Hükümetin 20 yıldaki dış politika değişiklikleri


Uluslararası çözümler: HSBC Premier Dünyanın her yerinde, HSBC Premier ayrıcalıkları seninle. Hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkıyorsan, dünya sana açık. HSBC Premier ile bu bağlantı üzerinden tanışabilirsin.
Daha fazlasını öğren →
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
2002 yılında tek başına iktidara gelen AK Parti hükümeti hem iç hem de dış politikada bir demokratik açılım süreci başlattı. 2001 krizinin ardından iktidara gelen AK Parti, bir yandan IMF ile yapılan stand-by anlaşmasının yükümlülüklerini yerine getirerek ekonomide kapsamlı reformlar yapıyor bir yandan da siyasi alanda demokratik ve reformcu bir imaj çiziyordu.
Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlangıcı
Öte yandan, dış politikada da aktif bir siyaset izleyen hükümet, uluslararası basın ve düşünce kuruluşları tarafından Orta Doğu ülkeleri arasında demokratik rol model olarak gösteriliyordu. Hiç kuşkusuz, AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde iç ve dış politikada çizilen demokratik imajda AB'ye üyelik süreci önemli rol oynadı. AK Parti dönemi dış politikasını inceleyen birçok akademisyen de 2002-2007 arası dönemde izlenen ilerlemeci politikalarda AB üyeliğinin bir çıpa görevi gördüğünü dile getiriyor.
1999 yılında düzenlenen Helsinki Zirvesi’nde Türkiye'nin AB adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı açık ve kesin dille ifade edilmişti. Üyelik müzakerelerinin başlatılması için ön şart olarak kabul edilen siyasi reformlar AK Parti iktidarının ilk döneminde büyük hızla hayata geçirilmeye başlandı. 2002-2004 yılları arasında 8 uyum paketi, 2001 ve 2004 yıllarında da 2 anayasa paketi TBMM'de kabul edildi. 2004'te düzenlenen Brüksel Zirvesi'nde Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005'te müzakerelere başlama kararı alındı.

Reuters
AB çıpası kaybedildi
Ancak bu dönemde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’nin üyeliğine karşı tavır almaları, Almanya'da Angela Merkel ve Fransa'da Nicolas Sarkozy iktidarlarının başlaması Türkiye’nin üyelik sürecini yavaşlatan ve devamında donduran sürecin de başlangıcı oldu. İktidarının ilk yıllarında AB üyeliği hedefinin bir gereği olarak iç ve dış politikada demokratik ve uyumlu bir çizgide ilerleyen AK Parti iktidarı ise üyelik sürecinin olumlu bir sonuca varmayacağı sinyallerinin artmasıyla birlikte siyasi çizgisini değiştirmeye başladı. Bir bakıma, Türkiye’nin demokratikleşme reformlarının itici kuvveti olan AB çıpasının kaybedildiğini söylemek mümkün.
Komşularla sıfır sorundan değerli yalnızlığa
AB üyelik sürecinin dondurulması ve devam ettirileceğine dair beklentilerin azalmasıyla birlikte hem iç hem de dış politikada daha agresif ve otoriter bir siyaset benimseyen AK Parti iktidarı için dönüm noktasının 2010 yılında başlayan Arap Baharı sürecinin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu zamana kadar "komşularla sıfır sorun" ilkesini benimseyen iktidar, Arap Baharı ile Türkiye için tarihî bir fırsat oluştuğu tezini öne sürdü.
Siyaset biliminde "Neo-Osmanlıcılık" olarak da adlandırılan bu strateji, Türkiye’nin tarihi bağlarını ve siyasi nüfuzunu kullanarak Orta Doğu’nun otoriter rejimlerine karşı ayaklanan halklara destek olması gerektiğini ve bu sayede nüfuz alanını genişletebileceğini iddia ediyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun savunucusu ve uygulayıcısı olduğu agresif ve genişleyici Neo-Osmanlıcı dış politika doktrini, Türk dış politikasını kısa bir zamanda "komşularla sıfır sorun" ekseninden "değerli yalnızlık" eksenine savurdu. AK Parti iktidarı ile ideolojik yakınlığı bulunan İhvancı hareketlerin başarısız olmasıyla birlikte bölgede yeni kurulan rejimler ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler gerildi ve kopma noktasına geldi. Başta Mısır olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Suriye ile yaşanan diplomatik krizlerin çıkış noktasını da Arap Baharı oluşturuyor.
Avrasya'ya yöneliş
Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasette agresif ve otoriter bir dönüşüm sürecine girmesi başta ABD ve AB olmak üzere batılı ülkelerle olan ilişkilerini de olumsuz etkiledi. Bu her ne kadar birbirini besleyen bir süreç olsa da iktidarın militarist ve agresif dış politika anlayışı batı ile olan ittifakının da sorgulanmasına yol açtı. Aynı dönemde, Rusya ve Çin’in batılı ekonomik ve askerî kurumlara meydan okuyan alternatif oluşumlar kurmaları, BRICS veya Şanghay Beşlisi gibi, AK Parti hükümeti için de otoriterleşmenin maliyetini azaltacak yeni ittifaklar kurma şansı yarattı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS ve Şangay Beşlisi’ne Türkiye’nin de dâhil olması yönündeki ısrarlı söylemleri bu tezi kanıtlar nitelikte.

Reuters
Bir yandan Çin Halk Cumhuriyeti ile ekonomik ilişkiler geliştirilirken diğer yandan da Rusya ile askerî alanlarda ortaklıklar artırılmaya başlandı. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınması ise Türkiye’yi batı ittifakı ile Rusya-Çin ekseni arasında bir tercih yapmaya zorladı. S-400’lerin alınması sonrasında ABD ve NATO’dan gelen sert tepkiler ve Türkiye’nin ortağı olduğu F-35 savaş uçağı programından çıkarılması Türkiye’nin batı ittifakı ile ilişkilerini büyük oranda zedeledi.
Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının paylaşımında yaşanan sorunlar ve Yunanistan-İsrail-Mısır-Güney Kıbrıs tarafından oluşturulan ittifak ile Türkiye’nin bölgeden dışlanmaya çalışılması agresif ve militarist dış politikaya hız kazandırılmasına neden oldu. Aynı dönemde, Türkiye'nin Azerbaycan'a savaştığı Ermenistan karşısında açıktan desteği ve gönderilen SİHA’ların savaşın kazanılmasında önemli bir rol üstlenmesi savunma sanayi yatırımlarının artırılmasına ve militarist dış politika anlayışının genişletilmesine alan sağladı.
Yeniden denge politikası
Son dönemdeyse Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle hem Avrasya hem de Avrupa’da yeni bir döneme girilmesi Türk dış politikasının da denge siyasetine doğru yönelmesini zorunlu kıldı. Öte yandan, hem Doğu Akdeniz’deki yalnızlığın giderilmesi hem de Orta Doğu’da yeniden oluşmaya başlayan ittifakların dışında kalınmak istenmemesi Türkiye’nin bölge ülkeleriyle yeni bir açılım süreci başlatmasına zemin hazırladı.
Son dönemde BAE, Suudi Arabistan, İsrail ve Ermenistan’la başlatılan normalleşme ve ittifak süreçleri hem ekonomik hem de siyasi bir krizin içinde olan AK Parti hükümetinin agresif-militarist dış politika anlayışını daha fazla devam ettiremediğini ve denge siyasetine yöneldiğini bizlere gösteriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Prof. Dr. Evren Balta ile güncel uluslararası ilişkiler söyleşisi ve son 20 yıldaki dış politika değişiklikleri
30 Haz 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.

Mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine dönmesi, Özgür Özel ve arkadaşlarının Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Ankara kulislerinde şimdi Yargıtay’ın kararı kaldırıp kaldırmayacağı, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının gündeme gelip gelmeyeceği ve CHP’de yeni bir kurultay sürecinin başlayıp başlamayacağı tartışılıyor. Yeni Parti yönetimi ise butlan kararı kaldırılsa bile CHP’ye dönmeme ve seçime kendi çatısı altında girme eğiliminde.




