Üzüm adası Bozcaada.

Bozcaada’nın adım adım örülen hikâyesi.
Üzüm adası Bozcaada.

Birkaç adım geri

Bozcaada’dan Homeros’un yazdığı İlyada ve Odysseia (Odesa) destanlarında Tenedos olarak bahsediliyor. Bu yüzden adada Tenedos kelimesini çokça duyman muhtemel, oradan bir başlayalım.

Tenedos’a üzüm adası denmesi pek çok adım ve yıl geriden geliyor. M.Ö. 5. yüzyıldan gelen Tenedos sikkelerinde üzüm salkımlarının görselleri var. Bu görseller bağcılığın ada tarihinde binlerce yıllık bir geçmişi olduğuna dair ipuçları veriyor. Bunun yanında 17. yüzyılda Evliya Çelebi, seyahatnamesinde adanın çeşitli kokulu üzümlerinden ve bağlarından bahsediyor. Hatta Bozcaada üzümü için sulu, lezzetli, yemesi hoş ve kokulu gibi ifadeleri var. Bir misket üzümü varmış, adaya gelen gezginler bu kokulu üzümden çokça bahsederlermiş. Adada bağcılık çok eskilere dayanıyor anlayacağın.

Birkaç adım ileri

Adadaki bağcılık yıllar boyunca pek çok doğal ve sosyal dönüşümlerden ötürü değişiklikler göstermiş. Bize en yakını, hatta adadaki bağcılığın kaderini değiştireni floksera (phylloxera) hastalığı. Bu hastalık bir bağ kökü hastalığı. 19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika’dan çıkıp Avrupa’ya yayılmış ve bağları kurutmuş. Hâl böyle olunca floksera gelmeyen bölgelerden Avrupa’ya çokça şarap gönderilmiş. Bozcaada da bunlardan biri. 1900’lü yılların ortalarına doğru adaya da hastalık gelmiş ve başlamış büyük dönüşüm. Bağlar kurumuş, onca üzüm tarih olmuş. 

Buna hem acı hem de tatlı taraftan bakabiliriz aslında. 

🌶 Acısı; kuruyan bağlar ile birlikte pek çok eski üzüm çeşidi de kurumuş. Yani belki şuanda adını bile bilmediğimiz üzümler oradaydı, artık yoklar. 

🍭 Tatlısı; kuruyan bağlardan sonra dayanıklı, yepyeni bağlar kurulmuş. Yeni ve sağlam bir başlangıç gibi. 

Bu yeni başlangıç Çavuş üzümü ile olmuş. Çavuş üzümü kendisini dölleyemeyen bir üzüm türü. Döllemek için yanına Vasilaki, Kuntra ve Karalahna dikilmiş. Bu döngü için de bağların bir düzen ile dikilmesi gerekmiş, yani yeni bağ kurma sistemi gelişmiş. Bunu 2 sıra Çavuş üzümü, 1 sıra dölleyici (Kuntra, Karalahna veya Vasilaki) dikilmesi gibi düşünebilirsin. Bu düzen de adaya pek yakışmış; geometrik, sıra sıra bağlar hayal et! İntizamlı, muntazaman.


Ada üzümlerinin hikâyeleri

Bağdayız. 

Tam da bağın ortasında, bağcılığın hakikaten kitabını yazan pek kıymetli Prof. Dr. Necati İnceoğlu ve eşi Prof. Dr. Mine İnceoğlu ile Bozcaada’yı bana asma asma anlatan Ecem’in de eşlik ettiği bir sofrada hayatım boyunca unutmayacağım bir sohbet içindeydim. Bir rüzgâr esti, bir ada geçti sofradan.

Bağları, ada üzümlerini bu sohbetten alıntılar ile paylaşmak istiyorum. Zira sofra uzun, kadehler dolu, sohbet koyu. 

Bağcılığın hakikaten kitabını yazan (Bozcaada Bağ Rehberi) Prof. Dr. Necati İnceoğlu 40 seneyi aşkın bir süre boyunca mimarlık alanında öğretim üyeliği yapıyor. Sonra emekliye ayrılıyor ve eşi Mine Hanım ile 2004 senesinden bu yana Bozcaada’da. Bağcılık yapıyor, adaya dair notlar alıyor, eskizler çiziyor. 

Yazdığı Bozcaada Bağ Rehberi kitabının arkasındaki not dikkatimi çekiyor. 

Bozcaada’da hâlâ bu kitapta isimlerinden söz ettiğim iyi bağcılar var. Korkarım onlar son kuşak, yazık ki arkalarından gençler gelmiyor. Onlardan bir ikisiyle dostluk kurun, onlar buna hazırlar, işin zanaatsal kısmını onlardan öğrenin, ama bunu sanata çevirmek size düşer. Kendi tekniğinizi geliştirin, bundan büyük keyif alacaksınız ve dil gibi, aksan gibi, imzanız gibi budadığınız bağı hemen tanıyacaksınız.”

Adadaki bağcılık ile ilgili bu meseleyi biraz konuşalım diyorum ve Necati Bey'e soruyorum: “Nedir bu mesele?” 

“Adanın ekonomisi 2000’li yıllara kadar bağcılık üzerineyken, en çok bağcılık ve şarapçılık yapılırken; 2000’li yıllardan sonra turizme döndü. Adadaki ekonominin lokomotifi turist oldu. Aslında turizmi yaratan bağcılığın kendisiydi. Turistlerin ilgisini çeken Bozcaada’daki muntazam bağlar, kırsal peyzaj, bozulmamış kentsel doku ve şarap kültürüydü. Fakat bu turizm, kendini yaratan bağcılığın canavarı oldu. Her yıl onlarca dönüm bağ terkediliyor. Bunun ana sebeplerinden biri pansiyonculuğun gelişmeye başlaması; bağların ekonomik getirisinin pansiyonların ekonomik getirisinden oldukça düşük olması. Hâl böyle olunca insanlar bağlarını satıyorlar ve pansiyon açıyorlar. 2 odalı bir pansiyon belki de bizim bu koca bağın getirisinin 2 mislini getirir. Turizm bir canavar gibi geldi, kendisini yaratan bu bağcılığı yok ediyor. Müthiş bir dönüşüm oldu. Üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine dönüşüm. Bu adanın bahtsızlığı.”

Bağların tam da ortasında bu mesele üzerine konuşmak hem kaygı hem de umut vericiydi. Çünkü bu tüketim odaklı turizmi dönüştürmek mümkün, bizim elimizde. Çevreyi değiştirmektense çevreye uyum hâlinde olabiliriz. Kitle turizminden ziyade, bu yörenin yaşamına katılarak daha sınırlı beklentiler ile, adanın mevcut imkânları dahilinde, yeşili koruyarak daha dengeli bir gelişim mümkün. Pek havalı oteller, çoktan seçmeli şezlonglar ve araba dolu yollar olmadan ada rüzgârında salınmak mümkün. Kırsal peyzajı öne çıkaran, bağcılığın baş rolde olduğu çevre dostu bir turizm hayal edebiliriz. Zaten bu alt yapı korunmazsa - hepimizi kapsayarak yazıyorum - gidecek başka denizler, başka kumsallar bulacağız ama gidecek bir yeri olmayan bu bağları kaybedeceğiz. “Şansımız butik şarapçılığın ortaya çıkması.” diyor Mine Hanım, ve rüzgâr pek güzel esiyor.

“Gelen şehirliler ile daha ciddi ve bilinçli tarım yapılıyor, bu çok iyi bir gelişme. Bağcılık kent üstü kültürün elinde. Türkiye için çok büyük bir umut bu.”

Necati Bey ekliyor:

“Bağcılığın bir sanat yönü var, bir de zanaat yönü. Mesela Gültekin var adada, buradaki bağların neredeyse yarısını o aşılamış. Gidip onu bulmak lazım, soru sormak lazım. Gültekin Bey gibi çok insan var, onlar zanaat yönünü en iyi bilenler. Zanaat yönünü onlardan öğrenmek lazım. Sanata çevirmek yeni gelenlerin elinde.” 

Zaman geçiyor, soframız sanki büyüyor. Günün batmasına çok var ama renkler turuncuya kaçmaya başlamış. Korna sesi? Yok. Kuş sesleri? Çok. Mine Hanım kendi yaptıkları Cabernet Sauvignon’u almış karafa, şarap kadehe doluyor. Sanki rüya. Ecem’e bakıyorum “Gerçek mi şuan?” Gözler dolu, sohbet çok koyu. Bir yandan tatlı tatlı esiyor rüzgâr.

Ve diyorum ki “Rüzgâr! Ada denilince akıllara düşen ilk kelime rüzgâr. Adanın karakterini, izlerini, nefesini anlatan rüzgâr. Bozcaada’daki bağcılığa etkisi nasıl?”  Mine Hanım alıyor sözü:

“Denizli’nin Güney ilçesi mesela; 850m rakımlarda, çok taşlı toprak. Gece gündüz sıcaklık farkı belirgin. Bölge bağcılığa çok uygun. Bozcaada’ya baktığımızda ada deniz seviyesinde, bağcılık zor. Toprak da zor. Bozacada’nın şansı rüzgârı. Hatta rüzgâr kırbacı.”

“Örneğin adaya Cabernet Sauvignon çok iyi uyum sağladı. Cabernet Sauvignon meşakkati çok seviyor. Zor toprağı çok seviyor. Savaşçı üzüm.”

Ecem giriyor lafa, “Cabernet ekmeğini taştan çıkarır!” Bu yüzdendir ki adada başarılı olan bir üzüm. Rüzgâr şansıymış adanın anlayacağın. Bizim de kadehlerimizde 10+ yaşında bir Cabernet Sauvignon, tam da onu konuşuyoruz. 

Yerli üzümlerin yanında, 2000’li yıllarda adaya yeni üzüm türleri gelmeye başlamış; Cabernet Sauvignon, Merlot, Shiraz gibi. Hatta yeni dikilen bağların çoğu yeni türlerden oluşuyor. Kadehimizdeki Cabernet Sauvignon da onlardan. Yerli üzümlerin yanında diğer üzüm türlerinin de olması bir dönüşüm hâlinde olmuş. Yeni türler, yeni bağ teknolojileri, yeni sistemler. Bunlardan bir sonraki sayıda örnekleri ile bahsedeceğim, şimdilik burada duruyorum.  


Çavuş, Vasilaki, Karalahna, Kuntra


İçimden bir ses “Make Çavuş great again!” diyor ve bu cümleyi kendime saklayarak gülüyorum. Ama konuyu açıyor bu gülüşüm bir kere. Bozcaada denilince ilk akla gelen üzüm Cabernet Sauvignon değil, malum. Baş rolde Çavuş vardı eskiden bu yana. Eskiden İstanbul’a her gün kamyonlarca Çavuş üzümü gönderilirmiş. Bu yıl durum öyle değil, miktar az. Sebebi eski bağların ekonomik ömürlerini tamamlıyor olması, birçok bağın terkedilmesi ve Çavuş üzümü için bir pazarın olmaması. Talep azalıyor ve ticari getirisi yüksek üzümlere yöneliniyor. Bu bir yandan güzel bir haber; yeni türler, yeni hacimler, yeni şaraplar. Bir yandan da Çavuş üzümü ada üzümü. Duygusal bir bağ da var, korunması ada kültürü açısından pek kıymetli.

Bunun üzerine düşünebiliriz belki, yerel üzümlerin hatırlanması ve bu pazarın gelişmesi. Yazının başında da belirttiğim gibi adanın üzüm hafızası çok eskilere dayanıyor. Hafızayı korumak da bizim elimizde. Düşünelim, hep birlikte! Sonraki sayıda belki üzerine biraz konuşuruz.

Çokça adım ileriye

Turizmin adanın sınırlarını zorlamasından, ekonomik dönüşümden ve terk edilen bağlardan bahsetsek de çok güzel gelişmelerin olduğu bir yolda Bozcaada. Bağlar azalarak bitebilir, yok olabilirdi ama olmadı. Pek çok üretici var; binlerce dönüm bağa bakıyorlar. Bağları geliştiriyorlar ve sürdürülebilir olmaları için çalışıyorlar. Tam olarak bu sebeple ada gelişerek büyüyor, büyüyecek. Bağcılığın, şarapçılığın ve turizmin belki de dostluğu ile büyüyecek. Bu da hepimizin elinde.

Bozcaada'da bağların içindeki sohbetimizden biri anı bırakıyorum buraya. Necati Bey ve Mine Hanım'ın bağlarından ve bizden bir kare. Tanımak, aynı sofrayı paylaşmak çok güzeldi. 

Ve bir haber ile bitiriyorum bu yazıyı: “Adada Çavuş hasadı başladı!” Üzüm kesmek, görmek, deneyimlemek istersen Çavuş için gidersin belki.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

VeraisonVeraison

BÜLTEN SAYISI

🍷Üzüm adası, ada üzümleri

Bir rüzgâr esiyor, Bozcaada’dayız.

12 Ağu 2022

YAZARLAR

Selin Osmanoğlu

Kimya mühendisi ve DipWSET adayı şarap uzmanı. Burnunu o kadehten bu kadehe sokan Osmanoğlu, koku hafızasını zorlayarak şarabı hikayeler ile sade ve eğlenceli bir dilde anlatıp, duygusal deneyimler tasarlıyor.

Veraison

Kadehindeki şarabı keşfederken, sonraki yudumu hayal eden bir şarap yayını. Şarabın sadece beyaz örtülü masalarda içilmediğine inanıyor, her sofrada yer arıyor. Her hafta duyusal deneyim rotaları çizmek için e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR