Umut bir topoğrafyadır

Şüpheli bir şekilde ölen, kaybedilen kadın ve çocukların adını ezberlediğimiz Türkiye’de bu acı ödevinin nasıl biteceğini düşünürken "umut" kavramını da yeniden sorguluyoruz. Umut, uzayıp giden bir yol değil de bellek arazileri, gelişim patikaları, çaresizlik vadileri ve umut tepeleriyle bir topoğrafya mı?
Umut bir topoğrafyadır

Birkaç haftadır sıklıkla önümdeki iş her neyse bırakıp avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Sonra haber döngüsüne (her nasılsa) bir öncekinden daha kötü bir haber giriyor ve “Aa, aslında bağırılacak gün bugünmüş” diyorum. 

Bugünkü eylemlerde devam ediyor mu bilmiyorum; katıldığım feminist gece yürüyüşlerinde bir an durup sadece çığlık atardık. Bu çığlık beni korkutmaz ama tanıdıklığıyla ürpertirdi: Sanki kendim için değil benden öncekiler için de çığlık atıyordum ve belki kelimelerden anlamayanlar çığlıktan anlardı. Sanki Kassandra’dan Medea’ya varlığını hissettiğim tüm kadınlar şiddetini değiştiremedikleri bir dünyanın karşısında delirir ve bağırır olmuştu, bu çığlığı oradan tanıyordum. Bugünlerde ihtiyacım olan işte o çığlık. 

Tekrar tekrar karşılaştığımız “kötülük” o kadar sık önümüze düşer oldu ki onu teorize etme biçimlerimiz bile bayatladı: Hannah Arendt’ten Kötülüğün Sıradanlığı’nı mı alırsınız, Adam Curtis’ten HyperNormalisation mı, Emil Cioran’dan Çürümenin Kitabı’nı mı? 

  • Üçü de hem İsrail’in Gazze’de devam ettirdiği soykırımı hem de Yenidoğan Çetesi'nin eylemlerini açıklarken kullanılabilir. 

Max Weber’den Bürokrasi ve Otorite, Naomi Klein’dan Şok Doktrini’ne ne dersiniz? Bugünlerde ne düşündüğünü her zaman merak ettiğim iki ayrı kişi, birbirlerinden habersiz Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum: Günümüzde Acı kitabını okuyor. Bazılarımızın şüpheli bir şekilde ölen, kaybedilen kadın ve çocukların adını ezbere bildiği Türkiye’de bu acı ödevinin ne zaman ve nasıl biteceğini merak ediyorum. “Keşke şöyle olsa” dediğimiz, acının hiç olmadığı bir hayat değil, ortak değerler üzerinden sisteme ve insanlara standart bir güven duyabileceğimiz bir dünya. 

Gerçek geçmişle, kurgusal, post-apokaliptik geleceklerin kesişim noktalarından biri, çocukların ve kadınların daha “zayıf” alt sınıflar olarak daha da karanlıkta yaşadığı hayatlar. İngiltere’de Endüstri Devrimi sırasında çalışan dört yaşındaki baca temizleyicilerini, Mad Max’te zincire vurulmuş çocukları, 1945’te Sovyet ordusu Berlin’i işgal ettikten sonra askerlerin cinsel şiddete maruz bıraktığı binlerce kadını, Damızlık Kızın Öyküsü’nde üreme için köleleştirilen kadınları, Kirsten Johnson’ın Cameraperson filminde hayatta kalan kadınların sözleriyle dinlediğim Srebrenica soykırımını düşünüyorum. Kurgu anlatılara göre, kötülüğün araçsallaştırılması ve normalleşmesi ancak olağanüstü durumlarda mümkünken, günümüz Türkiyesi ve dünyasında katıksız kötülük için bir önkoşul ya da asterisk gerekmediğini fark ediyoruz. Acıyla. 

Dünyadaki tüm kötülükleri durdurmak gibi safça bir beklentimiz yok. Yenidoğan bebeklerin para için öldürülmediği, kadınların ve sokak hayvanlarının katledilmediği bir Türkiye, radikal bir hayal değil. Gazze halkının (neredeyse Kilis büyüklüğündeki) bir alana hapsedilip en “gelişmiş” savaş teknolojileriyle tekrar tekrar vurulmadığı, sivillerin öldürülmediği bir dünyayı istemek radikal bir şey değil. 

Hemen herkesin bir çeşit müşteriye dönüştüğü, orta sınıflar için her şeyin bir tıkla satın alınabildiği ve paramıza/dikkatimize göz dikmiş bu sistemde gerçekten anlamı olan şeylere, örneğin hayat ve özgürlüğe dair anlamı olan bir şey söylemek istiyorsak başka yollar aramamız gerekiyor. Her gün büyüyen “susacaklar”, “ölecekler” ve “yaşatılacaklar” listesinin değişmesinin başka türlü mümkün olmadığı aşikar. 

İllüstrasyon: Caner Yılmaz. Sanatçının izniyle.

Türkiye’de olay örgüsüne nereden başladığımıza göre son bir aydır (ya da 17 Aralık 2013’ten beri ya da 12 Eylül 1980’den beri) sıklığı ve su katılmamış kötülük dozu gittikçe artan haberler görüyoruz. Türkiye, kendi tarihinin en utanç verici dönemlerinden birini AK Parti iktidarının son 11 yılında yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Öte yandan, aşağıdaki önermeler iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak ayakta durabiliyor:

  • “Besi” hayvanlarının et tüketimi için sürekli öldürüldüğü bir dünyada, sokak hayvanlarını öldürmek daha kolay. 
  • Çocukların, kadınların ve göçmenlerin güvende olmadığı bir Türkiye’de kimse güvende olamaz. 
  • Bu ülkedeki herkesin değerlerine eşit derecede saygı göstermemek, eşi benzeri olmayan kurumların yayınlarını durdurulmasının yoluna (da) taş döşer. 
  • Bir çetenin kasıtlı olarak öldürdüğü 12 bebeğe çok üzülürken, Filistin’de bir yıldır ölen binlerce bebeği aklımıza bile getirmiyorsak orada kurcalanması gereken bir durum olabilir.

Özetle, gücün en karanlık ve kirli ucuna dokunamasak da, bence dokunabileceğimiz bir ucu hep var. Şair Emily Dickinson’a göre “Umut tüyleri olan bir şeydir” ve hayatta kalmak için bir ekmek kırıntısı bile istemez. 

Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, yakınlarda verdiği bir röportajda “umut” kelimesine inanmadığını, “inanç”ı tercih ettiğinin altını çizdi. Umudu “tehlikeli” kılan Hussein Mitra’nın sözleriyle “eylemliliği kendimizin dışında bir yere, dışarıdan bir mucize bekleme hâline yerleştiren bir kavram” olarak görmek. Bense memleket ve dünyaya dair umutlarımı sorgularken aklıma en çok yatanın Rebecca Solnit’in yaklaşımı olduğuna karar verdim: Bellek arazileri, gelişim patikaları, çaresizlik vadileri ve umut tepeleri vardır. Ve umut uzayıp giden bir yol değil, bir topoğrafyadır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

🏔 Umut bir topoğrafyadır

Fırtınanın gözünden umuda dair notlar...

26 Eki 2024

İllüstrasyon: Tuukzs

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR