Toplumsal bir sorun olarak deprem: Örgütlenmiş bir örgütsüzlük

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Derya Nizam, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Deprem sosyolojik bir meseledir. Depremi bir doğa olayı olmaktan çıkaran ve bir felakete dönüştüren şey toplumsal faktörlerle ilişkilidir. Depreme karşı dayanıklı yapılar kurabilmek ya da depremin neden olduğu yıkımın üstesinden gelebilmek fiziksel olduğu kadar toplumsal inşa süreçleriyle de ilgilidir.
Sosyolojik çalışmalar genellikle afetlerin yarattığı toplumsal değişimlere odaklanır. Çünkü afetler sadece fiziki/maddi bir değişime değil, toplumsal değerlerin dönüştüğü sosyal değişimlere de vesile olabilir. Örneğin, afet yönetiminde devletin gösterdiği performans devlete atfedilen kutsal değerlerin yoğun olarak sorgulanmasını beraberinde getirebilir.
Devlet-toplum ilişkisi ne durumda?
Afetlerden korunmak ve afetleri daha iyi yönetebilmek için kaderci yaklaşımlardan ziyade bilimsel gelişmeler temelinde yönetim mekanizmalarını güçlendiren yerlerde afetler karşısında sosyal dayanıklılık seviyeleri daha yükseğe çıkarılabilir. Türkiye'de son dönemde afetler bağlamında devlet-toplum ilişkisi maalesef bu rasyonel temelden uzaklaştı, bütünüyle performatif bir alana dönüştü. Diğer bir ifadeyle, devletin işlevini ve performansını değerlerdirmek afet yönetiminin zaruri bir parçası olamıyor; bunun yerine afet yönetimi adına yürütülen tüm faaliyetler öncelikle devletin itibarını korumaya dönük önlemler olarak sunuluyor. Afetlere dayanıklılık meselesinin bir gösteri alanı hâline dönmesi, depremin yarattığı tahribatın üstesinden gelmek için gerekli yerel, ulusal ve küresel düzlemde toplumsal bağların kurulabilmesini ve güvene dayalı sosyal ilişkilerin oluşmasını zorlaştırıyor.
1999 Gölcük depreminden bu yana toplum olarak ne ölçüde değiştik? Aradaki 24 senede yaşanan felaketlerden yeterince ders çıkarabilmiş miyiz? Birbirimize ne kadar güvenebiliyoruz? Maalesef bu sorulara verecek olumlu cevaplar çok fazla değil. Arada geçen süre zarfında birleştiren değil ayrıştıran söylemlere yaslanan politikacıların ülkeyi afetlere daha iyi hazırlamak bir yana, çok daha kırılgan hâle getirdiğini görüyoruz.
Afetlere karşı yerel toplulukların direnci sınıf ve toplumsal kimlik temelinde yaşanan çok-katmanlı eşitsizliklere bağlı olarak şekillenir. Başka bir deyişle, afetlerin yarattığı kırılganlık her toplumsal grup ya da birey için aynı düzeyde değildir. Afetler toplumsal bir inşa süreci olarak var olan eşitsizlikleri maalesef daha çok pekiştiren bir sosyal değişime de gebe olabilir. Nepal’den Haiti’ye, daha önce yaşanmış deprem felaketleri bu yönde olumlu ve olumsuz birçok örneği içinde barındırır. Maraş depreminde enkaz altında kalan Suriyeli kişilerin Türkçe bilmedikleri anlaşılırsa kurtarılamayacağını düşünerek sadece ses çıkardıklarını belirtmesi ve yağmalama davranışının belirli etnik gruplarla özdeşleştirilmesi gibi örnekler bu sosyolojik gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Türkiye’de bu eşitsizlikleri derinleştiren bir diğer faktör olarak siyasi ve ideolojik yakınlığı (yandaşlığı) da saymamız gerekiyor. "Şimdi siyaset yapmayın" sözleriyle perdelenen bir tür siyaset yapma biçimi toplumsal barışı güçlendirmek bir yana depremin yarattığı kırılganlıkları daha da artırıyor. Çünkü bu tür yaklaşımlar var olan eşitsizliklerin konuşulmasını ve bunlara karşı yerinde politikalar geliştirilmesini de engelliyor.

Fotoğraf: Kaan Walsh
Toplumsal değişimler
Öte yandan, Türkiye'de son yıllarda giderek artan siyasi kutuplaşmaya rağmen toplumun büyük kesiminin afet ardından yaşanan ilk süreçte dayanışma içinde olması umut veriyor. Bu dayanışmanın iyileşme döneminde de kalıcı ve sistemli bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Türkiye’de böylesi bir kolektif iradenin yeşerebilmesinin önündeki en büyük engel kaderci yaklaşımlar ve bu kaderci yaklaşımın pekiştirdiği siyasi kutuplaşmalardır. İmar affı örneğinde de gördüğümüz üzere halkın sorunlarını çözmek için kuralsızlığı kural hâline getiren politikacıların uyguladığı kalkınma projeleri akılcı değil, daha çok kaderci bir bakış açısına teslim edilmiştir.
Ayrıca, afetler süregiden toplumsal değişimlerin ivmesini güçlendirebilir. İklim krizi, pandemi, ekonomik kriz gibi nedenlerle yaşanan şoklar ardından kentlerden kırsal alanlara göç etme eğilimi son yıllarda artmıştı. Depremin yıkıcı etkilerinin şimdiden birçok insanın farklı yerlere zorunlu göçüne sebep olduğunu duyuyoruz. Bunun ne kadar kalıcı olacağını şimdiden kestirmek elbette zor. Ama deprem öncesinde ortaya çıkan eğilimlerle birlikte düşündüğümüzde şehirlerin demografik yapılarında önümüzdeki dönemlerde değişiklikler görmek bizi şaşırtmamalı. Deprem sadece diğer bölgelere olan göçü değil aynı zamanda bölge içinde kentlerden kırsal alanlara olan göçü de hızlandırabilir.
Deprem ardından göçe bağlı olarak şehirlerin demografik yapısının değişimi konusundaki kaygının Antakya örneğinde daha çok dile getirildiğine şahit olduk. Antakya’da yerleşik nüfusun azalması, Suriyeli nüfusun artması bir risk olarak gazeteciler tarafından açıkça dile getirilmiş durumda. Bu ayrılıkçı söylemlerin toplumsal barışı ve toplumsal içermeyi yeniden tesis etme sürecine olumlu bir fayda sunamayacağı aşikâr. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, afetlerin yıkıcı etkileriyle mücadelede, iyileşme sürecinde toplumsal bağlar oldukça önemli rollere sahip. Depremle yıkılan kentleri yeniden ve daha sürdürebilir olarak inşa ederken kapsayıcı ve katılımcı söylemler ile politikalar geliştirmek elzem.
Örgütlenmiş bir örgütsüzlük
Bitirirken son bir soru daha soralım: Afetlere ve krizlere karşı daha dayanıklı olmak siyasi gücün merkezileşmesi ve tek bir elde toplanmasıyla mı yoksa yerel yönetimlerin ve yerel toplulukların güç kazandığı bir yapı ile mi mümkün olabilir? Deprem sonrasında gördük ki siyasi gücün merkezileşmesi ve yerel yönetimlerin izole edilmesi afet yönetiminde başarı getirmiyor. Bu çerçevede merkezileşme ve yerelleşme arasındaki gerilimlerin masaya yatırılması her zamankinden daha mühim bir gündem maddesi olarak önümüzde duruyor.
Afet sosyolojisi alanında önemli çalışmaları bulunan Thomas Drabek ABD'de yaşanan afetler ardından sivil toplumun ortaya koyduğu parçalı ve düzensiz örgütlenmeye işaret etmek için yeni bir kavram kullanıyor: “örgütlenmiş bir örgütsüzlük”. Drabek, bu kavramla ABD'deki yerinde yönetim modelinin afetlere verilen tepkilerin parçalı olmasına yol açtığına işaret ediyor. Merkezileşmenin devasa boyutlara ulaştığı Türkiye bu duruma tezat bir örnek oluşturuyor. "Örgütlenmiş bir örgütsüzlük" kavramını Türkiye'de deprem ardından afet yönetiminde yaşanan sosyal karmaşayı/düzensizliği anlatabilmek için kullanabiliriz. Afet yönetiminde devletin bizatihi kendisi koordinasyonsuzluk üreten ve bu koordinasyonsuzluğu örgütleyen bir güç aygıtına büründü. Halbuki afetlere karşı dayanıklı olabilmek ayrıştırmak ve kutuplaştırmakla değil, güvene dayalı toplumsal ilişkilerden temellenen bir kolektif eylemle mümkün olabilir.
Özetle, deprem bir toplumsal sorundur. Toplumsal sorunlara karşı yürütülen mücadelede atılacak en önemli adım "bu artık böyle gidemez" diyebilmekten ve toplumsal sorunlara karşı kapsayıcı ve katılımcı siyasi politikalar üretmekten geçer.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




