Kadınların yaşamını eksilten soru: Bir kadın şiddete uğradığında ne yapar?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Anıtsayaç verilerine göre, 25 Kasım 2025 Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne gelene kadar bu yıl Türkiye’de 411 kadın öldürüldü. 2024’te öldürülen kadın sayısı 452’ydi. Her geçen yıl yükselen bu rakam, yalnızca artan şiddetin değil, kamuoyunda sıklıkla tartışılan cezaların, sosyal güvenlik mekanizmalarındaki eksiklerin, toplumsal şiddet algısının ve şiddetin önlenmesi politikalarındaki boşlukların da sonucu.
Bir kadın şiddete uğradığında ne yapar? Nereye başvurur, nasıl sonuç alır? Bu sorunun kesin bir cevabı yok ama bu cevapsızlığın neticesi, her geçen gün eksilen bir hayat.
- Bahar Aksu, 5 Mayıs günü işe gitmek için evden çıktı. Yanına yanaşan bir arabaya zorla bindirilmek istendi, direndi. Sabah, İstanbul’un en yoğun semtlerinden biri Şişli’de eski eşi tarafından 6 kurşunla öldürüldü. Aksu, eşinden daha önce şikayetçi olmuş; korkusundan iki yıl annesinin köydeki evinde yaşamıştı.
- Başak Gürkan Arslan, 10 Eylül’de boşanmak üzere olduğu eşi ve babasıyla konuşmak için eve gitmişti. 5 yaşındaki kızının önünde öldürüldü. Kızı polise verdiği ifadede: “Babam tuttu, dedem kesti” dedi.
- Ummuhan Korkut, 21 Ocak’ta Köyceğiz’in Beyobası Mahallesi’nde yemek yapmadığı gerekçesiyle öldürüldü. Eşi Yunus Korkut’tan ağır şiddet gören ve beyin kanaması geçiren 25 yaşındaki kadın, bir hafta hastanede kaldıktan sonra hayatını kaybetti. Ailesi, kızlarının daha önce de şiddet gördüğünü ama şikayet edemediğini açıkladı. Cinayet davasında, Korkut’un yemek yapmamasının “haksız tahrik” sayılması talep edildi.
- Eser Karaca, 22 Mayıs’ta tıbbi sekreter olarak çalıştığı hastanede eski eşi Atilla Ayıntaplı tarafından pompalı tüfekle öldürüldü. Karaca, üç kez uzaklaştırma kararı çıkartmıştı.
Bu cinayetler, 2025 yılındaki 411 cinayetten sadece dördü. Hiçbirinin hikayesi bir diğerinden daha iyi ya da kötü değil. Bütün bu cinayetlerin ortak noktası, şiddetle mücadelede aksayan yönleri ortaya koymaları. Kadınlar, gündelik hayatlarına devam edemiyor, ekonomik özgürlüklerini kullanamıyor, can güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin önlemlere güvenemiyor.
Aslında şiddete uğrayanlar karakola, savcılıklara ya da Aile Mahkemesi’ne başvurabiliyor. Sağlık kuruluşlarına giderek darp raporu alabiliyor. Evden uzaklaştırma ya da geçici koruma talep edebiliyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın, kadın sığınmaevlerine ilişkin soru önergesine verdiği yanıta göre, Türkiye’de 3 bin 683 yatak kapasiteli 112’si bakanlığa ait 150 kadın konuk evi bulunuyor. 42 milyondan fazla kadın nüfusuyla hesaplanırsa, 11 bin 400 kadına bir yatak düşüyor.
Ancak yaşanan vakalar karşısında bu mekanizmaların işlerliği de sorgulanmaya açık hâle geldi.
Neden şiddetin önlenmesinde yol alamıyoruz?
2024 yılında kadına yönelik şiddete sıfır tolerans gösterdiklerini, 162 bin 897 erkeğe önleyici tedbir, 44 bin 393 kadına koruyucu tedbir kararı verildiğini açıklayan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, şöyle demişti:
“Biz koruma kararı aldığımız kadına bir belge imzalatıyoruz. Koruma kararı aldıktan sonra belgedeki 11 maddeyi polisler okuyor. ‘Seni korumaya aldık ama buna riayet et’ diyor. Diyor ki mesela, ‘Şüphelinin size yaklaşması hâlinde en yakın korunaklı yere geçerek kolluktan direkt yardım iste. Şüpheliyle sakın yüz yüze görüşme.’ İlk defa söylüyorum koruma kararı olmasına rağmen geçen sene 32 hanımefendi şuradaki ikazımıza uymadan, kapıya adam gelince açmış, içeride vurmuş onu.”
Polisler gelene kadar bir saat geçti
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı aktivistlerinden Selime Büyükgöze, konunun bütünlüklü bir bakış gerektirdiğini söylüyor:
“Kadınların cinsiyetleri nedeniyle yaşadıklarını ayrımcılığı anlayan ve kadınların güçlendiren bir sistemin olması lazım. Türkiye’de daha çok korumaya odaklı, güvenlikçi, aileci, muhafazakar bir destek sistemi var. Kadınları kapatarak koruyan, bağımsız yaşamlar kurması için destekler sunmayan. Haklarını tartışmaya açarak onların bağımsız özgür yaşamlar kurmalarının önüne engeller kuran bir devlet var.
Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM), Aile İçi Şiddet Büro Amirliği gibi yapılar var ama bunlar şiddetten korumaya yetmiyor. Şiddeti anlamaktan da kadını güçlendirmekten de uzak. Şiddeti sistem meselesi olarak ele almayan bir sistem var.”
Bakan Yerlikaya’nın tavsiyesine uymayan bir kadının hikayesi de, meselenin sadece kapı açmaktan ibaret olmadığını göstermesi açısından önemli. Meryem, 14 yıllık eşinden sistematik şiddet gören, üç kez ailesinin yanına sığınan, bir kez sığınma evinde kalan bir kadın. Boşanmanın ardından, uzaklaştırma kararına rağmen yine kapısına gelen ve olay çıkartan eşine niye kapıyı açtığını anlatıyor:
“Boşanmış bir kadının ev bulması zor. Zaten göze batmamak ve mümkün olduğu kadar normale yakın bir hayat kurmak istiyorsunuz. Sürekli apartman içinde küfreden ve nara atan bir adamı bir süre sonra susturmak gerekiyor. Polisi aradım ve gelmesi bir saat sürdü. Kapıyı zincirini tutarak açtım ama sonrasında korkudan o evde de oturamadım.”
Kendine ait bir oda
Şiddete uğrayan kadınların beklentileri arasında, “huzur” öne çıkıyor. Sığınmaevinde 5 ay kalan Eda o günleri hatırlarken ilk cümlesi huzursuzluk:
“Her türlü şiddeti yaşadım. Hatta bazılarını şiddet olduklarını bilmeden yaşadım. Mesela bir keresinde kapının girişindeki beş lirayla simit almıştım, para harcadım diye aylarca başıma kakıldı. Ekonomik özgürlüğümü almış, çalışmama izin vermeyen bir adam benden beş lirayı da esirgiyordu. Psikolojik şiddet de yaşadım. Fiziksel şiddet de yaşadım. Kayınpederimden, kayınbiraderimden, kocamdan. Benim tek isteğim kapımı kapatabileceğim bir odaya sahip olmaktı. O yüzden hep önce bunu aradım. Bazen kafama arılar üşüşüyor gibi oluyor.”
Sığınmaevine yerleştikten sonra ilk ay konuşmakta bile zorlandığını ancak üçüncü ayda alıştığını söylüyor:
“Beş ay bence buradan ayrılmak için yetersiz ancak kuzenim sayesinde ayrıldım ben. Fakat o kadar çaresiz kalıyorsunuz ki, yeni doğmuş bir bebek ne kadar savunmasızsa, hayatı tanımıyorsa o kadar. Ben 21 yaşında evlendim ama ondan önce de baba evinde baskı vardı. Çok iyi dikiş dikiyorum ama öyle bir hâle gelmiştim ki, elime iğne alsam, ne yapacağımı bilemez gibi bir aptallık. Kişiliğim aşağılana aşağılana... Şimdi çalışıyorum, kendi paramı kazanıyorum, yaklaşık üç yıldır kendimi kurtardım ama başımı sokacak bir yer bulamasam ne yapardım, hiç bilmiyorum.”
Eda’nın yaşadığı durumun neye karşılık geldiğini Mor Çatı’dan Büyükgöze anlatıyor:
“2000’li yıllarda ne şiddetin ne olduğu, ne yasal mekanizmalar tam olarak biliniyordu. Sivil toplum kuruluşları ve kadın örgütlerinin çabasıyla artık kamusal alanda yaygın biçimde şiddeti konuşabiliyoruz. Elbette bugün şiddete uğrayan kadınlar yine karmaşık duygular hissediyor ama geçmişe kıyasla yaşadıklarını adlandırmak, bunu hak etmedikleri konusunda bilgiye sahip olmak konusunda aşama kaydedildi. ‘Şiddetten uzak hayat kurabilirim’ diyen kadın sayısını arttığını söyleyebiliriz.”
Saatlerce karakolda bekledim
Avukat Funda Ekin’e göre, şiddet şikayetinde bulunmak isteyen kadınların yaşadığı sorunlardan biri, “memurların mesai saatinin bitimi”:
“Polislerin mesai saatleri çok önemli. Aile içi şiddet birimleri kuruldu karakollarda ve bu yüzden kolluk kuvvetlerinin doğru yönlendirme yapması gerekiyor. Beyan alıp koruma tedbirini uygulaması gerekiyor. Eğer mesai bitimine yaklaştıysa, bekletmeyi ya da göndermeyi tercih edebiliyor. Tehdit ya da sözlü şiddette ‘Bunun için karakola gelinir mi?’ diyen oluyor. ‘Kocanla çöz’ diyen oluyor. Üstü kapalı ya da açık yönlendirme olabiliyor. Doğru bilgi alamama yıldırıcı olabiliyor. Kadınların beklemeye, durmaya, dinlemeye tahammülü olamayabiliyor. Korku ve panik içinde çözüm arıyorlar. Sığınak talebinde bulunca, ‘Sizin durumunuz uygun değil, göndermeyiz’ diyebiliyorlar. Kadınlar için karakola gitmek yıldırıcı bir deneyim.”
Bu deneyimi yaşayan Aysun, hak kaybına uğramaktan son anda kurtulmuş:
“Karakolda saatlerce bekledim. Eşimden yumruk yemiştim. Yüzüm şişti, ağrılarım başladı. Oradaki polisler ‘Niye hastaneye gitmedin, hastane polisi alırdı ifadeni’ dedi. Halbuki hastaneye gidecek param yoktu. Sonra başka bir polis geldi, arkadaşlarına kızdı, onun sayesinde hem rapor aldım, hem konukevine gitmek için başvuru yaptım.”
Ekonomik bir çıkmaz yaşayan Aysun’nun kalacak yer sorununu çözmesi hayatındaki problemlerden birini azaltmış:
“Yani ne olursa olsun bir insanın bir şeye ‘sığınacak’ hâle gelmesi çok üzücü. Çocuklar küçük olduğu için ben başka bir çare bulamadım, konuk evine yerleştik. Sürekli korku, sürekli kaygıyla geçen günlerden sonra, kendimi biraz toparladım. Yediğim dayaklardan kaslarımda seyirme oluştu. Engelli raporu almak için başvuruda bulunacağım. Her şey bir yana, beni o gün o yumruk yediğim hâlimle bankta bekleten polisi unutamıyorum da hakkımı helal de etmiyorum.”
Öncelik kadınları güçlendirmek olmalı
Mor Çatı’dan Selime Büyükgöze, kendilerine başvuran kadınlar için izledikleri yolu “alan açmak” olarak özetliyor:
“Kadınlar bize ulaştığında öncelikle onları dinliyoruz. Hem ne yaşadıklarına bakmak hem paylaşıma alan açmak lazım. Şiddete uğruyorlar diye onlar adına karar almamız gerekmiyor. Neler yapabilecekleri konusunda bilgi verdikten sonra kararı onlara bırakıyoruz. Onları bağımsız saygın bireyler olarak güçlendirmek çok önemli. Hukuki destek ya da ruhsal destek veriyoruz. sığınağa ihtiyaç varsa, biz de kabul yapıyoruz.”
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu kurumlara “konukevi” ismini veriyor. Mor Çatı’ysa “sığınma evi” olarak tanımlayan bir vakıf:
“Biz sığınak diyoruz. Hepimiz hayatta istediğimiz gibi yaşama hakkına sahip olmalıyız. Kadınların elinden bu hak alındığı için bunun altını çizen bir kavram sığınak. Kadınları misafir etmenin daha saygın bir kavram olduğunu düşünüyorlar. Şiddete uğradığınız için bir yerde misafir olma ihtiyacınız olmaz. Birlikte güçlenmenin alanı orası. Misafirhane olarak görmek kullanım alanını da değiştiriyor.”
Kadınlar konukevine girdiklerinde, telefonları alınıyor. Bu sorun iş arayan kadınlar açısından büyük bir problem. Konukevinde 2 ay kalan Nermin, buradan bu sebeple ayrılmış:
“Kendimi korunuyor gibi değil de tutuklu gibi hissettim. Benim güvenliğim için ulaşabileceğim bütün alternatifleri elimden almış gibi oldular. İş aramam sekteye uğrayınca mecburen ayrıldım. Eski eşimden korktuğum için şehir değiştirmek zorunda kaldım.”
Kadınlar konukevine gitmek istemiyor
Derin yoksulluk sarmalına düşen kadınlar açısından, bağımsız hayatlar kurmaları için, şiddet sonrası kendilerini toparlayabilecekleri bir yer arayışı ön plana çıkıyor. Avukat Funda Ekin’e göre, konukevlerinin yapısal sorunları kadınlara başka sorunlar da yaşatıyor:
“Sayılar yetersiz, süre uygulanıyor bir nevi. Oysa şiddetten çıkmak bir zaman gerektiriyor. Kadınlar bakım emeği ya da çocuklar nedeniyle çalışmamış olabiliyor. Bir hayatı yeniden toparlayabilmesi için zaman lazım. Yönetmelik, yasa çıkıyor ama yeterince sığınak yok. 30 kişilik yerde 50 kişiyi kalıyorsa, herkesi sığınağa alamıyor.
‘Şiddete hiç toleransımız olmayacak, kadınları her anlamda destekleyeceğiz’ gibi katı bir yaklaşım olmadığı zaman sürekli bir yerden esnetiyorsunuz. Hükümet de her şiddeti ciddiye alınabilir şiddet olarak görmediği imasını yapıyor. ‘Evden uzaklaştırma olduğu için şiddet artıyor’ diyenler var. Kamu personeli de yukarıdan duyduğu sesi uyguluyor.
Bizde zaten sosyal devlet yok. Çocukları ve kadınları destekleyen bir sistem yok, yardım sistemi işletiliyor. Kadının elinden telefonu al. 12 yaş üstü çocukla gelemezsin de. Çocukların okula gitmesi gizliliğiyle ilgili sorunlar yaşat. Bize başvuran bir çok kadın ‘tekrar sığınağa gitmek istemiyorum’ diyor. 6284 butonu diye bir uygulama getirildi. Çocuklar e-okul sisteminde görünmüyor, fail erkekler çocuklar üzerinden iz süremiyor. Bunun sistemini kurmaya çalışıyorlar ama gizlilik kararı alındığında sistemde görünmediği için kadınlar vekalet bile çıkaramıyor. Zaten sorunların içinden çıkmış birine hayatını yeniden düzenlemeye çalışırken yeni sorunlar yaşatılıyor.
Sığınaktan çıkmak bir mesele, kurumdan randevu almak bir mesele. Bu sebeple dönen, vazgeçen çok kadın var.”
Büyükgöze de ekonomik çekincelere dikkat çekiyor:
“Bu ekonomik koşullarda kadınların bağımsız hayatlar kurması daha da zorlaşıyor. Şiddet konusunda özel politikalar ve destek çalışmaları gerekiyor. sosyal hizmetlerin başka yerlerinin de çalışması gerekiyor. Türkiye’de sosyal konut yok, kira yardımı yok. Engelli kadınlar var, psikolojik sorunu yaşayanlar kadınlar var. 60 yaş üstü kadınları sığınağa almıyorlar, Darülaceze’ye yönlendiriyorlar. İş buldunuz, çocuk var, kreş sorunu var, gece kreşi zaten yok. Bunun gibi bir sürü zorluk. Genellikle de başka kadınlar bakıma dahil oluyor. İnsana ilham veren mücadeleleri de görüyorsunuz.”
Toparlanın gitmiyoruz
Cezasızlık politikalarına, moral bozucu konuşmalara, ekonomik zorluklara ve toplumsal baskılara maruz kalan kadınlar, hikayelerini en zor koşullarda yeniden kuruyor. Tebligatlar gitmiyor, uzaklaştırma kararları uygulanamıyor, “aile arabuluculuğu” uygulamasıyla kadınlar “uzlaştırma” adı altında kendilerine şiddet uygulayan, hakaret eden faillerle biraraya getiriliyor.
Bütün bu zorluklar altında, Sema gibi 6 yıllık ağır bir şiddet öyküsünün ardından, üç çocuğuyla beraber bu zorlukları yaşayıp, yeniden hayatını kuranlar da var:
“Ölümü her gün ensemde hissederek yaşadım. Sığınma Evi’ne girdikten sonra da bu hissim geçmedi, çıktıktan sonra da geçmedi. Kendime iş buldum, geçmedi. Çocuklara okul buldum, geçmedi. Ailemden uzağa taşındım, ne kadar güçlüymüşüm anladım, yine geçmedi. Ne zaman geçti biliyor musunuz? Bu hissin hiç geçmeyeceğini kabul ettiğim zaman. Bir insan şiddet gördüğünde, ölüm tehdidiyle burun buruna geldiğinde bir daha asla eskisi gibi olamıyor. Ben bana işkence eden insandan daha güçlüyüm. Çünkü ben bu hisle yaşamayı öğrendim.”
Sema, Nermin, Aysun, Eda bu hikayede bir rakam değiller, isimleriyle varlar ve yaşıyorlar. Onların hikayesini bize ulaştıransa kurumların sorunsuz işleyişi değil, “asla yalnız yürümeyeceklerini” daima hatırlatan kadınlar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




