Tüketmeyerek direnmek: Boykotun kısa tarihi ve sınırları

Boykotun asıl gücü, örgütlülüğünde, sürekliliğinde ve ona eşlik eden taleplerinde yatıyor. Aksi hâlde sadece bir “trend”e, geçici bir “vicdan rahatlatma aracı”na da dönüşebilir.
Tüketmeyerek direnmek: Boykotun kısa tarihi ve sınırları

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal

“Boykot” sözcüğü, bir adamın soyadından geliyor: Charles Boycott. 1880’li yıllarda İrlanda’da geçen bir hikayeden… Dönemin büyük toprak sahiplerinden Lord Erne’nin arazilerini yöneten Charles Boycott, kiracı köylülerin kira indirimi talebini reddedince, köylüler alışılmadık bir direniş biçimi geliştirir. Bu hareket grev, iş yavaşlatma ya da zor kullanma gibi o dönemde bilinen yöntemlere benzemez. Kimse Boycott’la konuşmaz, işçiler tarlasına gitmez, yerel esnaf ona satış yapmaz. Boycott bir anda yalnızlaşır; sadece işgücünü değil, tüm toplumsal bağlarını da kaybeder. Adının fiile dönüşmesi, tam da bu sosyal dışlanma biçiminin simgesi hâline gelmesindendir.

Bu strateji kısa sürede yaygınlaşır. 20. yüzyılın başlarında sendikaların işverenlere karşı kullandığı bir baskı aracı hâline gelir. Ancak asıl dönüşüm, tüketimin kitleselleştiği—yani daha fazla insanın daha fazla ürün ve hizmete erişebildiği—1980’lerden sonra yaşanır. Artık sadece baskı ve ayrımcılık altında yaşayan siyahlar, sömürgeleştirilmiş halklar ya da işçiler değil, “sıradan” tüketiciler de şirketleri hedef alabiliyor; satın almama (boykot) ya da belirli ürünleri özellikle satın alma (buycott) yoluyla siyasi pozisyon alabiliyor. Kapitalizmin yaygınlaşmasıyla birlikte boykot da bir tür tüketim çağı protestosuna dönüşüyor.

Bir avuç tuzla imparatorluk sarsmak

Günümüze dönmeden önce, gündelik hayatta yaygın olarak tüketilen bazı ürünlerin nasıl siyasi hareketlenmenin nesnesi hâline geldiğini gösteren önemli bir örneği hatırlayalım.

1930 yılında Mohandas veya kendisine sonradan verilen onursal adıyla Mahatma Gandhi’nin İngiliz sömürge yönetiminin tuz vergisine karşı örgütlediği Tuz Yürüyüşü, bu açıdan çarpıcıdır. Gandhi’nin gündelik bir madde olarak tuzu bir başkaldırı nesnesine dönüştürmesi, ilk başta muhalifler de dahil olmak üzere pek çok kişiye anlamsız gelir, dalga geçenler bile olur. “Tuz yerine toprak vergilerini hedef alalım” daha “önemli” meseleleri gündeme getirelim diyenler çoğunluktadır. Ama Gandhi, tuzda ısrar eder çünkü hem herkesin kullandığı bir üründür hem de tuzun vergisinin artırılmasından en çok yoksullar etkilenmektedir.

Yaklaşık 70-80 kişiyle başlayan ve bir ay süren yürüyüş, yüz binlerce insan ve yüzlerce kilometre sonunda deniz kenarında bir avuç tuzla sembolleşir. Gandhi o an, sadece tuzu değil, İngiliz sömürge düzenini de hedef aldığını dünyaya ilan eder. Elbette mücadele burada bitmez ama bu sahne, o uzun sürecek özgürlük mücadelesinin sembolik başlangıç noktası olur.

Gandhi’nin pasif direniş repertuarında gündelik nesneler sadece tuzla sınırlı değildir. Aynı dönemde İngiltere’nin ucuz endüstriyel pamuklu tekstilleriyle yerli artizanal dokuma endüstrisini çökertmesine karşı da bugün “buycott” (belirli ürünleri özellikle satın alma) diye adlandırılan bir yöntemi savunur. Geleneksel yöntemlerle eğrilen iplikleri ve yerel pamuklu kumaşları yeniden gündelik hayata sokmaya çalışır. Onun basit kıyafetlerle, kendi ipliğini eğirdiği fotoğraflar bu nedenle ikonik hâle gelmiştir.

Gandhi ip eğirirken: Tüketimle direnişin simgesi.

Bir ürünü almamak kadar, neyi aldığımızın da politik bir anlam kazandığı bir dönemdir bu. Gandhi’nin stratejisi, tüketimden gelen gücün, hem baskıcı bir rejime karşı direnişte hem de yerli üretimi desteklemede etkili bir araç olarak direniş repertuarına yerleşmesini sağlamıştır.

Boykotun yerli kökleri: 1908 Osmanlı boykotu

Boykot, belki İrlanda’da doğdu; Hindistan’da ses getirdi ama Osmanlı topraklarında da yalnızca yayılmakla kalmadı, yerelleşti, örgütlendi ve siyasi bir güç olarak serpildi.

1908 yılında Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhakına karşı başlatılan Avusturya malları boykotu, yalnızca dış politika temelli bir tepki değil, aynı zamanda geniş katılımlı, örgütlü ve kamusal bir hareketin başlangıcıydı.

Y. Doğan Çetinkaya’nın 1908 Osmanlı Boykotu: Bir Toplumsal Hareketin Analizi adlı kitabında ayrıntılı biçimde incelediği bu süreçte, liman kentlerinden taşraya uzanan bir dayanışma ağı kurulur; Boykotaj Cemiyeti gibi yapılar ortaya çıkar, gazetelerde ilanlar yayınlanır, liman işçileri boykot edilen malları yüklemeyi reddeder. 

Yalnızca bir ürünü almamakla kalmaz halk; aynı zamanda kamusal alanda birlikte hareket etme becerisi geliştirir. Bu süreçte “yerli malı”, “millî iktisat” gibi kavramlar da daha görünür hâle gelir. Yine bu dönemde ahlaki tüketim, millî serpuş (kalpak gibi) ve “hakiki boykot” gibi terimler ilk kez kamusal söylemde belirmeye başlar. Çetinkaya’nın ifadesiyle bu boykot, Osmanlı toplumunda modern anlamda ilk tüketici direnişlerinden biri olarak, siyasal eylemlilik ile gündelik tüketim pratiklerinin kesişiminde önemli bir iz bırakır. Çetinkaya kitabının giriş bölümünde 1908 Osmanlı Boykotu’nun tarihsel önemine şu cümlelerle dikkat çeker: 

Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'a karşı örgütlenen 1908 Osmanlı Boykotu, Selanik'ten Trabzon'a, İzmir'den Beyrut'a, Samsun'dan Konya'ya, İstanbul'a, Yafa'ya tüm imparatorluk sathında etkin olmuştur. İkinci olarak 1908 Boykotu birçok farklı toplumsal kesimi de biraraya getirmiştir. Liman işçilerinden tüccarlara, çeşitli kademelerdeki memurlardan gazetecilere ve en genel anlamda Osmanlı vatandaşlarına, tüketicilerine farklı toplumsal kesimler boykot hareketinin içinde birarada yer almışlardır. Modern bir toplumsal hareket halini almış olan 1908 Osmanlı Boykotu'nun en önemli özelliklerinden birisi de, en genel anlamda Osmanlı kamuoyunun bu hareket içerisinde bir güç olarak ortaya çıkmasıdır. Bu toplumsal hareket içerisinde insanlar ve özellikle de geleneksel olarak politik alanın dışında kalmış kesimler, kendilerini ifade etme fırsatını yakalamışlardır.

1908 Osmanlı Boykotu zamanından bir karikatür

Boykotun haritası: Dünyadan direniş pratikleri

Güney Afrika’nın baskıcı, ırkçı apartheid rejimine karşı mücadele veren Afrika Ulusal Kongresi (ANC), boykot stratejisini etkili biçimde kullanan hareketlerden biridir. Ancak ANC bunu sistematik ve uluslararası bir stratejiye dönüştürmeden önce, Güney Afrika’da baskı ve zulüm altında yaşayan siyahlar, tüketimden gelen güçleriyle direnmeye başlamışlardı bile.

Bu direnişin çarpıcı örneklerinden biri, 1957 yılında Johannesburg’da çalışan ama merkezden uzakta, çoğu siyahın yaşadığı Alexandra bölgesinden gelen işçilerin başlattığı otobüs boykotudur. Otobüs şirketinin bilet fiyatlarını %25 artırmasına itiraz eden 15 bin siyah işçi, otobüsleri kullanmayı reddederek sabah saat üçte kalkıp 15 kilometrelik yolu yürüyerek işlerine gitmeye başlar. Akşam yine aynı yolu yürüyerek evlerine dönerler. Bu dayanışma üç ay sürer.

 ANC Otobüs boykotu

Elbette rejim de boş durmaz. Polis, özel araçlarla taşıma girişimlerini saçma trafik cezalarıyla engeller; sudan sebeplerle birçok kişiyi gözaltına alır. Bildik baskı yöntemleri… Apartheid rejiminin tamamen yıkılması daha uzun sürecektir, ancak böyle sonların başlangıcıdır bu direnişler. Ve sonunda kazanan ANC olur.

Otobüs boykotu deyince, ABD’de Rosa Parks’ın otobüste arkaya oturmayı reddetmesinin ardından başlayan Montgomery otobüs boykotunu da anmadan geçmeyelim. Bu boykot, ABD’nin güneyindeki ırkçı ayrımcı düzene karşı sivil haklar hareketinin simgesine dönüşür. Yine uzun bir mücadele olacaktır, ama güneyin segregasyon rejiminin sonunu başlatan kıvılcım işte budur.

Direnişin karşı cephesi: Günlük hayatın ideolojisi

Gündelik, sıradan tüketim nesnelerinin bazı bakış açılarını doğallaştırmak, eşitsiz güç ilişkilerini normalleştirip yaygınlaştırmak için kullanılması da 19. yüzyıla kadar uzanır. Anne McClintock, Imperial Leather: Race, Gender and Sexuality in the Colonial Contest kitabında kibrit kutularının, sabun paketlerinin, çay ve bisküvi ambalajlarının ırkçılığın, sömürge düzeninin ve toplumsal cinsiyet rollerinin yaygınlaştırılmasında nasıl rol oynadığını anlatır.

Beyaz Adamın Yükü 

Bütün bu paketlerin üzerinde, beyazlığı temizlikle ve güçle özdeşleştiren, sömürgeciliği beyazların “uygarlık götürme misyonu” olarak tanımlayan ve kadınların yerini evin içiyle sınırlayan imgeler ve sloganlar yer alır. Bu tür temsiller, kitlesel üretimle birlikte gündelik yaşamın her köşesine yayılır. Artık bu nesneler yalnızca “kullandığımız şeyler” değildir; anlamlar, değerler, ideolojiler taşıyan araçlardır.

Kısacası, gündelik nesneler üzerinden iktidarın meşrulaştırılması ya da ona karşı koyulması, modern kapitalist dünyanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle hem iktidarların hem de muhalefetlerin siyasal repertuarı içinde güçlü bir yere sahiptirler.

Tüketimle konuşmak: 1980 sonrası yeni aktivizm biçimleri

Başta da belirttiğimiz gibi, özellikle 1980 sonrası, tüketimin bir siyaset yapma aracı hâline gelmesi daha da yaygınlaştı. Bu dönemde ortaya çıkan hareketlerin çoğu, artık doğrudan baskıcı rejimlere değil, sosyal, çevresel ve ekonomik sorunlara karşı bir tepki olarak örgütlenmeye başladı.

  • Tüketiciler, neyi satın alacakları ya da almayacakları üzerinden tutum geliştirerek çeşitli toplumsal meselelerde pozisyon alıyorlardı. İklim aktivistleri fosil yakıt şirketlerini ya da çevreyi kirleten markaları hedef alırken feminist gruplar, cinsiyetçilik yapan ya da toksik erkeklik üzerinden pazarlama yapan firmalara karşı kampanyalar yürütüyordu.

Vejetaryenlik, veganlık, sade yaşam gibi tercihler de giderek birer “tüketimle konuşma” biçimine dönüşüyordu. Satın almamak ya da belirli ürünleri özellikle satın almak artık sadece pasif bir tepki değil, kolektif bir güç gösterisi, ahlaki bir duruş ve hatta kimlik beyanı haline gelmişti. Tıpkı en başta Charles Boycott’ta olduğu gibi: sadece ürünü değil, ilişkiyi de reddetmek biçimi.

Sermayenin siyasallaşması: 'Woke' da sensin 'anti-woke' da

Son yıllarda tüketim kaynaklı sosyal hareketler, sadece tüketicilerin değil, şirketlerin de politik alanı şekillendirdiği araçlar hâline geldi. Özellikle ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan kitlesel protestolar, birçok büyük şirketin toplumsal meselelere açıkça pozisyon almasına neden oldu. “Black Lives Matter” hareketine destek açıklamaları, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarının (DEI) genişletilmesi, çalışan profillerinde eşitliğe yönelik taahhütler ve sosyal adalet temalı kampanyalar hızla arttı. 

  • Nike, Ben & Jerry’s, Starbucks, Netflix gibi markalar bu dönemde aktif biçimde “woke capitalism” olarak adlandırılan bir çizgiye yöneldiler.

Ancak bu sürecin karşısında kısa sürede yeni bir cephe oluştu. Özellikle muhafazakar kamuoyu içinde “şirketler fazla sola kayıyor” algısıyla hareket eden gruplar, bu politikaları “dayatmacı”, “elitist” ve “Amerikan değerlerine aykırı” bulmaya başladı. Bu tepki zamanla örgütlü bir karşı-boykot stratejisine dönüştü. 

Robby Starbuck gibi “anti-woke” aktivistler, sosyal medya kampanyaları aracılığıyla Ford, Lowe’s, Harley-Davidson, Tractor Supply, Target ve Molson Coors gibi birçok şirkete baskı uygulayarak, DEI politikalarının terk edilmesini sağladı. Starbuck’ın tabiriyle “müşterilerin cüzdanı artık bir silah” hâline gelmişti.

Target protestoları 

Bu baskılar sonucu şirketler, çeşitlilik odaklı çalışan gruplarını kapattı; LGBT+ dernekleriyle ilişkilerini sonlandırdı, hatta bazı durumlarda yöneticilerin performans kriterlerinden "çeşitlilik" ölçütünü çıkardı. Örneğin perakende devi Target, Trump’ın DEI karşıtı (kurumların benimsediği “Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık” politikalarına karşı) kararnamelerinin hemen ardından bu politikaları askıya aldı. Bu durum müşterilerinin önemli bir bölümünün tepkisini çekti ve şirket özellikle “Black History Month” sırasında protestolara maruz kaldı. 

  • Hatta aynı dönemde kimi aktivistler Target yerine DEI politikalarını ödün vermeden sürdüren “Costco” gibi rakip perakendecilerden “buycott” yapma çağrısında bulundu

Ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor: Bugünün sermayesi artık “tarafsız” kalamıyor. Sol kamuoyu şirketlerin sağcı baskılara boyun eğmesine tepki gösterirken sağcı kamuoyu da şirketlerin toplumsal adalet söylemlerine tahammül göstermiyor. Sermayenin hangi toplumsal gruba hitap ettiği, kimin yanında durduğu ya da sessiz kaldığı artık politik bir mesele hâline gelmiş durumda. Bu da markaları yalnızca ekonomik değil, kültürel ve ideolojik aktörler hâline getiriyor. 

Kısacası, şirketler için “politik olmayan alan” diye bir şey kalmadı. Her karar, her sponsorluk, her basın açıklaması bir tür politik pozisyon haline geliyor.

Boykotun memleket hâlleri

Tüketici boykotları Türkiye için de yeni bir mesele değil. Ancak burada boykotlar çoğu zaman hızlı parlayan ama kısa ömürlü hareketler olarak öne çıkıyor.

2013 Gezi Direnişi’nin ardından, hükümete yakın şirketlere karşı yapılan boykot çağrıları sosyal medyada geniş yankı bulmuştu. Bankalar, gazeteler, gıda zincirleri hedef alınmıştı. Aynı şekilde, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarından sonra İsrail mallarına yönelik boykot çağrıları da düzenli aralıklarla tekrarlandı. Ancak bu kampanyalar genellikle sistematik olmaktan çok duygusal tepkilerle şekilleniyor ve istikrarlı bir takip mekanizmasından yoksun kalıyor.

Türkiye’de boykotun bir başka ilginç özelliği de başından beri ideolojik kutuplaşmalarla iç içe olması. Örneğin bir dönem muhafazakar kesim, Fransa’nın Ermeni Soykırımı yasasına tepki göstererek Carrefour, Renault gibi Fransız markaları boykot etti. Aynı yıllarda kentli muhalif kesim ise ABD’nin Irak işgaline karşı Starbucks ve McDonald’s gibi Amerikan zincirlerini hedef alıyordu.

  • Yani aynı araç, farklı bağlamlarda, farklı anlamlar kazanıyor. Bu örnekler gösteriyor ki Türkiye’de boykot, sadece bir tüketim tercihi değil; kimliğin, politik pozisyonun ve aidiyetin de bir ifadesi.

Bir fincan kahveyle devrim olur mu?

Boykotlar, tüketicilerin satın alma gücünü politik bir enstrümana dönüştürdüğü eylemler. Peki bu eylemler ne kadar etkili?

2022 tarihli, psikoloji ve pazarlama temelli bir araştırmaya göre boykota katılma motivasyonu; ahlaki sorumluluk, beklenen etki ve kendini iyi hissetme (self-enhancement) duygularıyla şekilleniyor. Yani bir kahveyi içmeyerek dünyayı değiştirmiyoruz belki, ama “doğru taraf”ta olmanın verdiği bir içsel tatmin söz konusu. Bu nedenle, boykot ya da buycott hareketlerine katılım, katılımcıların öznel esenliğini ve mutluluk hissini artırıyor.

Ancak bu tatminin toplumsal karşılığı ne kadar güçlü? Araştırmalar, boykotların gerçekten etkili olabilmesi için kitlesel katılım gerektiğini, aksi takdirde sembolik düzeyde kalacağını gösteriyor. Ayrıca boykotlar çoğu zaman belli bir sınıfsal pozisyonla da ilişkili. 

  • Espressolab ya da D&R gibi mekanlara zaten erişimi olanların bu tüketimden vazgeçmeleri sınırlı bir çevrede etkili olabilir. Asgari ücretle geçinen biri için Starbucks’tan vazgeçmek “boykot” değil, günlük yaşamın olağan hâli zaten.

Klavye başı eylem mi, kolektif mücadele mi?

Bugün boykotlar çoğu zaman sosyal medya üzerinden şekilleniyor. “Şu markayı almayın”, “bu mağazayı paylaşmayın”, “şu listeyi yayın” çağrıları birkaç saat içinde binlerce kişiye ulaşıyor. Ama bu hız, çoğu zaman derinlikten feragat anlamına mı geliyor?

Bir yanda klavye başı aktivizm (keyboard activism), diğer yanda sokak eylemi ve örgütlü mücadele… Aralarındaki gerilim giderek büyüyor. Çünkü tüketici boykotları ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, yapısal dönüşüm yaratmak için çoğu zaman yetersiz kalıyor.

Üstelik emek örgütlerinin zayıfladığı, sendikaların etkisizleştiği bir ortamda, “tüketici” figürü her şeyi dönüştürecek yeni bir süper kahraman mı oluyor? Ve bu doğru mu? Ya da ne zaman doğru?

Boykotların kimi zaman işe yaradığı kesin. Şirketler imaj kaybından, finansal zararlardan korkabilir, politika değiştirebilir. Ama boykotun asıl gücü, örgütlülüğünde, sürekliliğinde ve ona eşlik eden taleplerinde yatıyor. Aksi hâlde sadece bir “trend”e, geçici bir “vicdan rahatlatma aracı”na dönüşebilir.

Şunu unutmamak lazım: Bir markayı boykot etmek, siyasete dair bir şey söylemenin yollarından yalnızca biri. Ama o yol ne kadar açık, ne kadar kalabalık ve ne kadar etkili olur? İşte bu, birlikte yürüme becerimize ve başka siyaset kanallarını ne kadar etkin kullanabildiğimize bağlı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

⛔️ Tüketici boykotu: İtirazın gündelik hâli

Boykot ne zaman ve nasıl bir siyasi enstrümana dönüştü?

30 Mar 2025

⛔️ Tüketici boykotu: İtirazın gündelik hâli

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk