değişim ve dönüşümüne tanık ettiğimiz evimizin başına gelenleri izlerken hissettiğimiz duyguların bir ismi varmış. 2005’te Avustralyalı felsefeci ve araştırmacı Glenn Albrecht “hâlâ evdeyken, eve duyulan hasret” olarak tanımladığı solastalgia (Solas - solace: avutmak, teselli etmek; algia: acı, ıstırap) kavramını ortaya atmış. Eve duyulan hasret çünkü ne döndüğümüz mekân, ne de çevremiz aynı değil.

Lara Ögel, Kolaj, 2012
Çevremizde gözle görebildiğimiz değişimlerden, bu yazıyı hazırlarken gündemdeki haberlerden birkaçı: Tuz Gölü’nde ölü bulunan binlerce flamingo yavrusu, Marmara Denizi’nde beliren ve güneş sisteminin en büyük gezegeni Jüpiter’in yüzeyini andıran müsilaj, Meksika körfezindeki deniz yangını, Kuzeybatı Amerika’daki dehşet verici sıcaklar, Hazar Denizi’nde yaşanan patlama ve mutasyona uğramaya devam eden Covid-19... Bu haber ve görüntüler görmezden gelemeyecek kadar sert, kaygı verici değişimler ve hepsi periferimizdeler ve hepsi evimizde gerçekleşmekte…

Kevin M. Gill © CC BY/ NASA
Solastalgia’nın derin sularında hissettiklerim eko-kaygı (eco-anxiety) ya da eco-yas (eco-grief) isimleriyle kavramsallaştırılmış. Bu terimleri araştırırken okuduğum The Guardian'ın 12 Ocak’ta yayımlanan bir makalesinde bilim insanlarına eko-yasla nasıl baş ettikleri sorulmuş. Makalede dikkatimi çeken çevrim içi destek gruplarından biri de Avustralya merkezli “Is This How You Feel?”
Proje 2014’te iklim araştırmacılarına çok sıradan ama pek de sorulmayan bir soru yöneltilerek başlamış: İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SANA NE HİSSETTİRİYOR? Elle yazılmış mektupları okumak oldukça mahrem bir alanda gerçekleşen duygu paylaşımlarına yol açmakta. Projeye katılan bilim insanları kendi branşlarında iklim değişikliği ve beraberinde getirdiği hasarları tamamıyla düzeltemiyor ancak engellemeye, yavaşlatmaya gayret ediyor, araştırmalarını ve eylemlerini iyileştirme yoluyla yapacaklarından bahsediyorlar. Konuyla ilgili çoğu zaman oldukça çaresiz hissetmeme rağmen, bu mektupların içinde gizlenen umut bana da bulaşıyor, paylaştığımız kolektif hüznü biraz olsun hafifletiyordu.
Elisabeth Kübler-Ross, 1969’da yayımlanan Ölüm ve Ölmek Üzerine isimli kitabında yasın beş evresini tanımlar: İnkâr, Kızgınlık, Pazarlık, Depresyon, Kabullenme.

@itoldmythe/Twitter
İnternet üzerinden başka sokakları izleyerek orada olabileceğimiz eski “normal” günlerin hayalini kurmak, içinde bulunduğumuz dönemin inkârı mı? “Her şey normal” derken çenemizi sıkıp, öfkemizi bastırıyor muyuz? Çevresel felaketleri sosyal medyada "meme"lerle anlamaya ve anlatmaya çalışarak neyin pazarlığını yapıyoruz? Kurumlara, sistemlere, evimizi paylaştığımız insanlara olan güvenimizin aşınması, aşı tereddütleri, dezenformasyon havuzlarına maruz kalmamız bizi depresyona mı sürüklemekte?
Çevremizde gözle görülen değişimlerin bize hissettirdiği kaygı, aynı zamanda yaşadığımız yerle ne kadar özdeşleştiğimizi de gösteriyordu bana. Evlerimiz dört duvardan ayrışmış, diğer canlıları da içine alan bir yer ve dönüşüyor. Bizim gibi o da ölümlü. Kaynaklarını yavaş yavaş yitirdiğimiz, dönüşümüne tanık olduğumuz evimizin yasını tutuyoruz aslında. Hâlâ evdeyiz ve ona hasretiz. Hissettiklerimizi paylaşarak kabullenme evresine ulaşabileceğimize ve gelecek hayalleri kurmaya başlayabileceğimize inanıyorum.
Babam bana "Bir sanatçının en büyük görevi umut olmak, topluma umudu hatırlatmaktır.” demişti. Ölüme bir son değil, dönüşümün bir evresi olarak baktığımızda yaşamımızı kutlamak, güzellikleri hatırlatmak bize (sanatçılara) düşüyor. Yaşadığımız yerden, gündelik, biricik ve kolektif hikâyelerimizden beslenip, ahali olmayı hatırlamak, kişisel ve toplumsal yaşadığımız bu yas döneminde teselliyi hayatta, hâlâ evimizde olabilmenin güzelliklerde aramak ve bulabilmek umuduyla,
Lara
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tutto
Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.
İLGİLİ OKUMALAR



