Hükümetin 20 yıldaki dış politika değişiklikleri

AB ile müzakereler, "komşularla sıfır sorun", "değerli yalnızlık", Avrasyacılık, yeniden denge
Hükümetin 20 yıldaki dış politika değişiklikleri

30 Haziran - HSBC - Spektrum
HSBC ile birlikte

Uluslararası çözümler: HSBC Premier Dünyanın her yerinde, HSBC Premier ayrıcalıkları seninle. Hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkıyorsan, dünya sana açık. HSBC Premier ile bu bağlantı üzerinden tanışabilirsin.

Daha fazlasını öğren

2002 yılında tek başına iktidara gelen AK Parti hükümeti hem iç hem de dış politikada bir demokratik açılım süreci başlattı. 2001 krizinin ardından iktidara gelen AK Parti, bir yandan IMF ile yapılan stand-by anlaşmasının yükümlülüklerini yerine getirerek ekonomide kapsamlı reformlar yapıyor bir yandan da siyasi alanda demokratik ve reformcu bir imaj çiziyordu.

Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlangıcı

Öte yandan, dış politikada da aktif bir siyaset izleyen hükümet, uluslararası basın ve düşünce kuruluşları tarafından Orta Doğu ülkeleri arasında demokratik rol model olarak gösteriliyordu. Hiç kuşkusuz, AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde iç ve dış politikada çizilen demokratik imajda AB'ye üyelik süreci önemli rol oynadı. AK Parti dönemi dış politikasını inceleyen birçok akademisyen de 2002-2007 arası dönemde izlenen ilerlemeci politikalarda AB üyeliğinin bir çıpa görevi gördüğünü dile getiriyor.

1999 yılında düzenlenen Helsinki Zirvesi’nde Türkiye'nin AB adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı açık ve kesin dille ifade edilmişti. Üyelik müzakerelerinin başlatılması için ön şart olarak kabul edilen siyasi reformlar AK Parti iktidarının ilk döneminde büyük hızla hayata geçirilmeye başlandı. 2002-2004 yılları arasında 8 uyum paketi, 2001 ve 2004 yıllarında da 2 anayasa paketi TBMM'de kabul edildi. 2004'te düzenlenen Brüksel Zirvesi'nde Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005'te müzakerelere başlama kararı alındı.

Reuters

AB çıpası kaybedildi

Ancak bu dönemde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’nin üyeliğine karşı tavır almaları, Almanya'da Angela Merkel ve Fransa'da Nicolas Sarkozy iktidarlarının başlaması Türkiye’nin üyelik sürecini yavaşlatan ve devamında donduran sürecin de başlangıcı oldu. İktidarının ilk yıllarında AB üyeliği hedefinin bir gereği olarak iç ve dış politikada demokratik ve uyumlu bir çizgide ilerleyen AK Parti iktidarı ise üyelik sürecinin olumlu bir sonuca varmayacağı sinyallerinin artmasıyla birlikte siyasi çizgisini değiştirmeye başladı. Bir bakıma, Türkiye’nin demokratikleşme reformlarının itici kuvveti olan AB çıpasının kaybedildiğini söylemek mümkün.

Komşularla sıfır sorundan değerli yalnızlığa

AB üyelik sürecinin dondurulması ve devam ettirileceğine dair beklentilerin azalmasıyla birlikte hem iç hem de dış politikada daha agresif ve otoriter bir siyaset benimseyen AK Parti iktidarı için dönüm noktasının 2010 yılında başlayan Arap Baharı sürecinin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu zamana kadar "komşularla sıfır sorun" ilkesini benimseyen iktidar, Arap Baharı ile Türkiye için tarihî bir fırsat oluştuğu tezini öne sürdü. 

Siyaset biliminde "Neo-Osmanlıcılık" olarak da adlandırılan bu strateji, Türkiye’nin tarihi bağlarını ve siyasi nüfuzunu kullanarak Orta Doğu’nun otoriter rejimlerine karşı ayaklanan halklara destek olması gerektiğini ve bu sayede nüfuz alanını genişletebileceğini iddia ediyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun savunucusu ve uygulayıcısı olduğu agresif ve genişleyici Neo-Osmanlıcı dış politika doktrini, Türk dış politikasını kısa bir zamanda "komşularla sıfır sorun" ekseninden "değerli yalnızlık" eksenine savurdu. AK Parti iktidarı ile ideolojik yakınlığı bulunan İhvancı hareketlerin başarısız olmasıyla birlikte bölgede yeni kurulan rejimler ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler gerildi ve kopma noktasına geldi. Başta Mısır olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Suriye ile yaşanan diplomatik krizlerin çıkış noktasını da Arap Baharı oluşturuyor.

Avrasya'ya yöneliş

Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasette agresif ve otoriter bir dönüşüm sürecine girmesi başta ABD ve AB olmak üzere batılı ülkelerle olan ilişkilerini de olumsuz etkiledi. Bu her ne kadar birbirini besleyen bir süreç olsa da iktidarın militarist ve agresif dış politika anlayışı batı ile olan ittifakının da sorgulanmasına yol açtı. Aynı dönemde, Rusya ve Çin’in batılı ekonomik ve askerî kurumlara meydan okuyan alternatif oluşumlar kurmaları, BRICS veya Şanghay Beşlisi gibi, AK Parti hükümeti için de otoriterleşmenin maliyetini azaltacak yeni ittifaklar kurma şansı yarattı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS ve Şangay Beşlisi’ne Türkiye’nin de dâhil olması yönündeki ısrarlı söylemleri bu tezi kanıtlar nitelikte. 

Reuters

Bir yandan Çin Halk Cumhuriyeti ile ekonomik ilişkiler geliştirilirken diğer yandan da Rusya ile askerî alanlarda ortaklıklar artırılmaya başlandı. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınması ise Türkiye’yi batı ittifakı ile Rusya-Çin ekseni arasında bir tercih yapmaya zorladı. S-400’lerin alınması sonrasında ABD ve NATO’dan gelen sert tepkiler ve Türkiye’nin ortağı olduğu F-35 savaş uçağı programından çıkarılması Türkiye’nin batı ittifakı ile ilişkilerini büyük oranda zedeledi. 

Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının paylaşımında yaşanan sorunlar ve Yunanistan-İsrail-Mısır-Güney Kıbrıs tarafından oluşturulan ittifak ile Türkiye’nin bölgeden dışlanmaya çalışılması agresif ve militarist dış politikaya hız kazandırılmasına neden oldu. Aynı dönemde, Türkiye'nin Azerbaycan'a savaştığı Ermenistan karşısında açıktan desteği ve gönderilen SİHA’ların savaşın kazanılmasında önemli bir rol üstlenmesi savunma sanayi yatırımlarının artırılmasına ve militarist dış politika anlayışının genişletilmesine alan sağladı. 

Yeniden denge politikası

Son dönemdeyse Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle hem Avrasya hem de Avrupa’da yeni bir döneme girilmesi Türk dış politikasının da denge siyasetine doğru yönelmesini zorunlu kıldı. Öte yandan, hem Doğu Akdeniz’deki yalnızlığın giderilmesi hem de Orta Doğu’da yeniden oluşmaya başlayan ittifakların dışında kalınmak istenmemesi Türkiye’nin bölge ülkeleriyle yeni bir açılım süreci başlatmasına zemin hazırladı.

Son dönemde BAE, Suudi Arabistan, İsrail ve Ermenistan’la başlatılan normalleşme ve ittifak süreçleri hem ekonomik hem de siyasi bir krizin içinde olan AK Parti hükümetinin agresif-militarist dış politika anlayışını daha fazla devam ettiremediğini ve denge siyasetine yöneldiğini bizlere gösteriyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

Dış politikada büyük değişiklikler, fırsatlar ve tehlikeler

Prof. Dr. Evren Balta ile güncel uluslararası ilişkiler söyleşisi ve son 20 yıldaki dış politika değişiklikleri

30 Haz 2022

HSBC ile birlikte
İllustrasyon: Mae Decena - Fotoğraflar: Adem Altan/Mikhail Svetlov/Scott Olson/Jonathan Nackstrand/Getty Images

YAZARLAR

Abdullah Esin

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR