Ayfer Tunç: ‘Gençler umutların tükendiği bu ülkede yeni bir yarın fikri inşa etmek zorunda’

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Memleket Hikayeleri, 12 yıl aradan sonra yeni yayınevinde basılınca bunun okurun bitmeyen teveccühünün göstergesi sanmıştım ama Ayfer Tunç söyleşinin ilk cevabında yanılgımı ortaya koydu:
"Çokça alınıp okunduğu doğru değil. Sanırım ilk baskısı İletişim Yayınları’nın Memleket Kitapları dizisinden çıktığı için benim bir Can yazarı olduğumu düşünen okurlarımın çoğunun haberi bile olmadı."
Yanılgımın birinci elden düzeltilmiş olması çok kıymetli.
12 yıl sonra yeniden
Öyküleri, romanları, sinema ile ilgili çalışmaları, inceleme-araştırma yazıları ile çağdaş edebiyatımızın en verimli, en incelikli ve özgün isimlerindendir Ayfer Tunç. Kendisiyle eserlerinin tamamına ilişkin yapılacak bir söyleşi ancak bir biyografi/söyleşi kitabına sığdırılabilir.
Hazır Memleket Hikayeleri yeniden elimizdeyken ve o yılları yaşamış okurlarına bazı bakımlardan Türkiye'nin yoksul ama görece mutlu yıllarını hatırlatan, bir biçimden bazı kuşakların bir teselli nesnesi olarak da alıp kabul edebilecekleri Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek de varken söyleşinin odağını “geçmiş ve gelecek” olarak belirledik.
Geçmiş okurlar için ne ifade eder? Geçmiş, bir yazar için ne ifade eder? İki kitaptan yansıyan yakın geçmişimizin bugünler için bir anlamı ve etkisi var mıdır? İki kitap bağlamında bu sorular üzerine yoğunlaştım.
Tanpınar'ın en çok bilinen, en çok sevilen ancak ne yazık ki üzerine çok da düşünüldüğünü sanmadığım dörtlüklerindendir:
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
Geçmiş, ona döndükçe büyüyen, genişleyen ama bir o kadar da sisler arasında görüşümüzden uzaklaşan bir hayalet! Öte yandan edebiyat, doğası gereği geçmişin gölgeleriyle savaşır, bazen yan yana bazen göğüs göğüse. İşte bu yüzden önemli, edebiyatın geçmişin içindeki, geçmişin de edebiyat içindeki varlığını teşhis etmek!
Ayfer Tunç ile Memleket Hikayeleri ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı kitaplarının ışığında geçmişin sislerini, umutlarımızın tükendiği şimdiyi ve yapay zeka ile hayal gücümüzü dumura uğratan geleceği konuştuk.

Ayfer Tunç
Yaşanası bir yarın umudu
Memleket Hikayeleri'nin önsözünde Yeni Türkiye'yi "yarınsız kalmış bir memleket" diye tarif ediyorsunuz. Sahiden de umut edilesi, yaşanası bir “yarınımız” olmayacak mı bizim?
Keşke... Bu söyleşide karamsarlık yaymak istemem ama Nietzsche "Umut işkenceyi uzatır" der. Memleket Hikayeleri’nin ilk basımından 12 yıl sonra gördüğüm şey sadece memleketimin değil, dünyanın yarınının tehlikede olduğu. 12 yıl önce Trump gibi bir adamın, üstelik iki kere ABD başkanı olacağını hayal edebilir miydik? Filistin’in tarihin en büyük soykırımına uğramış bir topluluk tarafından yine tarihin en büyük soykırımlarından birine uğratılacağını düşünebilir miydik? Bir virüsün dünyayı esir alacağını tahmin edebilir miydik? Ya yapay zeka diye bir şeyin pek çok mesleği silmesini... 12 yıl önce dünyanın düşündüğü yarın bu muydu?
"12 yıl boyunca yaşanan acıları sıralamak bile yüreğimi sıkıştırıyor."
Bebek öldüren çetelerden hapisteki aydınlara, tahayyülümüzü aşacak şekilde artan politik, ekonomik, sosyolojik suçlardan tümüyle çöken adalet mekanizmasına kadar yarın adına ne varsa hepsini çürüten her şeyi herkes görüyor, bizzat yaşıyor. Yalanlarla inşa edilen bir geleceğin umut dolu, olumlu bir yarın olması mümkün değil. Ama yine de tümüyle karamsar olduğumu söyleyemem.
Gençler ‘yarın’sız yaşayamaz
Kahin değilim ama her çağın kendi karakterini ve kendi işleyişini yaratacağına, insanlığın eğer tümüyle yok olmayacaksa bir çıkış yolu keşfedeceğine inanıyorum.
Bu mesnetsiz bir inanç değil mi, diyeceksiniz. Benim mesnetim varoluşun dayattığı mecburiyet ve gençlik, dünyanın her yerindeki ve Türkiye’deki gençlik. Onlar yarınsız yaşayamazlar, yeni bir yarın fikrini inşa etmek, varolmanın yolunu bulmak zorundalar. Bugünün gençleri bu vahim ötesi tehlikenin farkında ve tıpkı internet yokken nasıl bir şey olduğunu hayal bile edemediğimiz gibi, gençlik de var kalabilmek için bugün hayal bile edemediğimiz bir çıkış yolu bulacak, buna inanıyorum, tersinin dünyanın yok oluşu olacağı çok açık çünkü. Dünyanın tümüyle yok olmaması, ekonomik çarkların dönebilmesi için insana ihtiyaç var ve bu yıkım düzeni sürdürebilir değil.
Bir şifa kaynağı olarak geçmiş
"Geçmiş her anlattığımızda kılık değiştiren bir uydurmadır… Sözle aktarılan gerçek her zaman kusurludur"
İnsan hafızası lineer değil epizodiktir, insan geçmişi tarih sırasıyla değil öne çıkan olaylarıyla hatırlar. Olayların tarihini çoğu zaman hatırlayamayışımız bundandır. Ama iyi bilinen bir tarihe yakın bir zamanda olan bir şeyi hatırlarız. Kurgu, ister edebi kurgu, bir roman veya öykünün omurgası olsun, isterse kendi tarihimiz ya da ülkemizin tarihi olsun, sözlü veya yazılı anlatıya dönüşürken değişikliğe uğrar, inşa edilmek istenen bütüne uymayan parçalar değiştirilir. Her iktidar yeni bir geçmiş ilan eder, dünün karalananları bugün aklanır veya tersi olur. Geçmiş, toplumların da insanların da gelişigüzel kullandığı, çarpıttığı, değiştirerek kendine şifa hâline getirdiği bir kaynaktır.
Geçmişin gölgeleri
Bir yazarın geçmişle ilişkisine dair ne söylenebilir. Üstelik biz geçmişi, geçmiş de bizi tamamen terk edemiyorken!
Geçmiş gereken ders alındıktan sonra arkamızda bırakıp ileriye bakmamızı gerektiren bir toplamdır. Ben toplumsal veya bireysel geçmişe edebiyat açısından bağlı bir yazarım. Kurgusal veya gerçek geçmiş, metinlerimin bir parçasıdır. Karakterlerime ayrıntılı bir geçmiş belirlemek, roman yazarken en çok zevk aldığım, gerçek veya hayalî geçmişin labirentlerinde yolculuk yaptığım bir süreçtir. Kendi tarihimden çoğu zaman farkında olmadığım küçük parçaların metnime sızdığı olur, bunları çok sonra fark ederim. Ama benim için geçmiş geçmişte kalmıştır, ne yaşandıysa olmuş bitmiştir. Geçmiş gerçekte olanı değiştiremediğimiz ama anlatırken değiştirebildiğimiz bir şeydir.
"Sürekli geçmişe bakarak yakınan insanlardan hazzetmem..."
Geçmişte olan ve beni üzmüş pek çok şeyi hatırlamıyorum bile, bu da benliğin kendini koruma yolu, ben kendimi geçmişin yükünden unutarak koruyorum. Arşivci de değilimdir, yazar olarak kendi kayıtlarımı bile tutmam. Özetle geçmiş benim için çok sevdiğim edebiyatım için hayati bulduğum bir malzemedir.
Nostaljiye olan tutkumuz neden? Neden tarihin bir dönemi hayatımıza devrisaadetmiş gibi gelip yerleşir, o dönemi anarak içleniriz?
Bugünlerin altın yılları 90’lar mesela, neden? Çünkü yaşamakta olduğumuz "şimdi" sorunlarla yüklüdür, gerçektir, içinden geçmekteyizdir ve bize hiç de devr-i saadet gibi görünmemektedir. Nostaljisini yaşadığımız geçmiş ise hafızamızdan sorunlarından azade, sadece güzel yanlarıyla çıkar gelir. Oysa aynı geçmişi yaşarken o geçmişin şimdisinin sorunlarıyla boğuşmuşuzdur, ama hatırlamayız.
Tasarruf kültüründen tüketim toplumuna
İyi tüketenler olabilmek için kimliğimizi, kişiliğimizi oluşturan özgün parçaları kaybetmekte, açgözlülüğün pençesine düşmekte sakınca görmedik hiç.
Yaşadığı yeri sevmek, bencil olmamak, ötekini düşünmek, iyiliksever ve cömert olmak, insanları incitmemeye dikkat etmek gibi hasletlerimiz tüketim kültürünün önünde birer engel olduğu için, bencil olmamak başta olmak üzere hepsini sessiz sedasız hayatımızdan çıkardık, çünkü tüketim kültürü yarış gerektirir, oysa birbirlerine değer veren insanlar yarışmaz. Çocukluğumda misafirin hediyesini açmak ayıpken bugün açmamak ayıp. Eskiden cenaze evine yemek götürülürdü şimdi cenaze evinde yemek ikram edilmesi bekleniyor.
"Türkiye toplumu yaşadığı yere değer vermez... Evinin dışına dair bir nebze bile sorumluluk hissetmez, hatta şehrini ve doğayı tahrip etmekte sakınca görmez."
Türkiye kamusal alana saygısı olan gelişmiş bir topluma sahip değildir. Oysa medeniyetin büyük bir bölümünü kamusal alan terbiyesi oluşturur. Öte yandan eskiden Anadolu şehirleri küçük nüfusları ve kolektif yaşama biçimleri nedeniyle, kadınlar açısından çok baskıcı olmakla birlikte, özgün bir kültür üretiyordu, bu kültür yok oldu hatta daha kötüsü ikiyüzlü bir hâl aldı. Mardin’de yaşayan Süryani kalmadı ama Mardinliler turistlere Süryani şarabı ve Süryani kurabiyesi satıyorlar. Şehirlerin kimlikleri mutfaklarıyla, "Şusu ünlü"yle sınırlanmış durumda, onları bile özgün hâlleriyle bulmak çok zor.
Kibir kumkuması insanlık
Memleket Hikayeleri'ndeki "Maymun Çocuklar" öyküsünde insan türünün bu gezegenin cezası olduğu tespiti yapılıyor. Ve ardından bir de temenni geliyor: "Tanrı dünyayı insanlardan korusun!"
Sahiden de insan bu gezegenin cezası, çünkü kibirli, kendine sonsuz inanan en acıklısı da kendini eşsiz benzersiz sanan, yeryüzündeki bütün varlıkların kendisine hizmet etmesi gerektiğini düşünen zavallı bir tiran. Oysa insan, hatta dünyanın kendisi, evrende bir toz zerresi kadar önemi yok. Milyarlarca galaksinin bulunduğu evrende dünya denen yuvarlağın ve üzerinde yaşayan 8,5 milyar insanın nasıl bir önemi olabilir ki? Ama insan öyle kendini beğenmiş bir varlık ki ömrünü kendi ömrüyle sınırlayabiliyor.
Çoktan kabullendik yalnızlığımızı
"Siz Batılılar" öyküsünden fütüristik bir tespit: "Her insan bir ada hâline gelecek, kimse kimseye ulaşamayacak, zaten bunu istemeyecek de!"
İşler çığırından çıkmadan yazmıştım ama perşembenin gelişi de çarşambadan belliydi. Bilimkurgu yazarlarının, geleceğin öngörülerini yazan sosyologların her insanın bir tür ada olacağını öngörmüş olması çok şaşırtıcı değil. Ancak bir kurgu olarak okuduğumuz bilimkurgu kehanetlerinin gerçekleşiyor olması şaşırtıcı ve ürkütücü. Bundan birkaç yıl önce yayınlanan Black Mirror dizisindeki hikayelerden ikisi gerçekleşti bile, diğerleri neden gerçekleşmesin?
Sanal dünya yeni kimlik kartları dağıtır
Sanal dünya bizi yalnızlığa sürüklüyor, gerçek insana tahammülümüz kalmadı… Teknoloji katlanarak üstümüze geliyor ve bizi kendimize mahkum ediyor.
Teknoloji düşmanı değilim ama sanal dünya karşıtıyım, öte yandan olacağın önüne geçilemeyeceğinin de farkındayım. Teknoloji ırmakları baraj tanımayacak kadar hızlı; sürekli yeni olanaklar, yeni eğlenceler yüklenerek akıyor. İnsanlar sanal dünyada tamamen başkaları olabiliyor. İnsanların bu konforu yaşamak istemeleri doğal, hele yalnızlığın hüküm sürdüğü gerçek hayatta sosyal ilişki kurmak bu kadar zorlaşmışken. Bütün bunların sonu dönüşü olmayan derin bir mutsuzluk.
"İyinin güzelin tasavvur edildiği ütopyaların değil, distopyaların çağında yaşıyoruz; edebiyat ve sinemaya distopya yön veriyor."
Dünyanın karanlık geleceğini, teknolojiyi silah olarak kullanan, totaliter rejimlerin elinde oyuncak olan insanı anlatan filmlerin ve romanların sayısı hızla artıyor, sürekli bir kötü kehanet edebiyatı içindeyiz, insanoğlunun çöküşüne koştuğunu anlatan hikayelerle çevreleniyoruz. Bu derin umutsuzluğun işaretidir. En son Substance filmi yine bu türden bir tartışma başlattı. Bence bu film her insanın bir ada olma meselesini de aşmış, tek kişilik hayatları çoktan kabullenmiş, hatta kanıksamış.
Şiddet bu toprakların yazgısı oldu
Kadına, çocuğa ve hayvanlara şiddet bu toprakların ezeli meselesidir. Geleneksel toplum bunu hiç sorun etmezdi; şiddeti doğal, gerekli, terbiye edici, hatta hak olarak görürdü. Şiddet her zaman aynı yoğunlukta ve büyüklükteydi ama haberimiz olmazdı. Bir belediye çalışanının sokak köpeğini diri diri çöp kamyonuna atıp kemiklerini kırışını televizyonda izlediğimizde, kanımız donmuştu. Türkiye’nin ayağa kalktığını, uzun süre konuşulduğunu hatırlıyorum. Gözlerimizle gördüğümüz ilk olay olduğu için etkisi büyük oldu. Zaman içinde çok daha fazlalarına tanık olduk.
Her gün katledilen kadınları, istismar edilip öldürülen çocukların haberlerini izliyoruz. İzlemesi acı veren bu acı olaylara böylesine maruz kalmak hislerimizi köreltiyor.
İnsanlar artık duymak görmek istemiyorlar, neden? Çünkü bir çıkar yolu yok, çünkü devlet yapması gerekeni yapmıyor, yaparmış gibi görünüyor ama yapmıyor. Bu da dünyayı zalimlerin imparatorluğu hâline getiriyor. Her gün en az bir kadın cinayetinin işlendiği bir ülkede adalet mekanizmasına inanç çökmüşse, ruh sağlığımızı korumak için yaptığımız ilk şey zalimlerin zulmüne tanık olmaktan kaçınmak oluyor.
‘Yarın’ fikrine tutunmak güzeldi
Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, geçmişin renk ve kokularını getirmişti günümüze. Ayfer Tunç, seçmek zorunda kalsaydı Mintaks kovalarına çiçek dikilen yılları mı, yoksa günümüzü mü tercih ederdi?
Hem bugün hem dün! Her zaman bugünde yaşamak yanlısı oldum. Bugünün teknolojisi her ne kadar yoldan çıkacağına ve insanlığı mahvedeceğine ilişkin işaretleri veriyor olsa da beni etkiliyor. Bugün kadın hareketinin kat ettiği mesafe, insanlık değerleri, genel toplamda çok kötü görünse de en azından görünürde insanlık bilincinin artmış olması bana bugünü sevdiriyor. Öte yandan dünün artıları ve eksileri var. Düne baktığımda henüz yarın fikrinin tahrip olmadığını, yarına inandığımızı görüyorum, en çok bu içimi burkuyor.
Dün aydınlık yarınlara dair çok daha güçlü bir inancımız vardı, bugün yok.
Toplumsal hayatımızda aşağı yukarı bir eşitlik vardı, yoksul çocuklar devlet okullarında iyi eğitim alıp çok iyi yerlere gelebiliyorlardı, bugün ancak bir mucize gerekir. Bugüne göre çok daha eşit bir toplumduk o zamanlar, fakir ama gururlu yıllardı. Öte yandan toplumun karanlık tarafı aynıydı, bizi 12 Eylül’e götüren terör ve şiddet ortamı bütün gücüyle yaşanıyordu, hapishanelerde karakollarda yoğun bir işkence vardı. Bir de bugün kaybettiğim sevdiklerim hayattaydı ve en önemlisi gençtim. Ama yine de bugünü tercih ediyorum, her şeyin çok daha kötüye gideceğini bilerek o yılları yaşamayı istemem.
Aydınlar kimsenin umrunda değil
Son 50 yıl birbirini tüketip eskiten yaşam biçimlerine sahne oldu. İnsan ve sanat bu hızlı tükenişe direnebilecek mi?
Sanatın başaramayacağını gördük zaten. Edebiyat hayatın kenar süsü, çok küçük bir azınlık için var. Edebiyat, dönüştürücü-değiştirici olma gücünü kaybetti. Biz bir avuç yazar hâlâ buna inanıyoruz ve edebiyatımızı temiz tutmaya çalışıyoruz. Sinema; festivallere katılmak, ödüller almak, bir şekilde öne çıkmak derdinde. Plastik sanatları hiç saymıyorum, yerleştirme sanatını hiç söylemeyeyim, birtakım anlamsız saçmalıklara milyon dolarlar ödeniyor. Görsel sanatlar büyük burjuvazinin arka bahçesi. Aydın kavramını da defnettik, artık aydın diye bir şey yok. Yeni dünya sıradan insana "Sen önemlisin" mesajını verdiğinden beri aydınlar toplumun sözü dinlenen kişileri olmaktan çıktı. Son isim Yaşar Kemal’di sanırım.
Hikaye asli ihtiyaç ama mecra değiştiriyor
Günümüzde kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ile beraber bellek, olağanüstü bir değişime uğradı. Gazete, televizyon ve internet, değil hikaye anlatıcılığının, kitabın dahi etkisini azalttı.
Bence kitaba ilginin azalmasının nedeni hikaye anlatıcılığının azalmasından çok yeni kitle iletişim araçlarının yeni mecraları öne çıkarması. Hikaye anlatıcılığı hâlâ aynı güçte talep ediliyor ama hikayeyi sunma şekli ve kaynakları çok değişti. Bugün (eski adıyla) Twitter’da bir günde yüzlerce kısa hikaye okuyabilirsiniz, hatta Instagram’da ve YouTube’ta pek çok hikaye izleyebilirsiniz. Hikaye, insan için temel ihtiyaçtır ama yeni kitle iletişimi bu ihtiyacı başka kaynaklardan başka şekilde doyuruyor. Bu da, evet, son tahlilde kitaba ilgiyi azaltıyor.
Dijital ortamlar sinemaya darbe vurdu
Sinema özellikle akıllı televizyonlar ve dijital mecralar çıktığından beri hızla kan kaybediyor. Dijital mecralar egemenliği dizilere verdi, artık pek çok iyi yönetmen dizi çekiyor. Hollywood’da üretilen filmlerin çok büyük çoğunluğu ergenler için üretiliyor çünkü sinema salonuna giden yetişkin çok azaldı. Sinema, sanatların en pahalısı; bir filmi çekip gösterime sokmak büyük para gerektiriyor. Yeni kuşak sinemacılar çok çok iyiler, para bulmakta mahirler. Ebette mükemmel değiller, kat edecekleri çok yol var ve ama zorluklardan yılmıyorlar. Özellikle kadın sinemacılar daha dirençli, ısrarlı.
Edebiyat sinemaya hizmet etmeli mi?
Her iki alanda çalışan biri olarak edebiyatın sinema için kaynak olması fikrinden pek hoşlanmıyorum. Uyarlama her zaman sorunludur, romandan ancak bir fikri, bir olay örgüsünü alabilirsiniz oysa roman, olay örgüsünden ibaret değildir.
Alfred Hitchcock, ‘İyi romandan iyi film çıkmaz’ der. Gelişmesi istenen sinema özgün senaryoya dayalı olmalıdır. Her ne kadar Orhan Kemal’in 72. Koğuş romanının senaryosunu yazmış olsam da özgün senaryodan yanayım. Edebiyat har vurup harman savurabileceğiniz bir kaynak değildir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





