
1992 Wimbledon'da Andre Agassi, ilk ve son Wimbledon şampiyonluğuna ulaşırken, bir başka çocuk da yeni bir sporun tutkunu olmuştu. Bu, aynı zaman diliminde farklı ilkleri yaşayanların hikayesi…
Yıl 1992, 10 yaşındaydım. Annem, o yıl eğitim nedeniyle İngiltere'deydi. Yaz tatili gelmiş ve babamla Londra'ya, annemin yanına doğru yola çıkmıştık. Esenboğa ve Heathrow Havaalanları derken İngiltere'ye ulaştık. Ülkeye girişte, yüzü halen gözümün önünden gitmeyen gümrük polisinin bizi epey zorladığını hatırlıyorum.
Neyse ki Londra'ya ayak basmıştık. İlk şoku metro deneyimiyle yaşamıştım. Yerin altından giden trenin fazlasıyla sıra dışı geldiğini hatırlıyorum. Kısa sayılmayacak bir şehir içi yolculuğu sonrası eşyaları eve bırakıp oyuncakçıya gitmiştik. Annemin özlemini kullanarak kendime bir şeyler aldırma peşindeydim. İnanılmaz bir futbol sevgim vardı o dönemler, daha altı yaşında Sovyetler Birliği’nin kadrosunu ezbere saydığımdan olacak, bu ailede de bilinen bir gerçekti. Kısa bir turdan sonra Gary Lineker ve Bryan Robson'ın maketlerini satın aldım. Bir süre bu iki oyuncakla zaman geçirdim. Sürekli dışarı çıkıp gezmek, yaş itibariyle olacak, çok cazip gelmiyordu. Yine evde kaldığım bir gün annemin siyah beyaz televizyonunu açmamla tenis tutkum başladı.
Televizyonda, kısa süre sonra Wimbledon Tenis Turnuvası olduğunu öğrendiğim bir turnuva vardı. O gün dokuz saat televizyonun başından kalkmadan maçları izlediğimi hatırlıyorum. Takip eden günlerde, süreler değişkenlik gösterse de yine televizyon başındaydım. Neyse ki turnuvayı hemen başında yakalamışım. Turlar ilerledikçe uzun saçlı o adamın –seyrek saçlı olduğu için peruk taktığını öğrenmem uzun zaman aldı- yani Andre Agassi’nin, hayranı olmuştum. Saçları uzundu ama acaba sarı mıydı daha mı koyuydu? O dönemin erkek tenisindeki popüler servis vole oyunu yerine “baseline” oyununu tercih ediyordu. Keskin vuruşlarıyla filede avladığı oyuncuları izlemek büyük keyifti.
Andres Agassi kazandıkça ben oyunu daha çok sevdim, çünkü onu bir kez daha izleme fırsatı veriyordu bu bana. Sonunda uzun saçlı havalı adam şampiyon oldu ve o sırada bir çocuk yeni bir sporu sevdi.

Athleta Magazine
Öncesi
1987'den itibaren Andre Agassi, majör turnuvalarda adından söz ettirmeye başlamıştı. Çok geçmeden geri çizgiden kurguladığı oyunla, biraz daha agresif kabul edilen servis-vole stilini uygulayan tenisçilerin korkulu rüyası oldu. Bu yıl, Avustralya Açık dışında tüm Grand Slam'lerde ana tabloda yer aldı ama ilk turları geçemedi. Wimbledon'da da ilk turda bir önceki yılın yarı finalisti Henri Leconte'a üç sette mağlup oldu. Çim kortun kendine özgü zorlukları Agassi'yi oyun içinde çıkmaza sokuyordu, Leconte mağlubiyeti sonrası o dönemki antrenörü Nick Bollettieri'ye çimde oynamaktan nefret ettiğini ve buraya bir daha dönmeyi istemediğini söylemişti.
Amerikalı raket, koçuna söylediklerini bir süre uyguladı ve üç yıl üst üste Wimbledon'a katılmadı. Tek gerekçe bu zeminde karşılaştığı engeller değildi aynı zamanda kortta beyaz giyinme zorunluluğu da Agassi'ye anlamsız geliyordu. Renkli şortlar, t-shirt'ler ve bandanalarla o dönem teniste farklı bir modanın da öncüsü olmuştu. Giyim tarzına ilişkin yorumları da dikkat çekiciydi.
“Ne hissettiğini ifade etme özgürlüğüne sahip olmalısın. Renkli giyinmeyi seviyorum. Bence tenisin de ihtiyacı var. Renkler olmasaydı yine ben olurdum ama inanın daha sıkıcı olurdum.”
Üç yıllık bir aradan sonra, 1991 yılında, halen genç ama daha tecrübeli bir tenisçi olarak Wimbledon'a dönme kararı aldı. Beyaz giyme zorunluluğunun ortadan kalkmayacağını anlayan Agassi, anlaşılan o ki kariyeri ilerlerken bu turnuvadan mahrum kalmak istemiyordu. Formda bir dönemde geri dönüş yapmıştı İngiltere topraklarına, zira bir önceki sene hem Roland Garros hem de Amerika Açık'ta final oynamıştı. Wimbledon'a dönüş yılında Fransa Açık'ta bir final daha yapmıştı. Ne var ki bu üç finalin de ortak özelliği Amerikalı raketin şampiyonluğu rakiplerine kaptırmasıydı.
Artık çim korta daha iyi adapte olmuş görünüyordu. 5 numaralı seri başı olarak katıldığı turnuvada çeyrek finale kadar yükseldi. Rakibi bir diğer Amerikalı David Wheaton'dı. Agassi favori olmasına rağmen maçı 2-3 kaybetti. Wheaton'ın kariyeri bittiğinde Grand Slam'lerde ulaştığı en iyi derecenin Agassi'yi yenerek elde ettiği bu yarı final olduğu görülecekti.
1992 yılına başlarken Agassi 22 yaşındaydı ve üç Grand Slam finali görmüştü. Bu bir açıdan önemli bir başarıydı, diğer açıdan ise genç bir oyuncu için olumsuz sonuçlar doğurabilecek psikolojik bir eşikti. Agassi, finallerin unutulmaz kaybedeni mi olacaktı? Wimbledon öncesi, daha önce iki final oynadığı Roland Garros'ta yarı finale yükseldi. Rakip Jim Courier'dı. Özellikle toprak kortta karşınızda görmek istemeyeceğiniz türden bir tenisçiydi. İnatçıydı, formdaydı, dünya 1 numarasıydı ve geçtiğimiz yılın şampiyonuydu. Agassi ile aynı yaştaydı ama Agassi'nin aksine oynadığı üç finalden ikisini kazanmıştı. İkilinin yarı final mücadelesinde Courier, Agassi'yi adeta sahadan sildi ve finale yükselerek üçüncü şampiyonluğuna ulaştı.
Üst üste kaybedilen üç Grand Slam finali ve büyük umutlarla katıldığı Roland Garros'ta kendi jenerasyonundan Courier karşısında aldığı ezici mağlubiyet, Agassi için üstesinden gelmesi zor sonuçlar anlamına geliyordu. Amerikalı yetenek, Wimbledon öncesi Las Vegas'a yani evine döndü ve tenisten uzaklaşmaya çalıştı. Wimbledon'ın başlamasına çok kısa bir süre kala ise antrenörü Nick Bollettieri'yi aradı. Bollettieri telefonu açtığında Agassi'yi kendini toplamış ve yeniden dönmeye hazır buldu.

Entertainment Weekly
Şampiyonluk Yılı
Wimbledon Tenis Turnuvası'nın başlamasına kısa süre kala antrenmanlarını hızlandıran Andre Agassi, yine de turnuvaya tam anlamıyla hazır değildi. Üstelik çim kortta kendini, sert korttaki ve toprak korttaki kadar rahat hissetmiyordu.
12 numaralı seri başı Andre Agassi'nin ilk turdaki rakibi dişli Andrei Chesnokov'du. Chesnokov, her ne kadar önceki yıllarda Wimbledon'da ilk turu hiçbir zaman geçememiş olsa da Roland Garros'ta yarı final ve Avustralya Açık'ta çeyrek final oynamış dikkat edilmesi gereken bir tenisçiydi. Tıpkı Agassi gibi o da oyununu geri çizgiden kurguluyordu. Uzun ralliler belki de Agassi'nin ihtiyacı olandı. Dört sette biten bu yoğun maç Agassi'ye arayıp da bulmayacağı hazırlık imkanını vermişti.
İkinci turdaki rakibi Eduardo Masso, Andre Agassi'nin kalibresinde değildi ancak maça çok iyi girmişti. İlk seti 6-4 ile kazanan Masso acaba Agassi'ye yeni bir şok mu yaşatacaktı? Sürprize izin vermedi Amerikalı raket ve çabuk toparlanarak bu maçtan da 3-1 galip ayrıldı. Artık daha hazır bir Agassi vardı. Üçüncü ve dördüncü turda rakiplerine set vermedi. Kolaylıkla çeyrek finale geldiğinde ise karşısında o dönem Wimbledon'ın en korkulan tenisçisi vardı.
Boris Becker, 1985-1991 yıllarında Wimbledon'da altı kez finale yükselmeyi başarmıştı. Bu finallerden üç de şampiyonluk çıkarmıştı. Kesinlikle favori Becker'di ve Agassi'nin Roland Garros'ta Jim Courier karşısında yaşadığı hezimetin bir tekrarını yaşamasını bekleyenlerin sayısı hiç de az değildi. Muhteşem bir mücadeleye sahne olan Agassi-Becker eşleşmesi beş sette bitti. Maçtan sonra Becker, “Çimde bu kadar iyi oynayan bir oyuncu gördüğümü hatırlamıyorum.” demişti. Amerikalı tenisçi, turnuva öncesi neredeyse hiç şans tanınmayan bir isimden şampiyonluğun en büyük favorisine dönüşmüştü.
33'lük efsane John McEnroe, Andre Agassi'nin yarı finaldeki rakibi oldu. Agassi'nin rol model olarak aldığı, Bjorn Börg ile maçlarını izleyerek büyüdüğü ve zaman zaman oyunuyla ilgili fikirlerini aldığı bir isimdi McEnroe. Bir efsane genç yeteneğe karşıydı. Agassi, muhteşem bir oyunla McEnroe'yu üç sette geçti. Bu Agassi'nin turnuvadaki açık ara en iyi maçıydı. Sonraları bu karşılaşma için, “Kariyerimin en iyi maçıydı, harika vuruşlar yapmıştım.” yorumunda bulunmuştu.
Çok iyi bir hazırlıkla gelmediği, ilk iki turdaki maçlarla turnuvaya giderek ısındığı, Becker ve McEnroe gibi efsaneleri yenerek finale yükseldiği bir yılda artık şampiyonluğu çok istiyordu Andre Agassi. Bu dördüncü Grand Slam finaliydi. İlk Grand Slam şampiyonluğunun sert veya toprak kortta gelmesi şaşırtıcı olmazdı ama çimde bu şampiyonluğun yaşanması beklenenin dışında olacaktı. Finaldeki rakibi, bir “ace makinası” Goran Ivanisevic'ti. 20 yaşındaki Ivanisevic, çeyrek finalde Stefan Edberg yarı finalde ise Pete Sampras gibi iki favoriyi devirmişti. Güçlü servislere ve iyi bir file önü bitiricliğine sahipti. Servislerin hızı rakiplerin iyi returnler yapmasının önündeki en büyük engeldi. İki genç tenisçinin maçı büyük bir mücadeleye sahne oldu. İlk seti Ivanisevic alsa da takip eden iki seti Agassi aldı. Dördüncü seti rahatlıkla kazanan Ivanisevic maçı final setine taşıdı.
Final setinin onuncu oyunu Ivanisevic'in servisleriyle başlarken Agassi'nin 5-4 üstünlüğü vardı. Servislerinin gücüne güvenen Hırvat raket, bu kez en güvendiği silahıyla kendini vuracaktı. Öyle ki, ilk iki puanda çift hata yaptı ve Agassi'ye şampiyonluk için yarım bir şans verdi. Sonrasındaki iki puan Ivanisevic'e gitti ve oyuna 30-30'luk eşitlik geldi. Ivanisevic'in çift hataları çok şaşırtıcı olmasa da aynı oyunda iki çift hatayı yapması baskıyı fazlasıyla hissettiğini de gösteriyordu. Agassi, maçın belkide en kritik puanında file önündeki Ivanisevic'i forehand ile geçti. Artık Agassi maç sayısı için servis karşılayacaktı. Ivanisevic, servisinden sonra beklendiği gibi fileye geldi, Agassi'nin backhand return'ü Ivanisevic'i zorladı ve volesi filede kaldı. Bu, Andre Agassi'nin dördüncü Grand Slam finalinde ilk şampiyonluğuna ulaştığı anlamına geliyordu. Goran Ivanisevic ise yeni bir Wimbledon finali için yedi yıl daha bekleyecekti.

Sportskeeda
Sonrası
İlk ve tek Wimbledon şampiyonluğu sonrası, kariyerini sekiz Grand Slam zaferiyle bitiren Andre Agassi'nin 1992 yılının ardından tenis yaşamı da inişler ve çıkışlarla geçti. 1995 yılında dünya sıralamasında 1 numaraya kadar yükselen Agassi, 1996 yılındaki Olimpiyat şampiyonluğunu takiben 1999 yılına kadar büyük bir düşüş yaşadı.
1999 yılıyla birlikte yeniden büyük bir ivme yakalayan Amerikalı tenisçi, kazandığı sekiz Grand Slam şampiyonluğunun beşine, 1999 yılından 2003 yılına kadar olan süreçte ulaştı.
92 yazında tenisi seven çocuk ne yaptı derseniz? Turnuva bittikten sonra iki ay daha Londra'da kaldım. Babam ve anneme uzun süre iyi bir tenis kariyeri yapacağımı ve bir raket almamız gerektiğinden bahsettim. Sonunda Agassi imzalı raketi aldırmayı başardım. Ankara'ya döndüğümde babamla hızlıca bir tenis kursu arayışına girdik. Okulların açılmasına bir aylık bir süre vardı. Kursu bulmayı başardık ve ben bir ay boyunca sabah çok erken bir saatte o kursa gittim. Gittim gitmesine ama maalesef tenis kariyerim uzun sürmedi ve o yaz tenise erkenden veda ettim.
92 Haziran'ında Londra'ya giden o çocuk futboldan başka bir spor tanımıyordu. Dönüşünde ise artık bir tenis severdi de. Sadece bunun için bile teşekkürler Wimbledon, teşekkürler Andre.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


