Zihinsel Barbarlık

Barbar terimi ilk olarak Yunanlar tarafından, Yunanca konuşmayan kişiler için kullanılmıştı. Esir aldıkları kölelerle birlikte Mısırlılar, Persler, Finikeliler gibi komşuları için de bu tabiri uygun görmüşlerdi...
Zihinsel Barbarlık

Görsel: Ulpiano Checa y Sanz, “The Huns In Rome”

Can Koyuncu
 

Köylülerin tarihi kentliler tarafından yazılır

Göçebelerin tarihini ise yerleşik olanlar yazar

Avcı-toplayıcıların tarihini çiftçiler

Devletsiz insanların tarihini saray kâtipleri yazar

Ve hepsini “Barbarların Tarihi” şeklinde adlandırılmış arşivlerde bulursunuz.

 -Anonim

 

Varlıklı olmayacak kadar soyluyum

Yönetenin yanında olmayacak kadar.

Veya faydalı bir hizmetçi ve araç,

Dünyadaki hiçbir hükümran devlete.

-Henry David Thoreau

 

 

Barbar? 

Barbar terimi ilk olarak Yunanlar tarafından, Yunanca konuşmayan kişiler için kullanılmıştı. Esir aldıkları kölelerle birlikte Mısırlılar, Persler, Finikeliler gibi komşuları için de bu tabiri uygun görmüşlerdi. “Ba-ba” kelimesi aslında Yunanca konuşmayan kişilerin çıkardığı sesleri alaya almak için türetilmişti.

Barbarlık, Yunanlıların çıkardığı bir terimdi yalnızca, bir kültür sembolü taşımıyordu. Devlet idaresine girmemiş kişiler için kullanılıyordu, yani politikti ve verginin başladığı yerde, barbarlık bitiyordu. Çinliler barbarları sınıflandırmak için “ham” ve “pişmiş” kelimelerini kullanırdı. Pişmiş olanlar, evleri kayıtları altına alınmış, sözde Çin hükümdarına biat edenleri belirtmekteydi. 

 

Barbarlığın Yükselişi

M.Ö. Mezopotamya, Mısır ve İndus Vadisi taraflarında kurulmuş devletleri düşünelim. Genel tarihi anlatıya göre bu devletler büyüklerdi, ancak James C. Scott’un deyimiyle uzaydan bakıldığında bir nokta olarak bile görülemezlerdi. Hatta buna M.Ö. 1500 civarında Maya ve Sarı Irmak’ta kurulanlar da dâhildi. 

İnsan nüfusu açısından ele alındığında, MS 1600’lere kadar, devletsiz yaşayan (barbar) insan nüfusunun, devlet sınırları içerisinde yaşayanlardan daha fazla olduğu söylenebilir. “Devletsiz insanlar ne yapıyordu peki?” diye soracak olursanız da, başı boş aylak gezen insanlar olmadıklarını biliyoruz. Her ne kadar tarih derslerinde yerleşik hayata geçmeden önceki insan hayatının bir nevi sefalet olduğu anlatılıyor olsa da, devletsiz insanlar avcılıktan toplayıcılığa, göçebe tarımcılıktan hayvancılığa ve bahçeciliğe, birden fazla geçim kaynağı ile hayatlarını idame ettiriyorlardı. 

Tarım ve özellikle de vergilendirilmesi kolay olan tahılların sonucu boy göstermeye başlayan devletler, birkaç büyük nehrin çekildiği veya kuruduğu yerlerde konumlanmış, alüvyonlu takımadalar gibi görünüyorlardı ve bu küçük ütopyalarından bir adım öteye taşamıyorlardı. Theoreau çok zaman sonra devletlerin kontrol edemediği, toplumdan uzak alanları bataklık olarak nitelendirmişti. Aynı şekilde ünlü bilgisayar oyunu Witcher 3’ün hikayesinin başladığı yerlerden biri olan Velen topraklarında da bataklıklarla çevrili bir şehir vardı: 

“Velen halkının ana geçim kaynağı tarım, zanaatkârlık ve hayvancılıktı. Eyalet gerçek anlamda tüm doğal kaynaklardan yoksun durumdaydı. Çevresinde pek çok orman, sulak arazi ve elverişli ormanlık alanlar bulunmakla birlikte, büyük bir kısmı bataklıklarla doluydu.”

İlk devletler bu bahsedilen küçük ütopyalarının dışına; kurak topraklara, bataklıklara, vadilere ve dağlık yerlere hükmedemiyorlardı. Buradaki devletsiz insanlara karşı belli başlı zafer kazanıyorlardı yeri gelince, ancak boyunduruk altına almak başka bir şeydi. Bu yüzden bir süre sonra daha akıllı davranan yeni yönetimler, barbarları daha çok ticaret toplulukları hatta geçici anlaşmalar yoluyla müttefikleri olarak görmeye başladı. Çünkü barbarlar günün sonunda daha geniş bir alanda hareket etme kabiliyetine sahiplerdi ve devletlerin gereksinimlerini kolaylıkla temin edebilirlerdi. Aklınıza ne gelirse; bal, kokulu bitkiler, çiçekler, madenler, postlar…

Thomas J. Barfield, 1992 senesinde yazdığı The Peirlous Fronties: Nomadic Empires and China adlı tezinde bu uygar-barbar ilişkisini, “barbar ikiz” olarak isimlendirmişti. Barfield’a göre ilk devletlerin veya imparatorlukların yanı başında hemen her zaman onunla birlikte doğup, o çöktüğünde aynı kaderi paylaşan bir barbar ikizi vardı. 

James C. Scott da nokta atışı bir bağlantı ile barbarları, ekili arazideki ayrık otlarına benzetmişti:

“Birer musibettiler ve hasat vakti davetsiz bir şekilde açığa çıkan bu insanlar, kuşlar, fareler ve sıçanlar, devlet ile uygarlık için tehlike kaynaklarıdır. Bu yüzden boyunduruk altına alınamıyorlarsa, imha edilmeleri veya evin dışında tutulmaları gereklidir.”

Peki neden bunca insan, bir barbar olarak hayatlarına devam etmeyi seçmişlerdi? Çünkü oldukça kârlı bir yaşam şekliydi. Devletlerin içerisinde bulunan büyük tahıl ambarlarını, hayvanları, başka bir yönetime köle olarak satılmaya hazır insanları ve değerli madenleri düşünün. Hepsi bir noktada toplanmış şekilde yeni ve görece vahşi sahiplerini bekliyorlardı. Ajay Skaria’nın Hybrid Histories adlı kitabında yer alan, geç sömürgeci dönemde Batı Hindistan’ın dağlık bölgelerinde yapılmış büyük bir baskında ele geçirilen ganimetin envanteri bu konuda iyi bir fikir verebilir: 72 tosun, 106 inek, 55 buzağı, 11 dişi bufalo, 54 pirinç ve bakır çanak, 50 parça kıyafet, 9 battaniye, 19 demir saban, 65 balta, süs eşyaları ve tahıl. 

Not: Bu gibi ganimetlerden yola çıkarak, Scott bu döneme “Barbarların Altın Çağı” adını veriyor. Ancak altın çağın ne kadar sürdüğü kesin değil. Zira barbarlar ardında kayıtlar ve envanterler bırakan topluluklar değillerdi. Bu nedenle bugün barbarlara dair sahip olduğumuz bilgilerin tamamı devlet kaynaklarından geliyor. 2021 senesinde bile yönetimlerin apaçık istatistik kurumlarına müdahalede bulunduğu, yalan haberleri gerçekmiş gibi yaydığı (Hakikat Ötesi), sahte veya olmayan diplomalar ile yüksek yerlere gelinebildiği bir dünyada yaşıyorsak, yazıya yalnızca çok küçük bir azınlığın sahip olduğu dönemlerde ne gibi sahtecilikler dönüyordu kim bilir.

 

Coğrafya ve Barbar Ekolojisi

Barbarlık politik bir duruştu ve bir yaşam biçimiydi. Yine de onlara “kültürsüz” ithamında bulunmak yersiz olurdu. Çünkü “ikiz devlet” kavramında belirtildiği gibi, çoğu kavim bir devletin yanı başında kurulmuştu ve ticaret halindeyken bir kültür alışverişi de söz konusuydu. Ancak barbarlar, devletlerin yalnızca bir komşusu konumundaydı, yani vergi mükellefliği konusu açılınca ortada barbarın b’si yoktu. Çinlilerin, barbarları “ham” ve “pişmiş” olarak nitelendirdiğini tekrar ortaya atacaksak, hamdan pişmişe dönmüş kişilerin eninde sonunda tamamıyla asimile olmuş bir taşralı vergi mükellefine dönüşmesi mümkündü.

Antik dünyadaki coğrafi özellikleri tanımlamak, devlet gözünden bakıldığında oldukça kolaydı. Küçük, zengin, sulak ve düşük rakımlarda konumlanmışlardı genel olarak. MÖ 1. binyılın ikinci yarısına dek, yani büyük yelkenli gemilerin icat edildiği ve böylece büyük yüklerin daha uzak yerlere taşınır hale geldiği döneme dek, devletler tahıl merkezlerine yapışık haldeydi. (Aklınızda yer etmesi için, Anadolu topraklarında yaşayan ve Konya’yı merkezi yapan bir devlet hayal edin. Ne de olsa tahıl ambarımızdı bir zamanlar.)

Öte yandan, barbarların coğrafyasını ve ekolojisini tanımlamak güçtü. Geniş bir perspektiften düşünüldüğünde devletlerin yerleştiği alanlar dışında, aslında yapılan yağmalar ve baskınlardan ötürü devletlerin yerleştiği yerler dâhil, göz önüne getirilebilirdi. Dağlar, çöller, kurak yerler, sık ormanlar, zengin alüvyonlu topraklar, denizler, vadiler… Kısacası dünya üzerindeki her yer.

Devletlerin erişim alanlarının gerçek sınırları, taş duvarlarda saklıydı. Bu duvarlar “medeni” ve “barbar” ı ayıran fiziksel ve aynı zamanda sembolik yapılardı. Bu türden ilk duvar, MÖ 2000 civarında Sümer kralı Sulgi’nin emriyle Dicle ve Fırat arasına çekilen 250 kilometre uzunluğundaki arazi duvarıydı. Genelde barbar Amorileri uzakta tutmak için inşa edilmiş (aslında başarısız olmuş) bir duvar olarak tarif edilse de, Anne Porter bu duvarın daha çok Güney Mezopotamya’da yaşayan ve vergi mükellefi çiftçileri içerde tutmak için yapıldığı görüşünde. (Porter, Mobile Pastoralism)

Not: Aynı zamanda Porter’ın kitabında belirttiği üzere Amoriler “barbar” olmaktan ziyade Mezopotamya toplumunun parçasıydılar. Statükoya savaş açan ve onu gasp eden kişilerdi, ancak dışarıdan gelen yabancılar değillerdi. 

Barbar coğrafyası, ekoloji ve demografinin en ayırt edici unsuruydu. Devlet gözünden tahıl merkezine dâhil olmayan yerleşim yerlerini ifade ediyordu. Romalılar açısından, kendi tahılı beslenmeleri ile Galyalıların et ve süt ürünlerinden oluşan öğünleri arasındaki farklılık, uygar olduklarını iddia ederken öne çıkardıkları unsurlardan biriydi. Hatta Roma’da tereyağı, “Nahoş Galyalı ürünü” olarak nitelendiriliyordu. Fakat kendilerinin yere göğe sığdıramadıkları zeytinyağını gladyatörlerin vücutlarına sürüp, dövüş sonrası kana bulanmış vücutlarından ve hatta arena duvarlarından kazıyarak çıkarıp yüksek fiyata satmalarını ve zenginlerin bunları alarak vücutlarına şifa ve güç niyetine sürmesini düşüneceksek, kim daha uygar sorgulamak gerekiyordu. 

Çinlilerdeki “ham” ve “pişmiş” gibi bir örnek de Romalılarda vardı. Toprağını tarıma açan ve ticaret kentleri (oppidum) kuran Keltler, Romalıların gözünde üst seviye barbarlardı. Ancak Galyalılar gibi kavimler iflah olmaz birer parazittiler. Keltler ayrıca daha “uygar” barbarlar olduklarından, içlerinde bir hiyerarşik yapı da bulunuyordu. Fakat bu hiyerarşi herhangi bir miras ve mülke dayanmadığı için, daha yatay bir şekilde ilerliyordu.

 

İkincil İlkelleşme

Geleneksel tarihsel anlatıya bakılacak olursa, dünyanın yalnızca uygar ve barbar diye ikiye ayrılması gibi bir durum vardı. Ya içindeydin uygarlığın ya da dışında. Ancak bu yanlıştı. Aradaki sınır daha geçirgendi, belki de western filmlerindeki kolaylıkla girilip çıkılabilen kapılar kadar. Scott’a göre bu görüş en az üç sebepten ötürü hatalıydı. İlk olarak, binlerce yıl insanların yerleşik ve yerleşik olmayan geçim tarzları arasında gidip geldikleri, ikisinin arasında kalan çok sayıda karma yöntem geliştirdikleri görmezden gelinmekteydi. İkincisi, bir devleti kurma ve ardından genişletme faaliyetinin kendisi başlı başına insanları yerinden yurdundan eden bir şeydi. Devlete komşu barbar nüfusların çoğu fiilen devlet inşa sürecinden kaçan mültecilerden oluşmuş olabilirdi. (Bu durum Cyberpunk 2077 oyununda Nomad’ların Night City’den kaçışı olarak da ortaya çıkar.) Üçüncüsü, gördüğümüz üzere devletler ortaya çıktığında onlara katılmak kadar, onlardan kaçmak için de pek çok sebep doğmuş oluyordu. 

Kaçışın sebepleri değişkendi. Savaşlar, hastalıklar, askere alma, vergiler… Kaçakların bir kısmı başka devletlere gidiyordu fakat birçoğu da devletsiz hayatı seçiyordu. Yani bilerek ve isteyerek barbar hayatını seçiyorlardı. Belli bir zaman sonra devletsiz insanlar daha çok “saf ilkeller” değil, devletin boyunduruğundan kaçmak isteyen eski devlet tebaasından oluşur hale geldi. Bu sürecin en meşhur tasviri Pierre Clastres tarafından “İkincil ilkelleşme” olarak ortaya atılmıştı. 

 

Zihinsel Barbarlık

Beckwhit ve Lattimore gibi yazarlar, barbar yaşamını devlet duvarlarını geride bırakıp, karanlık topraklara göç olarak değil; yüzde yüz bir özgürleşme sağlamasa bile koşulları rahatlatan bir deyim olarak görülmesi gerektiğini yazar. Devlet zayıfladıkça, yönetenler kayıpları telafi etmek için merkeze yaptıkları baskıyı artırmanın cazibesine kapılmış ve daha büyük kaçışların ihtimalini artıran bir kısır döngüye girmişlerdir. 

Devletlerin bu nedenle zayıfladığı ve sonunda yıkılarak bir “karanlık” çağa girdiği söylemi vardı geleneksel tarihsel anlatıda. Fakat kim için, ne bakımdan karanlıklardı? Hanedanlar artık güçlü olmadığı için, binlerce köle serbest kaldığı, çiftçi ve tüccar ağır vergilerden kurtulduğu için miydi? Kendini ve atalarını öve öve bitiremediği tarihi kayıtları tutan bir devlet olmadığı için “karanlık” diye adlandırılsa da, bu gibi dönemlerin kıtlık, hastalık veya savaş bakımından karanlık bir çağ olduğunu gösteren hiçbir iz yoktu.

Günümüz dünyasında da bir karanlık çağ var denebilir devlet gözünden bakılacak olursa. Merkezi yönetim, zihinsel açıdan yıkılmıştır. Ancak buna karanlık çağ demek son derece yanlış olurdu.

Antik zamanlarda yıkılan merkezi yapılardan sonra ortaya farklı farklı bölgelerde, küçük yerleşim yerleri ortaya çıkardı. Bugün toplumumuzda olan şey de bu, fakat bu sefer durum zihinsel. Ülkenin zihinsel yerleşim yerleri günümüzde çok farklı noktalarda kümeleşmiştir. 

Devletler, söylemleriyle vatandaşlarını dilleri ve yasalarıyla ördükleri duvarlar içine hapsetmiştir, bir yandan bu durumu “düşman ülkeler, dış güçler” gibi kalıplara sokmaya çalışmıştır.  

Duvardan atlamayı başaran, ya da hiç duvarın iç tarafında bulunmamış olanlara da zaman zaman ordularını göndermiştir gerek fiziksel, gerek zihinsel olarak. Fakat tarihte olduğu gibi hiçbir zaman hükmedememişlerdir bu zihinlere. Theroau vergi ödemediği için hapse atıldığı gece bu konuda bir farkındalık yaşamıştı:

“Altı yıl boyunca hiç kelle vergisi ödemedim. Bu nedenle bir kez, bir geceliğine hapse girdim; bir metre kalınlığındaki o ahşap ve demir kapıya bakıp düşünürken de bana hapse atılacak, sadece et, kan ve kemikten ibaret biri muamelesi yapan o kurumun aptallığına hayret etmekten kendimi alamadım. Gördüm ki benimle kasabalı hemşerilerim arasında taş bir duvar var ancak, onların benim kadar özgür olabilmeleri için tırmanıp aşmaları veya yıkıp geçmeleri gereken iyice zorlu bir engel vardı.

 (…)

Her tehdidin ve her iltifatın altında bir gaf vardı; çünkü tek arzumun o taş duvarın öteki tarafında durmak olduğunu düşünüyorlardı. Kapıyı düşüncelerimin üzerine nasıl da şevkle kapadıklarını, düşünceleriminse hiçbir engelle karşılaşmadan peşlerinden gittiğini, onlar için esas tehlikeli olan şeyin bu düşünceler olduğunu gördükçe gülümsemekten alamıyordum kendimi. Bana ulaşamadıkları için, çareyi bedenimi cezalandırmakta bulmuşlardı. Devletin yarım akıllı olduğunu, mirasyedi bir kız kurusu gibi ürkek olduğunu, dostuyla düşmanını ayırt edemediğini gördüm ve son kalan saygımı da yitirip acıdım ona.” 

23 Ocak 2021 tarihinde, saat 23:54’ü gösterirken ben zihnimden akanları bu satırlara döküyorum. Bu yazdıklarımı hiç yayınlamamış olduğumu düşünelim. Ölümümden sonra birinin bilgisayarımı kurcalamayacağını varsayarsak, ileride bu düşüncelere dair bir belgeye rastlanmayacaktı tarihsel kayıtlarda. Fakat belge olmaması, bu düşüncelerimin ve bu düşünceler yoluyla birlikte eylemlerimin gerçekleşmediği anlamına da gelmeyecekti.  

 

 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş